31 Temmuz 2016 Pazar

ALLAH İLE ALDATANLARIN ORDU KARŞITLIĞI


Allah ile aldatanlar, modern ordunun kurulmasından beri milli orduya düşmandır. Çünkü bilimsel ilkelere göre eğitim yapan ordu ve bilimi kılavuz edinen asker, tarihimiz boyunca çağdaşlaşmanın, ilerici atılımların öncüsü olmuştur. Milli ordu, ulus devletin çekirdeğidir. Ordu olmasa ulus devlet de olmaz. Bundan da anlaşılmaktadır ki Allah ile aldatanlar, hem çağdaşlaşmadan hem de ulus devletten yana değiller.
Allah ile aldatan dinidarlar, hep Osmanlının devşirme ordusunun, yani yeniçerilerin hayalini kurarlar. Devşirmeler, paralı asker olduklarından paranın sahibini korurlar, gerektiğinde halka silah çekerler. Oysa milli ordu, halk çocuklarından oluştuğundan halka silah çekmez. O, halkı korumak için vardır. Çünkü halk yoksa o da yoktur. Orduya milli ruhu veren zorunlu askerliktir. Zorunlu askerlik, her kesimden halkın yaşamı boyunca eşit olduğu nadir yerlerden biridir. Soyu sopu, sınıfı, mesleği, etnik kökeni, mezhebi ne olursa olsun herkes aynı koğuşta yatar, aynı karavanada pişen yemeğe kaşık sallar. Sırt sırta dövüşür, omuz omuza şehit olur
15 Temmuz darbe kalkışması sırasında FETÖ’cü asker kılıklı devşirmelerin halka ateş açmasının nedeni, Fetullah’ın paralı askerleri olmasındandır. Bazıları savcılıkta verdikleri ifadelerinde “Hoca Efendiye minnet borcumuz vardı, bu nedenle darbeye katıldık.” biçiminde ya da bu doğrultuda konuşmuşlardır. Bu minnet borcu nedir? Öğrenciyken Cemaat tarafından kendilerine yapılan harcamalar... Demek ki her şeyin bir karşılığı var. Eloğlu, senin kara kaşın, kara gözün için sana para harcamaz. “Tatlı tatlı yemenin acı acı geğirmesi vardır.” diye boşuna dememiş atalarımız. Dün beleş yiyenler, bugün acıyla geğirmekteler.
FETÖ Gladyosu Ergenekon, Balyoz... İftiralarıyla aslında darbeyi yıllar öncesinden başlattı. Türlü yalanlarla TSK’yı halkın gözünden düşürmeye çalıştı. Yurtsever askerlerin TSK’dan uzaklaştırılmaları için akla gelmedik kumpaslar kuruldu. Halk orduya karşı kışkırtıldı. Ne yazık ki bu dönemde “paralı askerlik, profesyonel ordu” gibi istekler de dile getirilmeye başlandı. Amaç, milli orduyu ortadan kaldırmak...
