23 Mart 2016 Çarşamba

KORKMUYORUZ!


13 Mart’ta Ankara’da patlattı bombayı hain eller... Otuz altı yurttaşımız yaşamını yitirdi.
19 Mart’ta İstanbul’da İstiklal Caddesiydi hedef... Üç İsrailli, bir İranlı turist öldürüldü.
Anakara’yı PKK ile İstanbul’u IŞİD’le vurdu hain el. Kim mi bu hain el? Defalarca yazdık, söyledik... Türkiye’de patlatılan her bombanın, halkımıza sıkılan her mermin arkasında ABD-İsrail var. Bu gerçeği kabul etmeden sorunu çözmek çok zor.
İstiklal Caddesinde patlayan bombadan sonra psikolojik bir harekât başlatıldı sosyal medyadan ve bazı basın-yayın organlarından. Halkı sokağa çıkarmamak, eve kapatmak için uğraş verilmekteydi. Terör karşısında sinmiş, başını evinin penceresinden çıkaramayan bir yurttaş topluluğu olsun isteniyordu. Bu nedenle yalan haber yayma yarışı başladı.
Yalan kolay yayılır her yana. Çünkü şekere sarılmış zehirdir. Şekerin tadı, çeker insanı. İnsan şekerin tadıyla kendinden geçerken yavaş yavaş zehirlendiğinin farkına varmaz.
Sosyal medya ve fısıltı gazetesinde yalan balonları uçurulurken geçmişe gittim, bazı anılar gözümde canlandı.
1983’ün Temmuz’unda askerlik görevimi yapmak için kısa dönem (dört ay) er olarak Antalya Topçular’a gitmiştim. Askerliğimizin birinci haftası dolmuştu ki bir haftalık şeker bayramı izni verildi. Herkes sevinçle izne gitti. İzin bitiminde yeniden teslim olduk birliğimize. Teslim olmamızla erken terhis haberleri yayıldı. Neredeyse herkesin Ankara’da, Genelkurmay’da bir tanıdığı vardı. “Neymiş efendim, falanca bölükteki birisinin Genelkurmay’daki yakını söylemiş, erken terhis olacakmış. Ama sakın kimseye söylemeyin!” Bu tür sözler döner dolaşır, yalanı söyleyene gelir, o da inanır kendi yalanına. Kimse de çıkıp şunu söylemiyordu: “Yahu kardeşim bu askerlik topu topu dört ay, neyin erken terhisi?”
1999 depreminin şaşkınlık zamanıydı. Koca İstanbul neredeyse sokakta gecelemekteydi. Apartmanların küçücük bahçelerinde, duvar diplerinde yataklar, mini mutfaklar kuruldu. Yapıların yıkılmasından korkan yurttaşlarımız evin içinden kaçıp apartmanların duvarlarının diplerine sığınmaktaydılar. Bu, ilginç bir durum tabi ki...
Günün konusu, deprem... Herkesin dilinde deprem... Halkımızın arasından nice deprem uzmanları(!) çıktı o zamanlar... Sosyal medya halkımızın gündeminde olmadığından fısıltı gazetesi, asıl belirleyiciydi kamuoyunun oluşmasında. Neredeyse herkesin Kandilli’de tanıdığı önemli biri vardı. Kandilli’de tanıdığı olmayanların da türlü üniversitelerin deprem profesörleriyle araları sıkı fıkıydı(!).
Tabi, insanların yetkili, önemli kişilerle tanışıklığı olunca istihbaratları da çok oluyor. “Bu gece sabaha karşı şiddetli bir deprem olacakmış. Yan apartmanın bahçesinde konuşurlarken işittim. Kandilli’den haber gelmiş onlara.” Buna benzer yalanlarla dolu yüzlerce balon uçurulurdu dakikalar içinde. Bu nedenle de yurttaş şaşkın, ne yapacağını bilmez bir durumda yazgısına boyun eğmiş olarak gününü miskince geçirirdi duvar diplerinde. O günlerde hep evimde yattım. Beşinci kattaki balkonumdan gökyüzünü doya doya seyrettim. Çünkü sokak lambalarının dışında ışık yanmadığından loş gecede yıldızları görülebiliyordu rahatlıkla. Arada sırada yükselen balonlardaki yalanları işitip eğlendim, kimi zaman da üzüldüm bu duruma.
Bugüne geldik, kentlerde bombalar patlamaya başlayınca fısıltı gazetesi harekete geçti. Neredeyse herkesin MİT’te, poliste bir tanıdığı var. Her saat kendilerine özel bilgiler geliyormuş o kişilerden. Yayılan yalan haberler o kadar çok ki zaman zaman semt adlarında gülünç karışımlar ortaya çıkmakta.
İstanbul’un neredeyse her semtinde canlı bombaların dolaştığı yalanı, kötü bir koku gibi kapladı sosyal medya ve fısıltı gazetesini. Otobüs duraklarında çocuklarını çekiştirerek bekleyen anneler, hastane bahçelerinde canlı bombaların nerelerde dolaştığını kanıtlarla anlatan hasta yakınları, uzak illerden İstanbul’daki yakınlarına telefonla istihbarat bilgileri(!) ulaştıran akrabalar, arkadaşlarına sessizce önemli bir bilgiyi veriyormuş gibi fısıltıyla konuşan yalan yayıcılar, kendisini önemli göstermek için güya ketum davranarak dişlerinin arasından anlaşılmaz sözcüklerle konuşur gibi yapan kimi görevliler, telsiz elinde caka satarken kendisine yaklaşanlara büyük devlet görevlisi edasıyla son gelen bir haberi(!) ciddiyetle anlatan bazı özel güvenlikçiler, dolma sarmaktan, börek yapmaktan yorulup canı sıkılan ve gece gündüz canlı bomba kovalayan ev kadınları, mahalle kahvesinde uyur, uyanık pinekleyen emekliler, yolculuk sırasında kulaklıkları takarak cep telefonuna yumulmuş, sanki Arşimet gibi bir buluşa imza atacakmış tavırlarıyla dünyadan uçmuş dalgın gençler... Hepsi fısıltı gazetesinin gönüllü muhabirleri... Otobüste, trende, metroda, dolmuşta, metrobüste, vapurda...  her yerde fısıltı gazetesi gündem yaratmakta.
Yalan haberler, ardı sıra düşmekte insanların beyinlerine bomba gibi. İnsanları canlı bombalar değil de bu yalanlar öldürecek nerdeyse. Neyse ki toplumumuzda sağduyusunu yitirmemiş insanlar çok. Bombalar patladığında korkmadığını haykıran aydınlarımız, siyasetçilerimiz, yurttaşlarımız var.
İstiklal Caddesinde bombanın patladığı yer bir gün sonra çiçek bahçesine, Türk bayrağı denizine dönüştü. Küçücük pusulalara, kocaman kâğıtlara yurttaşlarımız “Korkmuyoruz! Buradayız!” diye haykırışlarını yazmışlar. Terörün ve onu destekleyenlerin üzerine üzerine yürümüşler el birliğiyle. Sosyal medyanın, kimi basın-yayın organlarının, fısıltı gazetesinin çabalarını boşa çıkarırcasına cesaretle öne fırlamış sağduyulu yurttaşlarımız. Terörün psikolojik savaşını boşa çıkarmak için sokağa çıkmış, caddede yürümüşler.
Terörün istediği şey, insanların boyun eğmesi. Sokağa çıkamaması... Günlük yaşamın durması... Terörü evde oturarak değil, onu sokağa çıkıp alanları doldurarak yenebiliriz. O zaman ne duruyoruz? Hep birlikte haykıralım: KORKMUYORUZ!
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           23 Mart 2016

