13 Nisan 2016 Çarşamba

MEHMETÇİĞİ TANIMAYAN YCHP’Lİ ŞAŞKIN


Kılıçdaroğlu’nun Abdüllatif Şener’in Türkiye Partisi’nden transfer edip genel başkan yardımcısı yaptığı Yasemin Öney Cankurtaran, partisinin Antalya İl Başkanlığında konuşmuş.  Yasemin Hanım, bu konuşmasında, “Mehmetçiğin operasyon taktiğini İsrail’e, Güneydoğu’yu da Gazze’ye” benzetmiş.
Yasemin Hanım, ne Mehmetçiği tanıyor ne de Gazze’yi biliyor. Mehmetçiği, Gazze’de çoluk çocuk demeden Filistinlileri katleden İsrail askerine benzetmek hem bilgisizlik hem aymazlık hem de art niyetliliktir. YCHP’nin Türkiye Partisi kurucusu olan genel başkan yardımcısı, işgal ettiği koltuğun, görev aldığı partinin tarihsel önemini, geçmişini de bilmemekte. Mehmetçiği, dünyada farklı kılan özelliklerin farkında değil. Atatürk’ün ve Kurtuluş Savaşı kahramanlarının kurduğu bir partinin yöneticisinin bilgisizlik içinde böyle bir açıklaman yapması kabul edilemez.
Cankurtaran: “Türkiye’de bir iç savaş yaşandığını ileri sürerek “Savaşı kimin çıkardığının da belli olmadığını” söylemiş. Türkiye’de bir iç savaş yaşanmıyor. Türkiye, ABD-İsrail’in saldırısına karşı kendini savunuyor. ABD-İsrail, bu saldırıda PKK ve IŞİD’i kullanmakta.
Yasemin Öney, savaşın olduğunu görüyor da savaşı kimin çıkardığını bilmediğini söylüyor. Bu durum, Türk siyaseti açısından talihsizliktir. Devleti yönetmeye talip olan bir partinin yöneticisinin siyasal olaylardan bu kadar habersiz olması düşünülemez.
Ey Yasemin Öney, sen nerede yaşıyorsun? Ortadoğu’yu kan gölüne kimin çevirdiğinin farkında değilsen, o koltukta ne işin var? ABD yöneticilerinin Ortadoğu’daki müttefiklerinin, kara güçlerinin PYD/PKK olduğunu defalarca söylediğini de işitmeyip okumadın mı? Öldürülen PKK militanlarının ellerinde bulunan ABD malı silahlardan da mı haberin yok? Bütün bunlardan habersizsen sen, ne iş yaparsın?
Bak Yasemin Hanım, koltuğunu işgal ettiğin parti Mehmetçiğin işgal güçlerine karşı savaşını yönetmek için kuruldu. CHP’nin ilk genel başkanı Atatürk de bir Mehmetçikti. Mehmetçik yalnız Türklerin değil, tüm dünyanın saygısını kazanmış bir askerdir. Öncelikle CHP ve Cumhuriyet tarihini öğrenmelisiniz. Öğrenmelisiniz ki, oturduğunuz koltuğu hak ediniz. Ayrıca şu yazıyı da (Mehmetçik http://adiladalet.blogspot.com.tr/2014/08/mehmetcik.html) okuyunuz, belki Mehmetçik hakkında az da olsa bilgi sahibi olursunuz.
Türkiye’yi saldırgan bir devlete benzeterek bölücü örgütü ve onun arkasındaki güçleri aklamaya çalışan birini, CHP’ye yönetici yapmak Kılıçdaroğlu’nun bir başarısı(!) olsa gerek. Dersimli Kemal; CİA’nın yan kuruluşunun haber elemanı TR 705’i, Atatürk’e “kefere” diyen ve oğlu Ensar Vakfında ders veren Bekaroğlu’nu genel başkan yardımcısı yapmıştı. Şimdi de Mehmetçiği, İsrail askerine benzeten şaşkın aymazı buldu kendine yardımcı. Bekleyelim, görelim bakalım, Dersimli Kemal Atatürk’ün kemiklerini sızlatmak için daha ne marifetler gösterecek?
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           13 Nisan 2016

11 Nisan 2016 Pazartesi

“RUS DEVLETİ İLE GÖRÜŞÜYORUZ”