AKP’li bakan Kurtulmuş, “Esas mesele, orduyu millete açmak” demiş. Bu sözleriyle anlatmaya çalıştığı şey, TSK’ya imam hatiplileri yerleştirmek. Dinidar gruplardan FETÖ’cüler tasfiye edilirken yerlerine başka bir dinidar grubun elemanlarını yerleştirmek... İşte cin fikirlilik buna denir.  Hazret, fırsatı ganimete dönüştürmeye çalışmakta. Aklınca TSK’yı dönüştürmek istemekte. Neye? Devşirmelere... Bu millet ne çektiyse devşirmelerden çekti bre adam...
Yahu arkadaş, hala anlamadınız mı olanları? Yaşadıklarınızdan zerre kadar neden ders çıkarmıyorsunuz? Dinidarların yaptıklarını görmediniz mi de hala Allah ile aldatmaktan başka bir şeyi aklınıza getirmiyorsunuz? Varsa yoksa imam hatip... Savaşlar dualarla değil, teknolojiyle kazanılmakta. Bunu neden görüp anlamak istemiyorsunuz. Bilim de teknoloji de şeyhe bağımlı müritlerle değil; özgür beyinlerle üretilir.       
AKP hükümetinin darbeyi fırsat bilerek TSK’nın yapısını değiştirme isteği kabul edilemez. Darbelerin olmasının TSK’nın yapısal durumuyla ilgisi yok bu tamamen düşünsel. TSK içinde Kemalistler çoğaldığında darbe olmaz. Tüm darbeler, TSK’da yuvalanmış Amerikancılar tarafından yapıldı. Bakınız 12 Mart, 12 Eylül, 15 Temmuz darbelerine... O zaman şu soru aklımıza takılmakta: ABD, neden Türkiye’de darbeleri destekler, hatta örgütler?
ABD emperyalizmi, sömürmekte olduğu ülkelerin çağdaşlaşarak kalkınıp tam bağımsız olmasını istemez. Tam bağımsızlık demek, emperyalist sömürüyü, boyunduruğu sona erdirmek demektir. Bu nedenle emperyalizm, yarı sömürge ülkelerdeki gerici yönetimlerle birlikte çalışır. El birliğiyle ülkelerdeki çağdaşlaşma hareketlerinin önüne geçerler. Dünyanın hiçbir ülkesinde gerici yönetimler, sırtını emperyalizme dayamadan ayakta kalamaz. Emperyalizm de gerici yönetimler olmadan bir ülkenin kanını, iliğini ememez.
TSK’ya (modern orduya) karşı tavırda ABD de dinidar yönetimler de hemfikirdirler.  Bu nedenle bağımsızlığı yok edip çağdaşlaşmanın önüne set çekmek bu iki gücün hep ortak hedefi olmuş.
Türkiye bağımsız ve bir ülke olarak yaşamak istiyorsa milli ordusunu korumak zorunda. Milli ordu olmadan milli devlet de olmaz.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       27 Temmuz 2016