19 Mart 2016 Cumartesi

ABD, ANKARA’YI BOMBALIYOR


13 Mart 2016 günü ABD, Türkiye’nin kalbi Ankara’yı üçüncü kez PKK aracılığıyla bombaladı ve otuz yedi yurttaşımızı katletti. Olay sonrası, Kızılay’daki Güvenpark çevresi savaş alanını andırmaktaydı. ABD ve taşeron PKK, bu kez güvenlik güçlerini değil; sivil yurttaşları hedef almıştı. Bu durum göstermektedir ki emperyalizm, Türkiye’ye topyekûn savaş açmıştır. Bu savaşta sivil, asker, polis, etnik köken, inanç farklılığı gözetmeksizin saldırmakta ülkemize, ulusumuza.
ABD, Türkiye’ye karşı son aylarda beş saldırı yaptı. Suruç, Sultanahmet ve Ankara Gar Meydanı’nı IŞİD aracılığıyla bombaladı. Merasim Sokak ve Güvenpark’taki saldırı da ise piyon PKK idi. Ha IŞİD ha da PKK, ABD için fark etmiyor. Terörün taşeron örgütleri değişmekte, ancak hedef değişmemekte. Hedef ,Türkiye... Hedef, Türkiye’nin bağımsızlığı ve ulusal bütünlüğü... Hedef, Ortadoğu’daki enerji kaynaklarını kolayca sömürmek. Hedef, İkinci İsrail’i kurmak... Hedef, ulus devletleri yok ederek bölgemizi ABD piyonu terör örgütlerinin at koşturdukları bir alan durumuna getirmek...
Israrla vurgulayarak söylüyoruz: Türkiye PKK ile savaşmıyor, hele Kürtlerle hiç değil. Türkiye, ABD-İsrail’le savaşmakta. Türkiye, küresel egemenlerin kendisini köleleştirme saldırılarına karşı haklı bir savunma yamakta. Tıpkı 1919’da olduğu gibi... Dün Anzavurlar, Delibaş Mehmetler, Şeyh Saitler ne ise bugün de PKK odur. PKK, halka karşı suç işleyen ve ABD isteklerini yaşama geçirmek için saldıran bir terör örgütü. Süslü propagandalarla PKK’nın kanlı ellerini, işbirlikçi anlayışını, ihanetçi duruşunu temize çıkarmaya çalışanlar boşuna uğraşmaktalar. Vicdanı olmayan ve emperyalizmin yarattığı bir örgüt, halk dostu olmaz.
Peki, Ankara saldırısı neden yapıldı?
Önce saldırı öncesine gidelim. ABD sözcüleri her fırsatta PKK’ya karşı sürdürülen temizlik operasyonunun bitirilmesi için açıklamalar yaptılar. Bu açıklamalar bölücü örgütü korumak içindi. Emperyalizmin bu kadar çok sevdiği bir örgüt, halkın dostu olabilir mi? Dünyanın neresinde olursa olsun bir örgütün, bir siyasal kümenin haklı olup olmadığı, doğru yolda bulunup bulunmadığı onun emperyalizme göre konumlanmasından anlarız. Emperyalizmin kucağına oturmuşsanız sözünüzle, düşüncelerinizle, varsa silahınızla halkın karşısındasınız. Hele emperyalizmin korumasına, yardımlarına muhtaç bir örgütün halktan yana olması olanaksızlık ötesinde bir şey...
ABD, Ankara saldırısıyla hendeklere gömülmekte olan PKK’ya el uzatmakta. Bu elle onu, hendeklerden çekip çıkarmayı ummakta. Yenilmekte olduğu Ortadoğu’da en sadık müttefikini kurtarma girişiminde bulunmakta. Ne yazık ki bu tür girişimler, hem ABD’yi hem de piyon örgütlerini daha da zora sokmakta. Çünkü Türkiye ve Ortadoğu ülkeleri, ABD’nin, taşeron örgütlerin ihanet dolu yüzlerini daha iyi görmekte.
ABD sözcüleri, açılım/çözüm süreci siyasetine yeniden dönülmesini ısrarla söylemekteler. Çünkü “çözüm süreci” sürdüğü dönemde PKK hendekler kazdı. O hendekleri bombalarla doldurdu. Çözüm süreci boyunca PKK, birçok kentimizde kendi yönettiği özerk bölgeler oluşturmaya başladı. Türkiye’nin bazı kentlerinin bir bölücü örgütçe yönetilmesinin ne anlama geldiğini düşünebiliyor musunuz? Bu durum, topraklarımızın bir bölümünde başka bir devletin egemenliğinin resmen ilan edildiğinin görüntüsüdür. İşte, ABD-İsrail’in dönmek istediği çözüm süreci, bu durumdur. Ne yazık ki Türkiye gerçeklerinden uzak yaşayan kimi sözde aydınlar da bu günlerde “Çözüm süreci de çözüm süreci!” diye tutturmaktalar. Böylece de ABD-İsrail çıkarlarına hizmetin şampiyonluğunu yapmaktalar.
Türkiye, ne pahasına olursa olsun “çözüm süreci” adı verilen bir ihanet sürecine yeniden dönmemeli. Yeniden hendekler kazılmamalı kentlerimizde. Kentlerimiz yeniden silah ve bomba deposu durumuna getirilmemeli. Bugün çözüm sürecinin Türkiye’yi bölmek isteyen ABD’nin bir siyaseti olduğunu sağır sultan bile işitti. Bu konuyu, yeniden gündeme getirmek ABD çıkarlarına açıkça hizmettir.
ABD, beş ay içinde Türkiye’nin başkentini üç kez bombaladı. Bu, açıkça savaş ilanıdır. Asıl sorun şudur: Biz, bu durum karşısında asıl düşman ve onun piyonlarıyla mı savaşacağız, yoksa yapay düşmanlar yaratarak havaya yumruk mu sallayacağız? Öncelikle baş düşmanla savaşarak onun karşısında zafer kazanmalı. Böylece de Türkiye’nin bütünlüğünü korumalı. Sonrasında ülkemizin diğer sorunlarını halletmek çok kolay olacaktır.
Tarih, 1919’da güneş batmayan İngiliz sömürgeciliğini yenerek yok etme görevini önümüze koymuştu. Bu görevi başarıyla yaptık ve mazlum milletlerin bağımsızlık savaşına öncülük ettik. Bugün ise tarih, ABD emperyalizmini tarihin çöplüğüne gönderme fırsatını önümüze koymuş durumda. Eğer ABD emperyalizmini bu haklı savaşımızda yenersek ABD de tıpkı İngiltere gibi dünya egemenliğini yitirecek ve dünyanın ezilen milletleri bağımsızlıklarını kazanacak. O zaman ne duruyoruz? Tarihin altın tepsi içinde sunduğu bu fırsatı değerlendirelim. Dünyanın en kanlı emperyalist gücünü, hak ettiği mezara gömelim.
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               19 Mart 2016