10 Nisan 2016 Pazar... Aydınlık Gazetesinin manşetinde, başlıktaki tümce var. Şimdi bu sözü, “Kim söyledi?” diye herkes düşünmekte. Siyaseti, sığ düşünsel kalıplara sıkışarak ve emperyalist yönlendirmelerle yapanların aklına ilk gelen kişiler ya RTE ya da Davutoğlu’dur. Zayıf bir olasılıkla da Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu gelir akıllara.
TBMM’de temsil edilen muhalefet partileri mi? Kimsenin aklının köşesinden geçmez. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ya da Demirtaş... Bu liderlerin Türkiye’nin yaşamasal çıkarlarını korumak adına bir girişimde bulunacağını kimse düşünmez bile. Tıpkı iktidarda bulunan AKP yöneticilerini düşünmedikleri gibi... AKP yöneticilerini, koşulların dayattığı zorunluluk ve halkın yükselen öfkesi sıkıştırmadıkça Türkiye’nin lehine karar alarak girişimlerde bulunması neredeyse olanaksız.
Okurların meraklanıp heyecanlandıklarını sanıyorum. Evet, bu tümceyi söyleyen kim? Bu tümceyi söyleyen Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek. Nerede mi söylemiş? Antalya’da... Rus uçağının düşürülmesinden sonra bozulan Türk-Rus ticaret ilişkilerinin mahvettiği Antalya, açıklamanın yapıldığı yer. Hem turizm gelirleri hem de tarım ürünleri dışsatımı neredeyse sıfırlandı bu güzel ilimizde.
Sayın Perinçek, Antalya’da önce turizmciler ve üreticilerle bir dizi görüşmeler yapıyor. Sorunları yerinde dinliyor. Oradaki ekonomik felaketi tüm ayrıntılarıyla birinci ağızlardan öğreniyor. Sadece öğrenmekle yetinmiyor vatansever bir devlet adamının sorumlu davranışıyla gerekeni yapmak için kolları sıvayarak Türk_Rus ilişkilerinin düzelmesi için çaba harcıyor.
Perinçek, Antalya’da düzenlediği basın toplantısında: “Antalya, Türkiye’nin Rusya’ya açılan kapısıdır. Antalya’da yaşanacak sarsıntı, bütün Türkiye ekonomisini etkileyecek boyuttadır.” diyerek konunun önemine dikkat çekti. Özelikle turizmin canlanacağı, yaş sebze ve meyve üretiminin çoğalacağı bahar mevsiminde böyle bir açıklama Türkiye ekonomisi açısından büyük bir önem taşımakta.