28 Temmuz 2016 Perşembe

YÜKSEK ASKERİ ŞURA TOPLANTISI


Yüksek Askeri Şura toplantısı yazımızı yazarken başladı. Bu toplantı, son yıllarda yapılan en önemli Yüksek Askeri Şura. Amerikancı bir darbe kalkışmasının hemen arkasından yapılması, toplantıya katılan karar vericilerin tarihsel sorumluluğunu artırmakta. Bugünkü YAŞ’ta, TSK’nın önümüzdeki yıllara damgasını vuracak komuta kademesi biçimlenecek. Bu da Türkiye’nin geleceğini çok yakından ilgilendirmekte.
YAŞ’tan bir gün önce kanun hükmünde kararnameyle 149 general ve amiral, 1099 subay, 436 astsubay TSK’dan ihraç edildi. İhraç edilen FETÖ militanlarının sayısı önemsenmeli. Öyle anlaşılıyor ki, yeni ihraçlar ya da istifalar, emekliye sevk edilenler, yaş haddinden ayrılanlarla bu sayı artacak. Komuta kademelerinde önemli boşalmalar olacak. Bu durum, komuta kademesinin gençleşmesini de getirecek. Genç, idealist subayların önünün açılması olumludur. Gençleşen komuta kademesi, TSK’ya dinamizm getirir. Bu arada şunu da söyleyelim. TSK içinde kendini saklamayı başaran FETÖ’cülerin olabileceğini düşünmekteyim. Bugün emekliye sevk edilecekler konusunda titiz bir çalışmanın yapılması gerek.
Dün ihraç edilen general ve amirallerin neredeyse tamamı son üç yılda yapılan YAŞ’larda terfi ettirildi. TSK’nın bugünkü komuta kademesinin neredeyse tamamı, söz konusu olan YAŞ’larda karar vericiydi. Ne yazık ki siyasal iktidarla birlikte bu komuta kademesinin de FETÖ’cü paşaların terfi ettirilmesinde sorumlulukları vardır. TSK gibi dünyanın en saygın ordusunu yöneten komutanlarının ihanet çetelerine bu denli göz yumması kabul edilemez. Ayrıca, yıllardır yanlarında bulunan yaverlerinin çete üyesi olması ise komuta kademesinin göreve getirdikleri kişilerle ilgili gerekli duyarlılığı göstermediklerinin belirtisi. Komutanların, siyasetçikler gibi “Kandırıldık.” Demelerini beklemiyoruz. Zaten böyle bir savunma gülünç olur. Devleti yönetenler, görev sorumluluğu gereği gerekli uyanıklığı göstermeli.
15 Temmuz gecesi neredeyse üst komuta kademesinin tümü tutsak alınmıştır. Bu durum, kabul edilecek gibi değildir. Bir ordunun komutanları düşmanın eline geçmişse ordunun görevini yapması zorlaşır. Tutsak edilen komutanların bundan sonra sağlıklı bir ruhsal yapı ve özgüvenle iş görmeleri olanaksızdır. Çünkü tutsak düşmana tutsak olmak, bir yenilgidir. Yenilen komutan, askerine güven veremez. 1919’da TSK’nın idealist  subaylarının  Atatürk’ün çevresinde toplanmasının nedeni, Mustafa Kemal’in yenilgisiz tek general olmasıdır. Çünkü millet, yenilenin değil, yenenin peşinden gider.
Atatürk, “Önemli olan ufku görmek değil, ufkun arkasını görmektir.” diyerek bugün de bizlere yol göstermektedir. Ufkun arkasını görecek komutanlara gereksinim vardır. Tıpkı Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı Paşa gibi.
Bugün yapılmakta olan YAŞ’ta yaverlerince tutsak edilen komutanların kendi istekleriyle koltuklarından ayrılmaları gerek. Bu, görev sorumluluğu gereğidir. Önümüzdeki yıllar TSK için altın yıllar olacaktır. TSK, içindeki ABD hesabına çalışan FETÖ’cüleri atarak daha da güçlenmekte. Bununla birlikte Türkiye, Avrasya’nın parlayan yıldızı olacak.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       28 Temmuz 2016





25 Temmuz 2016 Pazartesi

TAKSİM’DE FETÖ YOK!