17 Mart 2016 Perşembe

KILIÇDAROĞLU’NUN FEZLEKE KURNAZLIĞI


Türkiye’de siyasetin en önemli konularından biri, HDP/PKK’lıların TBMM’de varlıklarını sürdürüp sürdürmeyecekleridir. PKK’ya olan sevgilerini, ilgilerini, yandaşlıklarını açıkça dile getiren HDP’li vekillerin her durumda bölücü örgütü savunmaları kamuoyunu rahatsız etmekte. Neredeyse her gün vatan evlatlarını şehit eden bir terör örgütünün savunucularının TBMM’de bulunmaları halkımızca kabul edilebilir değil.
Öncelikle PKK’nın ABD-İsrail adına Türkiye’ye savaş açtığını söyleyelim. Emperyalizmin Türkiye’ye açtığı bir savaşta tetikçilik yapan bir siyasal örgütün TBMM’de ne işi var? Ha TBMM’de HDP/PKK’lılar olmuş, ha ABD-İsrailli vekiller olmuş, arada bir fark var mı? Dünyanın neresinde bir ülkeyle savaşan düşmanlar, oranın ulusal meclisinde temsil edilmiştir? Böyle bir şey olanaklı mı?
TBMM, 23 Nisan 1920’de kurulduğunda Vahdettin, Damat Ferit, Anzavur, Şeyh Sait, Derviş Mehmet, Seyit Rızalar gibi ülkenin bütünlüğüne, ulusun birliğine silah çekenler orada bulunuyorlar mıydı? İlk Meclis’te ihanet çeteleri yer alsaydı kurtuluş mümkün müydü? TBMM, adından da belli... Burada milletin birliğinden yana olanların yer alacağı bir yer... Hem milletle savaşacaksın hem de onun meclisinde olacaksın... Böyle bir şey olur mu?
Bölücü örgütü açıkça destekleyen ve yeri geldiğinde de onun kanlı saldırılarını övüp savunan HDP’li vekillerden bazıları hakkında dokunulmazlıklarının kaldırılması için savcılık fezlekeleri TBMM’ye geldi. Burada amaç, bu kişilerin vekilliklerinin düşürülmesidir. Anlaşılacağı üzere gönlü PKK saflarında olup milletin kesesinden beslenen bu zevatın, milletin sırtındaki sülük olmalarına son verilmesi gerek Millete silah çekmek, TBMM’yi de yok saymaktır. O halde senin, yok saydığın TBMM’de ne işin var?
HDP’lilerin savcılık fezlekeleri karşısında YCHP’nin ne yapacağı merak konusuydu kamuoyunca. Kılıçdaroğlu’nun 10 Mart 2016 günü bu konuda grup kararı alınmayacağını söylediği bilgisinin kamuoyuna sızması bu merakı giderdi. Kılıçdaroğlu, her yaşamsal konuda olduğu gibi aklınca demokrasicilik, özgürlükçülük oynuyor. Bu yolla da CHP tabanını aldatmaya çalışmakta. Türkiye’nin bütünlüğünün söz konusu olduğu bir konuda neden grup kararı alınmaz acaba? Kılıçdaroğlu, HDP/PKK’ya mı karşı değil, yoksa vekillerine mi güvenmiyor?
Yukarıdaki sorumuzun yanıtını CHP Parti Meclisi Üyesi Fikri Sağlar verdi. Sağlar, “parti yönetiminin kararı olsa dahi fezlekelere hayır oyu vereceğini” söylemekte. Bu konuda yalnız olmadığını, birçok YCHP’li vekilin de kendisi gibi düşündüğünü belirtmekte. Türkiye’de devleti kuran, vatanı kurtaran, milleti birleştiren bir partinin vekilinin bölücü örgüte destek olması, CHP’nin köklerinden ne denli koptuğunun çarpıcı bir göstergesi. Bölücüleri, Cumhuriyet düşmanlarını, Atatürk karşıtlarını, hilafet sevdalılarını, ABD’den iktidar bekleyenleri partiye dolduran Kılıçdaroğlu demokrasicilik oynayarak şark kurnazlığıyla halkı aldatma görevini üstlenmiş durumda. “Ben karışmam, vekillerimiz özgür iradeleriyle karar versin.” demeye getirerek HDP/PKK’ya desteğin yolunu açmakta.
Peki, kim bu Fikri Sağlar? ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, Türkiye’ye geldiğinde 21 Ocak 2016 günü bazı vekilleri görüşmeye çağırmıştı. Sağlar da TR705’le el ele tutuşarak bu çağrıya koşarak gitmişti. Bu durum bile Sağlar’ın nasıl bir siyasetçi olduğunu anlamak açısından belirleyicidir. Acaba o toplantıda HDP’lilerin fezlekeleri de görüşüldü mü? Kim bilir...
YCHP yönetimi fezlekeler konusunda açık tavır almalı. Türkiye’nin yanında mı duracaksınız, yoksa ABD-İsrail’in mi? Ulusun birliğinden yana mı olacaksınız, bölücü örgütün koruyucusu mu olacaksınız? Vatanın bütünlüğünü savunmak için şehit düşenlerin tarafında mısınız, yoksa vatan evlatlarını öldüren terör örgütünü savunanlarla kol kola mı yürüyeceksiniz? HDP’li vekillerin fezlekelerine karşı çıkarak Ankara Güvenpark’ta masum yurttaşlarımızı katleden bölücü örgütün savunucularını mı koruyacaksınız? Hadi karar verin! Hem de sözü eğip bükmeden...
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               15 Mart 2016