“Perinçek; Suriye, Lübnan, Irak, İran ve Azerbaycan gibi bölge ülkelerinin Rusya’yla birlikte hareket ettiğini anımsatarak ‘Rusya dostluğu zorunludur. Vatan Partisi olarak yapıcı bir çalışma içindeyiz. Hem Rus devleti ile görüşüyoruz hem de Türkiye’yi yönetenlerin derhal harekete geçmeleri için çaba gösteriyoruz. Bazı sonuçlar almaya başladık.’diye konuştu. (Aydınlık Gazetesi, 10 Nisan 2016)” diye sürdürmekte manşetteki haber. Bu sözler ve Vatan Partisi’nin Türk-Rus ilişkilerinin düzelmesi için yaptığı girişimler örnek olmalı hem iktidar hem de muhalefet partilerine.
Popülist yaklaşımlarla siyaset yapanlar, ne yazık ki ülke çıkarlarını unutmaktalar. Türkiye’nin ve Türk halkının çıkarlarının nasıl savunulacağını Perinçek’in yukarıdaki açıklamalarından öğrenmeliler. Vatanseverlik, sorumluluğu gerektirmede. Halkına karşı sorumlu olmayanlar, siyaset yapmayı salı günleri yapılan grup toplantılarında kendilerini mahalle kahvesinde sanmaktalar. Bu nedenle de laf atıştırmayı, birbirlerine bolca hakaret etmeyi siyaset yapmak olarak görmekteler. Ortalığı toza, dumana kaplatarak gerçekleri gözlerden saklamaktalar. Böylece de bu partilere oy veren yurttaşlar aldatılmakta.
Vatan Partisi’ne verilen oyların boşa gideceğini söyleyen güdümlü medya bülbülleri, öngörüsüz siyasetçiler, ABD ve AB sözcüsü politikacılar, dönekler, liberaller, PKK severler, kişisel çıkar peşinde koşan zavallılar... Şimdi görüyor musunuz kimlerin verdiği oyun boşa gittiğini? Türkiye’nin hiçbir sorununa çözüm bulamayan partilere verilen oyların nasıl da boşa gittiğini, bir işe yaramadığını anlıyor musunuz? Yüz altmış bir bin oyla Türkiye’nin en büyük sorunlarını tek tek çözümleyen Vatan Partisi’ne verilen oyların ne kadar değerli olduğunu fark ettiniz mi acaba?
Önce AİHM’de “Ermeni Soykırımı” yalanı çürütüldü. Şimdi Türk-Rus ilişkileri onarılmakta. Yarın bölücü ve gerici anayasa girişimi ortadan kaldırılacak. Bütün bu sorunlar, TBMM’ye girmeden çözümlemekte Vatan Partisi. Türkiye’nin sorunu çok... Bu nedenle de Vatan Partisi’ne gereksinmemiz çok fazla. Düzen partilerinden çözüm beklemek, Türkiye’yi zora sokmakta, Türkiye’nin birikimleri ve insan gücü boşu boşuna harcanmakta. Bu nedenle AKP, CHP, MHP ve hatta HDP’ye oy veren vatanseverler; emeğinizi yanlış yerde, boşuna harcamayın! Gelin Vatan Partisi’ne Cumhuriyet’imizi yeniden kuralım, Türkiye’nin sorunlarını Atatürk’ün izinden giderek çözelim.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           11 Nisan 2016