                                               
CHP, Taksim’de “demokrasi ve özgürlük” mitingi yaptı. AKP de bu mitinge destek verdi. Halkın katılımı iyiydi Taksim’e. Katılımcıların Türk Bayrağı ve Atatürk posterleri taşıması güzel. CHP tabanı, yöneticilerine rağmen Atatürk’e ve Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine bağlı. Ancak parti yöneticileri, FETÖ ve PKK terör örgütlerine karşı duyarlılar. Onlara karşı söz ve eylemden kaçınmaktalar nedense...
Kılıçdaroğlu, kürsüye çıktı. Konuşması dağınıktı. “Manifesto okuyacağını” söyleyince tüm alan dikkat kesildi. Ne de olsa “manifesto” deyince Marks-Engels’in “Komünist Manifestosu” akla gelmekte. Bu da bir meydan okuma çağrışımı yaptığından kitleler heyecanlanmakta. Kılıçdaroğlu’nun manifestosu on maddeydi; ancak anlatılanlar bir maddede özetlenebilirdi. İçerik zayıftı ve siyasal bir birikimin ürünü değildi. Dinleyicilerin hayal kırıklığına uğradığını anlamış olacak ki manifesto sonrasında sözü uzattıkça uzattı. Söyledikleri genellikle aynı şeylerin yinelenmesiydi. Bu nedenle Taksim kalabalığının beklentisi düştü, heyecanı azaldı. Son tümce söylenmeden gelenlerin yarısı dağılmıştı bile.
Kılıçdaroğlu’nun Taksim konuşmasında sıkça “demokrasi, özgürlük, basın özgürlüğü, darbe, dikta...” sözcükleri kullanıldı. Bu sözcükler göz boyamak için yinelenmekte. Bu yolla cumhuriyetçi taban etkisizleştirilmekte. Emperyalizme karşı savaşta hamuru yoğrulmuş CHP’de emperyalizmin esamisi bile okunmamakta. Türkiye’nin aydın birikimini yaratan CHP’de üç yüzü geçmeyen sözcük dağarcığıyla bir genel başkan bulunmakta. Şaka gibi değil mi? Atatürk, İnönü ve Ecevit’in koltuğunda 23 Nisan çocukları gibi genel başkancılık oynanmakta.
Kılıçdaroğlu, darbeye karşıymış. Ama hangi darbeye? Darbenin adı sanı yok! Sözü döndürüp dolaştırıyor, ama bir türlü FETÖ diyemiyor. Acaba neden? Bu soruyu, her CHP’li kendine sormalı. Kimliği belirsiz bir darbe varsa kimlere karşı mücadele edeceğiz.
Kemal Bey’in konuşmasında dış güçten söz ediliyor, ama bu dış gücün adı yok! ABD diyemiyor. Beş yaşındaki çocuklar bile darbenin arkasında Amerika’nın olduğunu biliyor; ama Kılıçdaroğlu ve CHP üst yönetimi darbenin arkasındaki emperyalist gücü bir türlü göremiyor nedense. İtalya’dan Rusya’ya, ABD’den Suriye’ye kadar FETÖ’cü darbe konusunda açıklama yapan aydın, gazeteci, siyasetçi herkes darbenin arkasında ABD’nin olduğunu söylüyor. Nedense Kılıçdaroğlu ve arkadaşlarının kulakları sağır(!), hiçbir şey işitmiyorlar, gazete sayfalarındaki haberleri görmüyorlar.
Dünyanın neresinde olursa olsun darbeler, bir emperyalist gücün desteği ve kışkırtmasıyla yapılır; devrimlerse halkın öz gücüyle. Bunu bilmeyen bir genel başkan orta sahada top çeviriyor durmadan. Amaç, tribünleri uyutmak... Bir şey söylüyor, yapıyor görünüp aslında hiçbir şey söylemeyip yapmamak.
ABD emperyalizmi FETÖ ve PKK ile Türkiye’yi vurmakta. Atatürk’ün kurduğu devleti parçalatmakta Amerika. Ama nedense FETÖ kasetiyle Atatürk’ün kurduğu partinin genel başkanlık koltuğunu işgal eden zat, ne FETÖ ne de PKK’yı dile getirebiliyor. İkisine de terör örgütü diyemiyor. Acaba kaset borcu mu ödenmekte çaktırmadan.
Türk Ulusunun hızla anti-emperyalist çizgiye geldiği bir dönemde, ABD emperyalizmini ve onun tetikçisi durumundaki PKK ve FETÖ’yü göremeyen bir CHP yönetiminin kimlere hizmet ettiği çok açık değil mi? Ellerinde bayrak ve Atatürk posterleri,  yüreklerinde Cumhuriyet sevgisiyle Taksim’e koşan yurtseverler, bu yönetimi daha ne kadar taşıyacak sırtında acaba?
Unutmamak gerekir ki, bir siyasal küme emperyalizme ne kadar yaklaşırsa gericileşir. Emperyalizme karşı durmak ise ilericiliktir, devrimciliktir.
                                               Adil Hacıömeroğlu


24 Temmuz 2016 Pazar

DARBE KİME YARADI?