14 Mart 2016 Pazartesi

OSMANLI MEYHANELERİ VE ERKEK SEVGİLİLER


Reşad Ekrem Koçu’nun “Eski İstanbul’da Meyhaneler ve Meyhane Köçekleri” adlı kitabının sayfalarını karıştırmayı sürdürüyoruz.
“Divan ve halk şairlerinin muğbeçeler (meyhane çırağı), palikarlar için yazdıkları gazel, şarkı, türkü, semai, kalenderi, destanları burada yayımlamaya kalksak haftalar, aylar değil yıl boyu sürer de tükenmez. (sf.34)” Şimdi okuyucularımın “Şairler, meyhanelerdeki erkek çalışanlara neden şiir yazarlardı?” sorusunu işitir gibi oluyorum. Sayın Koçu’nun aylar, yıllar boyu yazsak bitmeyeceğini söylediği şiirler, demek ki sıkça görülen dizelerdi. Bu şiirlerden bazı örnekleri yazımızın ilerleyen satırlarında paylaşacağız.
Fatih Sultan Mehmet, divan kâtibi Tokatlı Melihi’ye bir gün şu soruyu sorar:
“Sen aslında o kadar yaşlı değilsin, dişlerine ne oldu?”
Melihi: “Padişahım, ay yüzlülerin dudaklarına diş biledim durdum; ama öyle taş vurdular ki ağzımda diş kalmadı. (sf. 35)”
Melihi’nin ay yüzlüler dediği kimlerdi? Kimler olacak? Pedimuler, palikarlar... Yani meyhane çalışanları...
Vezir Hanı Meyhanesinin müdavimlerinden Ermeni saz şairlerinden Harabat Haçik’e burada sözü verelim:
Haçik’tir namımız harabat ehli
Anınçün severiz biz her güzeli
Çemberlitaş’tadır sevdiğim dilber
Mislini görmedim kendim bileli

Vezir Hanı Pandeli’min lanesi
Ande ruz ü şeb Haçik divanesi
Şebçırağın âşık ı pervanesi
Târ-i zülfü olmuş sazımın teli (sf.46)”
Yukarıdaki dörtlükte şairi divane eden kimdir acaba?
Erzurumlu Âşık İbrahim’den:
Gel be yanıma gel be Sakız’ın nazlı Rum’u
Gümüş topuk vurarak tuti dilli pedimu