7 Nisan 2016 Perşembe

KILIÇDAROĞLU, AKP’Yİ YİNE KURTARDI


AKP’ye yakın Ensar Vakfı’nın Karaman’daki yurtlarında kalan kırk beş çocuğa cinsel tacizde bulunulması kamuoyunu ayağa kaldırdı. AKP yöneticileri önce olayın üzerini örtmeye çalıştılar. Pis koku, her yanı kaplayınca olayı örtmek olanaksızlaştı. Bunun üzerine yandaş, yobaz Vakfı aklamaya çalıştılar. “Olay, münferittir.” sözleriyle Vakfı, işin içinden sıyırma gayretleri görüldü. Ne yazık ki AKP’nin bu konudaki utangaç savunmaları bir işe yaramadı. Halktaki tepki çığ gibi büyümeye başladı.
Davutoğlu, mülteciler konusunda AB ülkeleri ile “Kayseri pazarlığı” yaptığını söylese de Türkiye’nin bu konuda büyük bir kazık yediği ortaya çıktı. Kamuoyu, mültecilerle ilgili homurdanmaya başladı. Türkiye’nin bir mülteciler ülkesi olmakta olduğu apaçık ortada. AKP, bu konuda da sıkıştı. Neredeyse savunmasız kaldı.
Terör örgütünün Güneydoğu kentlerini bomba deposu durumuna getirmesi ve bunun sonucunda her gün şehitler vermemiz, AKP iktidarına fatura edilmeye başlandı. Bu durumun “açılım” siyasetinden kaynaklandığını tüm kamuoyu bilmekte. Bu konuda fatura, hükümete kesilmekte halkımızca. Terörün azmasını, AKP’liler halka anlatamaz duruma gelmişlerdi. Şehit cenazelerinden homurtular, isyanlar yükselmeye başladı.
Ekonomik sıkıntılar artmaya, işsizlik çözümsüz bir toplumsal sorun durumuna gelmeye başladı. Ekmek savaşımının ayak sesleri işitilmeye başlandı.
AKP hükümeti, kıdem tazminatı konusunda köleci yasaları devreye sokmak üzereydi. Bu konuda emek cephesinin sert direnişte bulunacağı çok açık. Çalışanların onlarca yıllık emeğini bir kalemde yok edecek bir düzenlemenin insanların gözünün içine baka baka yapılması çok zor. Bu nedenle puslu bir ortam gerekmekte ki bu işi çaktırmadan yasalaştırmalı.
Tam da AKP tecavüz, taciz, çocuk istismarı, Kayseri pazarlığı, ekonomik bunalım, kıdem tazminatı, terör... derken elli milyon yurttaşımızın kimlik bilgileri sızdırıldı. Bu yurttaşlarımızın hepsinin seçmen olduğu düşünüldüğünde olayın ne kadar büyük çapta olumsuz sonuçları olacağı çok açık. AKP hükümeti kendi namusuna emanet edilen yurttaşların kimlik bilgilerini bile saklayamadı. Yurttaşların kimlik güvenliği ne yazık ki güvensiz ellerin elinde.
AKP hükümeti, dört yandan kuşatılmış durumdayken ve ne yapacağını bilmez bir durumda çaresizlik uçurumundan yuvarlanmaktayken imdadına Kılıçdaroğlu yetişti her zamanki gibi. Zaten yıllardır böyle olmuyor mu? AKP tökezlediğinde onu yerden tutup kaldıran ya Kılıçdaroğlu ya da Bahçeli. Onun içindir ki bu iki muhalefet liderine “AKP’nin koltuk değnekleri” adını takmış kamuoyu.
Kılıçdaroğlu, 5 Nisan 2016 günü yaptığı grup toplantısındaki konuşmasında Ensar Vakfındaki taciz/tecavüz olayına değinirken ve AKP hükümetinin sessizliğini, duyarsızlığını anlatırken “Aileden Sorumlu Bakan da zaten birilerinin önüne yatmış vaziyette, o da konuşmuyor.” Bir siyasetçi, söylediği sözün ne anlama geldiğini bilmez mi? Eğer bu sözü, bilerek etmişse siyasetin iktidarıyla muhalefetiyle terbiye konusunda nasıl yerde sürüklendiğinin göstergesidir bu.
Eğer Kılıçdaroğlu, bu sözü, bilmeden konuşmuşsa bu durum da çok vahimdir. Böyle bir bilgisizliğin CHP’nin başında olması çok acıklıdır.
Kılıçdaroğlu, söylediği sözün kendisine ait olmadığını, eski AKP’li Bakan Güler’in Rıza Sarraf için kullandığını söylemekte bu sözü. Bu savunma biçimi, bilgisizliğin itirafıdır. Ne zamandan beri CHP genel başkanları sokak dilini örnek almaktalar? CHP yöneticisi olan biri, ne zamandan beri lumpenlere, bilgisizlere öykünmekte? CHP yöneticisi olan biri, sokak dilini kullananlarla onların dil ve yöntemleriyle mi mücadele eder?
Ta Atatürk’ten beri CHP yöneticilerinin efendilikleri, terbiyesi, sorumlu davranışları topluma örnekti. Bu sokak ağzı da nereden çıktı Kemal Bey? Sizin kılavuzunuz AKP’li bakanlar mı?
Kılıçdaroğlu, bilerek ya da bilmeyerek söylediği bir sözle kamuoyunun gündemini değiştirdi. AKP’ye can simidi uzattı. İktidar partisinin dar zamanında onun imdadına yetişti. Onun kurtarıcısı oldu. Hâlâ RTE ve AKP’nin Kılıçdaroğlu ve ekibince gönderileceğini düşünenler, gözünüzü açın ve gerçeği görün. Koltuk değneğinin ne işler yaptığını...
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               7 Nisan 2016
                                                                                  