                                                
             Kamuoyu, 15 Temmuz darbesinin kime yaradığını tartışmakta. Bu tartışmayı yapanlar, ABD-FETÖ çetesini utangaç bir biçimde aklamak isteyenler. Özellikle Atatürkçü-solcu olduklarını söyleyen bir kısım gazeteci ve siyasetçi darbe kalkışmasının RTE/AKP’nin bir senaryosu olduğunu ısrarla söylemekteler. Bu kişiler, 15 Temmuz’dan sonra RTE’ye başkanlık yolunun açıldığını söylemekteler. Bu söylem ne kadar doğru? 
          Öncelikle söyleyelim ki, darbe kalkışması sırasında devlet kurumlarının verdiği dağınık görüntü halkın gözünden kaçmadı. Devlet kurumları arasındaki ilişkisizlik kamuoyunca şaşkınlıkla karşılandı. Özellikle güvenlik, istihbarat birimleriyle siyasal erk arasındaki ilişki kopukluğu ilgi çekicidir. Bu dağınıklığı, ilişkisizliği yaratanın on dört yıldır Türkiye’yi yöneten RTE/AKP olduğu gözlerden kaçmamakta. Bu konuda halkın RTE’ye güveni zayıflamakta. Darbe öncesine dek AKP’ye destek veren birçok yurttaş, iktidar partisinin devleti yönetmede yetersiz olduğunu dillendirmekte. AKP hükümetleri döneminde Türk devlet geleneklerinin hiçe sayıldığı, bu nedenle de kurumların dağınıklık içinde olduğu gözlerden kaçmamakta. Bu da gösteriyor ki, gerek RTE gerekse AKP güç yitirmekte. Devletin kurumsal kimliğini yok eden bir iktidar partisinin bu durumdan ötürü kamuoyunca hesaba çekilmeyeceğini söylemek saflık olmaz mı?
          AKP, iktidara geldiği 2002’den beri TSK’nın genleriyle oynadı. Dini duyarlılıkları öne çıkararak TSK’nın dinsiz olduğu algısını yaratmaya çalıştı. Oysa 15 Temmuz darbe kalkışmasında ABD adına harekete geçenler namazlı, abdestli kişiler. Üstelik AKP’nin uzun yıllar ortağı olduğu dinsel bir Cemaat’in üyeleri. Darbeye direnenler, hatta başta Erdoğan olmak üzere birçok AKP’li, yöneticinin canını kurtaranlar ise TSK’daki Atatürkçüler. Üstelik darbe sonrası Ergenekon ve Balyoz sanıklarının hızla göreve getirilmeleri, AKP’nin orduya bakışındaki tutarsızlıkları ortaya koymakta. Bu durum, önümüzdeki günlerde çokça tartışılacağa benzemekte. Halkın ordusunu, kendi siyasal çıkarları uğruna feda eden bir iktidar partisinin darbe kalkışmasından yarar umacağı düşünebilir mi?
      Yıllardır devlet içinde yuvalanarak ABD çıkarları için çalışan FETÖ’nün nerdeyse tüm elemanları açığa çıktı ve bu kişilerle ilgili, yasal süreç işlemeye başladı. Devlet içindeki farelerin ortaya çıkması en çok kimin lehinedir? Birçok faili meçhul cinayete imza attığı savlanan, Türkiye’deki birçok yurtsevere yalan ve iftiralarla tuzaklar kuran ABD güdümlü Galadyo’nun devlet organlarından sökülüp atılması Türkiye’nin geleceğinin aydınlık olduğunu göstermekte. FETÖ, Türk devletinin düşmanı. Amacı, Türkiye Cumhuriyeti’ni zayıflatmak. Böyle bir çeteden kurtulmak, devlet kurumlarının işleyişinin normalleşmesini sağlayacak. Bundan da Türk Milleti kazançlı çıkacak. Millet kazançlıysa milletin haklarını savunan partiler, neden kazançlı çıkmasın?
         15 Temmuz darbe girişimi sonrası, Tük Milleti birleşti. İktidar ve muhalefet darbeye karşı birlikte miting yapacak duruma geldi. Bu, milli birliğimiz için önemli bir gösterge. Türk milletinin Amerikancı bir darbe karşısında birleşip kenetlenmesi kadar güzel bir şey karşısında geleceğe umut ve güvenle bakmak her yurtseverin hakkı. Yükselen yurtseverlik duygusu, önümüzdeki günlerde yeni siyasal gelişmelere yol açarak Türkiye hak ettiği yere gelecek. Siyaset, ABD güdümünden çıkacak, tıpkı Türkiye’nin bugün Atlantik’le hesaplaşmakta olduğu gibi. Demek ki, siyasal partilerin yurtseverlik çizgisine gelmesi gerek. Yurtseverliği reddederek küresel güçlerin dayattığı politik çizgide siyaset yapanlar, önümüzdeki günlerde halk desteğinden yoksun kalacaklar.
           Son söz olarak diyebiliriz ki, darbe kalkışması sonunda ABD-FETÖ yenildi; Türkiye yendi. Bu kime yarar? Türk Milletine... Türk Milletinin kazançlı çıktığı bir yerde, BOP eşbaşkanı olduğunu defalarca söylemiş biri ve onun kurucusu olduğu parti yarar umabilir mi? Türk milletinin birleştiği, vatanseverliğin yükseldiği bir ortamda milletin yanında duranlar kazançlı çıkar.
                                                               Adil Hacıömeroğlu
                                                               23 Temmuz 2016