Atayım aşkına bir nara-yı hey hey ki ben
Söndürem meygedinin ortasındaki mumu

Çerağ-ı hüsnün yeter ruşen etmeye bezmi
At nahvet-i şebabı bırak çalım kurumu

Bakma yüzüme bel bel Vezir Hanı burası
Vezirane bahşişim, öttürürüm borumu (sf.46-47)”
Yukarıdaki dizelerde görüldüğü gibi şair, abayı bir meyhane çalışanına yakmış. Bu arada o zamanki, İstanbul meyhanelerinde çalışanların çoğu güzellikleriyle ünlü Sakız Adasından gelen Rum erkek çocuklar, gençler olduğunu belirtmeliyim.
Kendim kıydım bu cana vebal kendi boynumda
Yoktur kimsenin dahli cundabazlık oynumda
‘Hakkı’ gelip yaz dedi bu mücevher tarihi
Son dem-i hayatımda hayal-i yar koynumda (sf.50)”
Bu dizeler, “Hakkı” adındaki sevgilisine kavuşamayınca kendini, Galata’da Yağiskelesi’nde bir geminin direğine asan Derviş Gıyas’a ait. Gemi direğinde asılı olan Derviş’in avucundan bu dörtlük ve ölüm tarihi yazılı bir kâğıt vardı. Anadolu’da gençler, sevdikleri kızlara kavuşamadıkları için dağlara çıkarken Payitaht’taki Derviş de erkek sevgili için kendini gemi direğine asıyor. Erkek sevgilisi için intihar eden Derviş Gıyas, ne ilktir ne de son... Osmanlı dönemi eski İstanbul’una baktığımızda bu tür olaylar sıkça görülür.
R.Ekrem Koçu, kitabının 51.sayfasında o zamanki meyhanelerin çalışanlarından söz eder. “... Hepsi malın gözü, gözlerinde ırz, namus sadece “para”... Bahşişini çok çok cömertçe veren müşterilerini gece yatısı misafirliğine de davet ederlerdi” Görüldüğü gibi o yıllarda eşcinsel ilişki yaygın. Meyhanede parayı veren düdüğü çalmakta.
İstanbul meyhanelerinin en önemli figürü köçeklerdi. Loncalı Köçek İsmail, 18.yüzyılın ikinci yarısının en büyük şöhretiydi. Takma adı, “Kişmir Şah”tı. Tabi, şöhret artınca âşıklar da çoğalmaktaydı. Dönemin şairlerinden Fazıl Bey,Kişmir Şah’ı Galata meyhanelerinden birinde bekler, ama gelmez köçek oğlan. Sabrı tükenen Fazıl Bey, Kişmir Şah için bir beyit yazar: “Hangi mecliste acep câm (kadeh) oldu/ Ol peri gelmedi akşam oldu
Fazıl Bey, yine Galata’da demlenmektedir. Keyfi yerinde bu dizeleri döktürür: “Felek olursa müsaid kâhı/ Götürürdük hanemize ol mahı” Köçeklere, meyhane çalışanlarına şiir döktüren yalnızca Fazıl Bey değil tabi ki. O dönemin şairlerinin çoğu bu konuda neredeyse birbirleriyle yarışırlar.
IV. Murat dönemini, o devri yaşayanlardan müverrih Mehmed Halife’nin şu satırlarından azıcık da olsa öğrenelim: “Sokaklar sarhoşlarla dolu, kahvehaneler ve meyhaneler bir rezalethane, camilerde çubuk içerler, gündüz hamamlardan avret çıkarıp kaldırırlar, köşe başlarında alenen zina ve livata ederlerdi. (sf.65)” Bu sözlere yorum gerekir mi? Bu arada IV. Murat’ın İslam halifesi olduğunu da anımsatalım. Örnekleri uzatmamıza gerek yok!
Yukarıdaki örnekleri okuyan aklı başında bir kişi, Osmanlı İstanbul’unun nasıl bir ahlaka sahip olduğunu kolayca anlar. Cumhuriyet ahlakının toplumumuzda yaratığı erdemi, onuru fark eder. İkide bir Cumhuriyet’i, kurucularını karalanmaya çalışanlara sözümüz şudur: Kendinizi, o zamanki insanların yerine koyun! Acaba kim olmak isterdiniz o dönemde?
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               13 Mart 2016





13 Mart 2016 Pazar

OSMANLI DÖNEMİNDE İÇKİ İÇİLİR MİYDİ?