5 Nisan 2016 Salı

NARIN BEREKETİ

                                                
Geçen hafta çocukluk arkadaşım Fatma Nuhoğlu, sosyal medyada yer alan köy enstitülü babamın fotoğrafına, yaptığı bir yorumda anımsattı narın bereketini.
Babam, Oflu, annem de Çallı... Doğu Karadeniz’le Ege’nin bir bileşimiydi evimiz. Her iki yörenin gelenekleriyle büyüdü ben ve kardeşlerim. Her iki yörenin mutfağına özgü yemekleri tattık. Bu nedenledir ki hiç bilmediğim, farklı yörelere özgü yemeklere karşı tutucu davranmam. Farklılıklara açık olmam bundandır belki de...
Her yıl en az bir kez, kimi zaman da hem yaz hem de yarıyıl dinlencesinde Denizli’nin Çal İlçesine bağlı İsabey kasabasına giderdik. İsabey; verimli, türlü tarım ürünlerinin yetiştiği bir yerdi. Okumuş aydın bir kasaba... İnsanların uyumlu, barışçı davranışları göze çarpardı ilk bakışta. Uzlaşma kültürü gelişmişti. Bu nedenle kavga gürültü fazlaca olmazdı.
İsabey’de yetişen meyve sebzeler yaşadığımız Hayrat Bucağında (şimdi ilçe) yetişmezdi. İsabey’den dönüşte bavullar, torbalar yiyeceklerle doldurulmuş olarak gelirdik memleketimize. Dedem ve anneannem, gurbette sıla özlemi çeken annemin bu özlemini azaltmak için yörede ne yetişirse paketleyip torbalara, sepetlere doldururlardı.
Annemin diğer kardeşleri baba ocağına yakın oturduklarından oranın nimetlerinden yararlanırlardı. Dedem, yetiştirdikleri her üründe annemin hakkı olduğunu düşünür ikide bir de bu durumu dile getirirdi. Bu nedenle “Bahriye’nin ve çocuklarının hakkı kalmasın.” diyerek taşıyabileceğimizin üstünde bir yükle uğurlanırdık. Anneannem kara zeytini andıran, dedem de masmavi boncuk gibi duran gözlerinden yaş dökerlerdi ardımız sıra. Anneannem, beyaz tülbentinin ucuyla kurulardı zeytin bakışlarını, gözyaşı ırmağı içine akardı gürül gürül... Dedemin ise çoğu zaman imdadına cebindeki mendil, kimi zaman da kasketinin altına taktığı yağlık yetişirdi. Dedemin elleri titrerdi her zaman... Ağladığında vücudu tümden zangırdardı. Sert duruşlu, kaya gibi adam sıladan kuş gibi uçan kızının peşinden hüngür hüngür ağlardı. Duygularına gem vuramazdı. Bu nedenledir ki anneme, hep “Bahriye’m!” diyerek seslenirdi. Annem sağlam durmaya çalışırdı. O da çaktırmadan ağlardı. Denizli garajından otobüse binip şoför gaza bastığında dedemler görünmez olurdu ardımızda. İşte, o zaman annem ağlamaya başlardı var gücüyle. Denizli’nin bitek toprakları ardımızda kalıp Anadolu bozkırına doğru yol alırdık.  Acı Göl sağımızda upuzun uzanırdı maviden beyaza kesilerek. Sandıklı-Dinar arası kasvetlendirirdi bizleri. Çorak toprak, acı bir sarı hüznü yüreğimize oturturdu. Annemi rahatlatmak ve dikkatini dağıtmak için benim bir küçüğüm olan kardeşim Hürriyet’le (2005’te acı bir trafik kazasında iki yeğenimle yitirdiğim sevgili kardeşim, içimde her gün büyüyen bir yaradır.) kendi aramızda yarışmalar yapardık. Yüzümüzü otobüsün camına dayar, doğada ne görürsek onlarla ilgili sorular sorardık birbirimize. Hürriyet’i araba tutardı. Bu nedenle oyunumuz uzun sürmez bir süre sonra uyuyakalırdı. Diğer iki kardeşim çoktan uyumuş olurlardı.
Yolculuk sırasında babama bakardım yan gözle. Gazete ya da dergi okurdu; ama onun ela gözlerindeki buğu Karadeniz dağlarının sisi gibiydi. Yolculuk boyuncu buğulu gözlerle bakardı çevreye. Pek konuşmazdı, zorunlu durumlar dışında. Yolculuk boyunca sessizliği yeğlerdi. Oysa günlük yaşamında konuşmayı severdi.