     


            

20 Temmuz 2016 Çarşamba

TAM DA ATLANTİK SİSTEMİNDEN ÇIKMA ZAMANI

                        
FETÖ’cü cuntanın arkasındaki gücün ABD olduğu çok açık. ABD yöneticilerinin ve sözcülerinin açıklamaları bu konuda tartışmaya yer bırakmıyor. Ayrıca ABD’de yönetime yakın gazetelerin FETÖ’ye sempatileri de açıkça görülmekte.
Türkiye ile ABD yıllardır birbirleriyle savaşmakta. Bu savaşta ABD, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne, ulusal birliğine saldırmakta. Ülkemizin her alanda zayıflatıp çökertmek için topyekûn bir saldırının tarafıdır ABD. Bu savaşta, ABD’nin müttefikleri İsrail ve AB’dir. Türkiye ise bu savaşta meşru müdafaa içindedir. Türk Milleti, vatanına sahip çıkma savaşı vermekte.
ABD, saldırılarını 1950’den beri devlet içine odaklanmış Amerikancı Gladyo çetesiyle sürdürmekte. Bu süreç içinde yüzlerce aydınımız, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri sırasında binlerce gencimiz Amerikancı Gladyo çetesince katledildi. FETÖ adı verilen çete, Gladyo’dur. Türkiye’nin Kemalist birikimi, Gladyo tarafından yok edilmeye çalışıldı. Cumhuriyet kurumları, tek tek ortadan kaldırılmaya başlandı. Türkiye’nin yeraltı ve yerüstü zenginlikleri hunharca sömürüldü. Sanayimiz çökertildi. Tarım ve hayvancılığımız yok edildi. Kültürel yaşamımız yozlaştırıldı. Ulusumuz mezhep ve etnisite temelinde ayrıştırıldı. Kardeşi, kardeşe düşman yaptılar.  
ABD silahlı saldırısını, otuz yılı aşkın bir zamandır PKK ile sürdürmekte. Son zamanlarda ise IŞİD devreye sokulmuştur. ABD piyonu PKK, IŞİD ve FETÖ çetelerinin ortak hedefi, Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldırmaktır. Bu çeteler, Tük milletinin birliğini ortadan kaldırmak ve vatanımızı parçalamak için ABD’nin kullandığı taşeronlardır. Bu taşeronlar üzerinden ABD-Türkiye savaşı amansızca sürmekte.
Yetmiş yıldır kesintisiz bir savaşın içinde olan ABD ve Türkiye’nin dost olması olanaklı mıdır? Dost görünümlü bir düşmanlığın Türkiye’ye verdiği zararlar saymakla, anlatmakla bitmez. Bu durumda Türkiye’nin ABD ve Atlantik sistemiyle ilişkilerinin yeniden ve sağlıklı bir biçimde ele almasının zamanı gelmedi mi?