Gerek Tayyip Erdoğan gerekse AKP sözcüleri ikide bir Cumhuriyet kurucularını alkoliklikle suçlarlar. Cumhuriyet’i ahlaksal açıdan yererken Osmanlı’yı da yüceltmeye çalışırlar. Bu kervana son günlerde Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Hanım da katıldı. Emine Hanım, önce Cumhuriyet’i “enkaza” benzetti, ardından da “haremin bir okul olduğunu” söyleyiverdi.
RTE, Cumhuriyet kurucularına “ayyaş” demişti. Şimdilerde ise sanki Türkiye’de alkol tüketimi Cumhuriyet’le başlamış gibi bir algı oluşturmakta. Şunu peşinen söyleyelim ki Türkler, tarihleri boyunca alkollü içki içmeyi hep sevmişler. Böyle olmasaydı “milli içkileri” olur muydu? Türklerin ilk milli içkisi kımızdı. Sonraları şarap içimi yaygınlaştı. Osmanlı döneminde ise milli içki rakı oldu.
Alkollü içki içmek bir adap işidir. Herkes beceremez bunu. Her içkinin kendine göre içme yöntemi vardır. İçkiyi ağzıyla içenler vardır, bir de başka bir yeriyle içenler... Ağzıyla içki içenlere ayyaş denmez. Ayyaşlık, içki içmesini bilmeyenler için söz konusudur.
RTE başta olmak üzere, cümle AKP’lilerin överek göklere çıkardıkları ve ahlak açısından örnek gösterdikleri Osmanlı’da meyhaneler var mıydı? İçki nasıl içilirdi? O dönemin adabı nasıldı? Bu soruların yanıtını tarihçi, yazar Reşad Ekrem Koçu veriyor. Kitabın adı: Eski İstanbul’da Meyhaneler ve Köçekler... Bu kitabı, bana armağan ederek okumamı sağlayan arkadaşım Ahmet Yaşar Ünlü’ye teşekkür etmeliyim öncelikle...
Osmanlı döneminde İstanbul’da üç tür meyhane olduğunu öğreniyoruz R. Ekrem Koçu’dan. Birincisi, Gedikli meyhaneler... Bunlar, ruhsatlı yerler... İkincisi, ruhsatnamesi olmayan koltuklar... Üçüncüsü de ayaklı meyhaneler... Adından da anlaşılacağı üzere gezici meyhaneler. Bugünkü dille seyyar satıcılar...
“Çaylak” lakaplı Mehmet Tevfik Bey, 19. Yüzyılda yazdığı “Meyhane yahut İstanbul Akşamcıları” adlı risalesinde yalnız İstanbul sur içinde (tarihi yarımadada) seksene yakın gedikli meyhaneden söz etmekte. Bu sayıyı, Sayın Koçu eksik bulmakta. Tabi, koltuklar ve ayaklı meyhaneler bu sayının içinde yok! O zamanki İstanbul nüfusunu göz önüne alırsak durum daha iyi anlaşılır.
16.yüzyılın ünlü yazarı Kastamonulu Latif ise “Galata demek, meyhane demektir.” diye yazmakta. Galata bölgesinin meyhanelerle dolu olduğunu bu tümceden anlamaktayız.
Fatih Sultan Mehmet’in divan kâtiplerinden Tokatlı Melihi’nin “ayyaşların piri” olduğunu öğreniyoruz R.Ekrem Koçu’nun yazdıklarından.
Gedikli meyhanelere Sultan Abdülaziz döneminde “selâtin (sultanlar) meyhane” adı verilmiş. Bu arada Abdülaziz’in padişahlığın yanı sıra halifelik görevini de sürdürdüğünü söylemek gerek.