Otobüsümüz Sandıklı’ya yolcu almaya girmeden annem de uyuyakalırdı. Araba tutardı onu da. Yolculuğumuz uzun sürerdi. O zamanlar otobüsler bugünkü kadar konforlu değildi. Yollar berbattı. Kestirme yerine, dolambaçlıydı. Ankara’ya gelince aktarma yapardık. Bavulları, çuvalları, başta üzüm olmak üzere türlü meyvelerle dolu altın sarısı sepetleri indirip bindirmede babama yardım ederdik. Herkes elinden geldiğince çabalardı. Akşam olmadan yetişirdik Of’a giden otobüse. Otobüslerde hiç uyumazdım. Uyumadığım için otobüs sürücüsü, beni yanına çağırır geceleri söyleşirdik onunla. Bu nedenle oturduğumuz koltuklar rahatlar, kardeşlerim daha güzel uyurlardı. Ben de geceleyin önce bozkırın, sonrasında Karadeniz’in yemyeşil doğasının tadını çıkarırdım. Eskiden beri coğrafya ve tarihe meraklı olduğumdan şoförle bu konularda konuşurduk. Şoförler, kimi zaman gerçek kimi zaman da palavra olduğu kolayca anlaşılan olaylar, öyküler anlatırlardı. Yolculuk, molalarla soluk alırdı.
Of’a geldiğimizde çok sevinirdik. Annemin hüznü dağılır, evine ulaşmanın mutluluğu okunurdu gözlerinden. Hemen köyümüzün dolmuşuna biner, evin yolunu tutardık. Araba yolu, köyün merkezine varmadan evimizin üst yanından geçerdi. Dolmuş, evimize giden patikanın başındaki ulu gürgen ağacının dibinde durunca birden amcamlar, komşular koşarak gelirlerdi. Göz açıp kapanıncaya kadar yüklerimiz bir çırpıda evimizin önündeki erik ağacının dibine yığılırdı. Annem, hiç oturmadan üzüm sepetinden çekirdeksiz, razaki ve kadınparmak üzümlerini lengere doldurur, yıkar komşularımıza ikram ederdi. Babam da bal erikleri sepetten çıkarıp yıkar, çocuklara paylaştırırdı. Evimizin bahçesi mutlulukla dolup taşardı. Bunca yolu gelmişiz, içimiz dışımıza çıkmış, uykusuzmuşuz kimin umurunda. Bizler de uyumak, dinlenmek gereksinmesi duymazdık. Çünkü bir aylık ayrılık bize çok uzun gelirdi.
Yarıyıl dinlencesinde İsabey’e gittiğimizde torbalarımızın vazgeçilmezi nardı. Kışın Hayrat’ta yaşardık. Babam orada öğretmendi, bizler de orada okula giderdik. Hayrat’a döndüğümüzde narları arkadaşlarımızla paylaşırdık. Annem, “Nar yerken tek bir tanesini yere dökmeyin. Dökerseniz cennete gidemez, günaha girersiniz.” derdi. Biz de arkadaşlarımızla nar yerken aşırı özen gösterir, tek bir tanesini yere düşürmezdik. Nar, Doğu Karadeniz’de fazlaca yetişmezdi. Yetişenler, küçücük ve çok ekşi olurdu. Denizli nar memleketi... Lezzetli, kocaman narlar, Karadenizli biz çocuklar için farklı bir lezzetti tabi ki...
Yahudi inancına göre nar doğruluğun simgesi... Ayrıca Adem ve Havva’nın cennetten kovulmasına neden olan meyve elma değil, nar.  
Hıristiyanlıkta dini süslemelerde çokça kullanılır nar motifleri.
Kuran’da nar; Allah’ın yarattığı güzel şeylerin bir örneği olarak verilmiş ve ayrıca cennetteki bir meyve olarak anlatılmıştır. Görüldüğü gibi üç dinde de kutsal nar.
“... Bunlar meyve verince meyvelerinden yiyin. Hasat günü de hakkını (öşürünü) verin, fakat israf etmeyin. Çünkü O israf edenleri sevmez. Enam, 141)” Kuran’da narın anlatıldığı surelerden birinden kısa bir alıntı yaptık. Ege yöresinde, nara kutsallık sağlayan geleneğin büyük bir olasılıkla dayanağı, Enam suresidir.
Arkadaşlarımızla nar yerken “Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim oldu bin tane.” bilmecesini defalarca birbirimize sorardık. Kimi zaman bu bilmeceyi bir tekerleme gibi hep bir ağızdan haykırırdık.
Denizli yöresinin bir geleneği; dağlar, tepeler aşarak nehirler, bozkırlar geçerek Doğu Karadeniz’in dere şırıltılarının ezgisiyle yaşam bulan bir vadinin ortasına kurulmuş Hayrat’ına yaklaşık bin iki yüz kilometre yol alarak gelmiş yerleşmiş bir gelenek. Narın kutsallığı ve bereketi... Bu gelenekteki asıl amaç; tutumluluğu özendirmek, savurganlığı önlemek. Annemin bizlere öğrettiği bu geleneği, yıllar sonra bana anımsatıp o yılları yaşamama neden olan sevgili arkadaşım Fatma Nuhoğlu’na binlerce teşekkür...
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           5 Nisan 2016