15 Temmuz’la yükselmekte olan ABD karşılığı ve vatanseverlik duygusu Türkiye’ye, Atlantik’le ilişkileri yeniden düzenlenme olanağı vermekte. Türkiye ilk olarak NATO’dan çıkmalı. Ülkemize bugüne kadar hiçbir yararı görülmeyen, ancak zararının çok olduğu herkesçe bilinen bir askeri ittifakta bulunmanın anlamı yoktur. Bu bağlamda ABD ile imzalanan tüm askeri antlaşmalar tek yanlı olarak feshedilmeli. Ülkemizdeki ABD v e NATO askeri üsleri kaldırılmalı. Böylece Türkiye, ayağındaki prangalardan ve kendi topraklarında düşmanın askeri gücünü barındırma yükünden kurtulmalı.
Türkiye, öncelikli olarak AB bağımlılığını yok etmeli. AB ülkelerinin ülkemizi aşağılayıp şamar oğlanı muamelesi yapmasına son verilmeli. Ekonomik ve siyasal olarak rahat soluk almamız için Avrasya ülkeleriyle yeni ittifakların oluşması için çaba gösterilmeli.
Gümrük Birliği’nden çıkılmalı. Türk ekonomisini perişan eden bir bağımlılıktan ivedilikle kurtulmalı Türkiye.
FETÖ, PKK, IŞİD ve benzeri çetelerinin saldırılarını önlemek, yurdumuz üzerindeki emperyalist planları boşa çıkarmak istiyorsak yukarıda önerdiğimiz köktenci kararları almak vatanseverlik görevidir. Milli devleti olmayan bir ülkenin emperyalist saldırılara karşı koyması olanaksızdır. Eğer milli devletiniz yoksa PKK, IŞİD, FETÖ gibi çetelerin oyuncağı olursunuz. Bugün yapılmakta olan Milli Güvenlik Kurulu toplantısının ve toplanacak Bakanlar Kurulunun birincil konusu yukarıdaki önerilerimizi görüşmek olmalı. Yoksa havanda su dövmek, emperyalizme ve onun çetelerine güç kazandırır. Milletimizin bağrına saplanmak istenen hançeri engellemenin yoludur milli devleti oluşturmak. Bundan başka bir çözüm yolu olası olanaksızdır. Çözüm içimizde, devletimizin kuruluş ilkelerinde. Bunun tersine bir tavır takınmak, FETÖ’cü darbe kalkışmasını önleyen Türk Milletinin emeğine yazık etmektir. Gün, Atlantik sistemini alt etme günüdür. Ya Türk Milletinin yanında olacağız ya da Atlantik sistemine ve onun çetelerine (FETÖ, PKK, IŞİD...) hizmet edeceğiz. İvedilikle karar verme zamanıdır.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           20 Temmuz 2016