“Meyhanenin kapanma saati gelip de müşterilerin keyfi tamamlanmadığı zamanlar, kol geçerse meyhanenin örtülmüş kapısı dışında bekleyen çırak oğlan kolun başındaki çavuşa ‘görme bizi’ harcını verir, onlar da görmez geçerlerdi.(R.Ekrem Koçu, Eski İstanbul’da Meyhaneler ve Meyhane Köçekleri, Doğan Kitap, sf. 32)” Halifenin yönettiği bir ülkede rüşvetin nasıl da açıkça verilip alındığını anlatan güzel bir örnek bu. Şunu söyleyebiliriz ki Osmanlı’dan günümüze kalan ön önemli kalıtlardan biri rüşvet. Günümüzde kendini Osmanlı torunu sayanların rüşveti kutulama yoluyla istiflediğini anımsarsak bazı siyasilerdeki Osmanlı sevdasını da iyice anlamış oluruz.
“İstanbul’un eski meyhanelerinde, 1875-1880 arasına kadar masa yoktu. Masa ilk gazinolar, alafranga içkili yerler açıldıktan sonra meyhanelere, onları taklitle girmiştir. (Eski İstanbul’da Meyhaneler ve Meyhane Köçekleri, sf. 30-31)” Bu satırlardan da anlıyoruz ki masanın günlük yaşamımıza girmesinde meyhaneler öncülük etmiş. O zaman meyhane deyip de geçmemek gerek.
Meyhaneler, sofraların ve fıçıların üstüne konan şamdanlarla aydınlatılırdı. Masanın meyhaneye girmesiyle tavana asılan büyük gaz lambaları devreye girmiştir. Bu da yangın olasılığını azaltmıştır. Çünkü sofra ve fıçı üzerindeki şamdanlar kavga ya da itişme kakışma sırasında devrilip yangınlara neden olmaktaydı. Demek ki meyhaneler yeniliklerin toplum yaşamına girmesinde öncülük yapmıştır.
“Meyhaneye masa girdikten sonra da her masanın üstünde, müşterisiz boş da dursalar bir tuzluk mutlaka bulunurdu.(sf.32)” Tuzluk, sofralarımızda küçük görünen bir ayrıntı da olsa meyhanelerle giriyor yaşamımıza.
Ayıntaplı Ayni Efendi (Ölüm tarihi, 1838), yaşadığı dönemin ünlü şairlerindendir. Özellikle meyhaneler üzerine yazdığı şiirler ünlüdür. Bu arada Ayıntaplı Ayni Efendi’nin öldüğünde İstanbul’da Galata Mevlevihanesinin mezarlığına defnedildiğini de söyleyelim. Ayıntaplı, bir şiirinde Meyhanelerde nasıl davranılacağını, meyhane adabını anlatıyor, kısaca diyor ki: “Kimseye ısrarla içki içirmeyin, büyüklük taslamayın, kendinizi övmeyin. (sf. 39)” Bu sözler, başta RTE olmak üzere tüm AKP yöneticilerinin kulaklarına küpe olsun isterim.
Beyazıt’taki Karakulak Hanı Meyhanesine ayak takımı giremiyordu. Girseler dahi ya kovulurlardı ya da meyhanenin havasından sıkılıp dışarı çıkarlardı. Demek ki meyhaneye gitmek herkesin harcı değilmiş o zamanlar. Önce adap erkân bileceksin.
RTE ve AKP yöneticilerinin Osmanlı’yı öğrenmelerinde yarar var. Osmanlı yaşam tarzını hiç bilmediklerinden hayallerindeki bir dünyayı, Osmanlı diye anlatmaktalar. Osmanlı’yı bilmeyen bu zevat, Atatürk ve Cumhuriyet’i de hiç bilmemekte Bilgisizlik tohumlarını, Türkiye topraklarına zehirli yılanlar gibi saçmaktalar.
Unutmayın ki “Yarım hekim candan eder, yarım hoca dinden eder.” Yarım bile olmayan bilgiyle topluma verecek hiçbir şeyiniz yok sizin. Kendinize gelin, kendinize...
Not: Reşad Ekrem Koçu’nun kitabından anlatacaklarımız bitmedi. Önümüzdeki yazılarda konuyu sürdüreceğiz.
                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               13 Mart 2016

3 Mart 2016 Perşembe

HUKUK TANIMAZ İŞGALCİ


Önce Cumhurbaşkanı(!) Erdoğan’ın eşi Emine Hanım: “Türkiye’nin doksan yıllık enkazını kaldırdık.” dedi. Hanımefendi’nin “enkaz” dediği şey, Cumhuriyet. Tüm varlığını borçlu olduğu Cumhuriyet...
Yobaz topluluğu, yıllardır hep Cumhuriyet’i düşman bildi. Dolayısıyla da Türkiye’yi... Türkiye’yi “dâr-ül harp” olarak nitelediler. Yani “savaş,  kavga alanı” ... Türkiye, savaş alanı olduğuna göre savaşanlar kimler? Bir yanda Türkiye Cumhuriyeti... Diğer yanda emperyalizmin güdümündeki yobaz takımı... İşte Emine Hanım’ın “enkaz” dediği ve kaldırdıklarını söylediği şey, Cumhuriyet. Yani kısaca diyor ki: “Biz bu savaşı kazandık, Cumhuriyet’i yıktık.” Emine Erdoğan’ın bu sözleri zafer sarhoşluğuyla söylenmiş sözlerdir.
Eee, Emine Hanım zafer sarhoşluğuyla konuşur da RTE durur mu? Bir gün sonra geçiyor mikrofonun karşısına ve hukuk sistemine öfke kusuyor. Anayasa Mahkemesi’nin Can Dündar ve Erdem Gül ile ilgili verdiği tahliye kararına isyan ediyor.
RTE: “Bunu kabul etmek durumunda değilim. Karara uymuyorum, saygı da duymuyorum.” demekte. Neyle ilgili bu öfke? Anayasa Mahkemesi kararıyla ilgili... Yani yargı kararına uymayacağını söylemekte, anayasayı koruyacağına dair yemin eden cumhurbaşkanı(!). Peki, anayasayı en üst düzeyde korumak zorunda olan birisi, bu işi yapmazsa anayasayı kim koruyacak? Bir cumhurbaşkanı, temsil ettiği ülkenin yargı kurumlarıyla sürekli savaşırsa o ülkede hukuk ne duruma gelir acaba?
RTE, kendi hukukunu oluşturmanın peşinde. Çağdaş hukuk kuralları onu rahatsız etmekte. Tarafsız, bağımsız yargı onun sinir uçlarına dokunmakta. Yaptığı işlerden hukuk karşısında sorumlu olmak istememekte. Hatta yargı kurumları karar alırken kendi görüşüne başvurmasını beklemekte. Erdoğan’ın baştan beri başkanlık sisteminde ısrar etmesinin nedeni de bu.
RTE ve AKP’nin anayasa değişikliğini ısrarla istemelerinin nedeni başkanlık sistemi. Hukukun devre dışı olduğu bir başkanlık sisteminden yanalar. Bu, bir nevi padişahlık... Bu nedenle de şeriat hukukunu egemen kılmak peşindeler. “Demokrasi” ve “özgürlük” sözcükleri, diktatörlük zehrinin şekere sarılmış biçimi. Ne yazık ki AKP dışındaki partiler ve birçok dernek, sendika ve meslek odası bu tuzağa düşmekteler. Yani şeker sarılmış zehri yutmaktalar. Bu zehir, toplumu tüm çağdaş değerlerden koparıp Türkiye’nin bağımsızlığını ve bütünlüğünü tehlikeye atacak nitelikte.
Erdoğan ailesi, Cumhuriyet’e ve hukuka topyekûn savaş açmış durumda. Hukuk tanımazlığı alışkanlık edinmişler. RTE, ettiği yemini bozmuştur. Yemin etmemiş sayılır bu durumuyla. Anayasanın emrettiği yemini bozan ya da yukarıdaki sözleriyle anayasaya uymayan bir kişi, cumhurbaşkanlığı orununda işgalcidir. Hele de bu kişi, anayasaya uymuyorsa işgalciliği daha da pekişmiştir. Bu yasadışı durum sona erdirilmeli.
Hukuku tanımayan bir kişi, yarın kendisi ya da partisi seçimleri kaybettiğinde hukuka uyacak mı? Halkın kararına saygı gösterecek mi? Yani, demokrasinin gereği olarak muhalefet görevini yapacak mı? Hiç sanmıyorum.
Diktatörlerin çoğu sandıkla göreve gelir, ancak hiçbiri sandıkla gitmez. Bu gerçeği de anımsatayım istedim.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           2 Mart 2016