19 Temmuz 2016 Salı

HALK NEDEN SOKAKTA?

                                               
Dün gece Bakırköy’den Bostancı’ya dönerken geç kaldığımdan deniz otobüsünü kaçırdım. Sahile indim ve yollar açık olduğundan ilk gelen otobüse bindim. Otobüsle Sirkeci’ye uçar gibi geldik. Otobüsten hızla inip Marmara’ya yöneldim. Marmaray girişinde güvenlik önlemi alınmış. Çantalar aranıyor. Şüphelilerin kimlikleri kontrol ediliyor. Ellerinde bayraklarla her kesimden ve yaştan kişiler gruplar halinde yürümekteler. Çoğunun acelesi var.
Peron katına inerken genç ve orta yaşlılardan oluşan bir gruba “İyi akşamlar!” diyerek yaklaşıyorum. Onlar, güler yüzle karşılıyorlar beni. Gruptakiler, Saraçhane’de, büyükşehir belediyesi önündeki toplantıya katılmışlar, çoğu Kısıklı’ya gitmekteler. Nasıl olsa toplu taşım araçları bedava.
En yakınımda bulunandan başlayarak ilk sorumu soruyorum sırayla: “Neden alanlardasınız?” Orta yaşlı biri yanıtlıyor beni: “Vatan için...” Çoğunluk aynı yanıtı veriyor. Birkaçı “Milletim için...” diyor. Genç olanlardan birkaçı “Bağımsızlığımız için...” diyerek kararlılık göstermekte.
İkinci sorumu soruyorum: “Yani Erdoğan için sokağa çıkmadınız öyle mi?” Topluca “Hayır!” diyorlar.
Üçüncü soruya sıra geliyor: “Darbe kışkırtmasını kim yaptı?” Çoğunluk “Amerika...” yanıtını vermekte. Birkaçı “Yabancı devletler...” diye düşünmekteler. Neredeyse hepsi FETÖ’yü, PKK ve IŞİD gibi terör örgütü olarak görmekteler. Bu sorularımı yol boyunca hem Marmaray’da hem de Kadıköy-Kartal metrosunda karşılaştığım gruplara yönelttim. Yanıtlar üç aşağı beş yukarı aynı.
Konuşmalarından anlaşılacağı üzere 15 Temmuz gecesinden beri sokaklarda, alanlarda olan gruplardaki kişilerin bazıları İstanbul Büyükşehir Belediyesi çalışanı. Cuntacıların kalkışmasına katılan emir kulu askerlere karşı sert davranışlar, hatta linç girişimlerine varan aşırılıklarla ilgili olarak ne düşündüklerini de soruyorum. Bu tür davranışları onaylamadıklarını içtenlikle dile getiriyorlar. Aralarına provokatörlerin karışabileceğini söylüyorlar. Özellikle kışkırtıcılar konusunda IŞİD ve PKK taraftarlarını işaret etmekteler.
Türk Ordusunun yıpratılmaması konusunda hemfikirler... Halka ateş eden ABD güdümlü tetikçiklerin Türk askeri sayılmayacağını söylemekteler. Halka ateş edilmesinin kabul edilmeyeceğini ve hiçbir zaman da böyle bir olayın yaşanmadığını dile getirmekteler. Amerikan emperyalizmi karşıtlığı, Türkiye’de yeni bir Kurtuluş Savaşı ruhu oluşturmaya önemli bir etkendir. Bu nedenle Cumhuriyet kurumlarını ayakta tutarak emperyalizme karşı savaşımı kazanabiliriz.
Özellikle bazı AKP yöneticilerinin ve yandaş medya elemanlarının cuntacılığı fırsata dönüştürerek TSK’yı yıpratma çalışmaları gözden kaçmamakta. Bu durum FETÖ’nün Türkiye’ye verdiği zarardan daha büyük felaketlere yol açabilir. Unutmayalım ki tapusu pahalı Anadolu ve Trakya coğrafyasında var olmak için güçlü ve ulusal değerlere bağlı bir TSK’ya ihtiyacımız var. Bu ulusal değerler, Cumhuriyet değerleri, Atatürk ilkeleridir. Türk Ordusunun yeniden güçlü duruma gelebilmesi için Cumhuriyet değerlerine harfiyen bağlı olmalı. Yetmiş yıllık çok partili yaşam deneyimi göstermiştir ki Atatürk Devriminden uzaklaştıkça Türkiye güç yitirmektedir. Güçlü Türkiye Atatürk’le yürüyerek olur. Bunun tersi ise bizi ulusça felakete sürükler.
Türkiye, tarihinin en büyük ABD karşıtlığını yaşamakta. Buna koşut olarak da vatanseverlik duygusu en üst düzeyde. ABD karşıtlığı ve vatanseverliğin Türk Milletini birleştirmesi, Türkiye’nin emperyalizmden bağımsızlaşması konusunda önemli bir fırsat. Türk siyaseti, yeni rotasını bu doğrultuda oluşturmalı. Anti-emperyalist, tam bağımsız Türkiye’nin vazgeçilmezi; Atatürk ve Cumhuriyet değerleridir. Bu asla unutulmaya...
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           19 Temmuz 2016




17 Temmuz 2016 Pazar

TÜRK MİLLETİ, ABD’Yİ YENDİ


15 Temmuz 2016 günü TSK’ya sızmış FETÖ’cüler, ABD desteğiyle darbe kalkışmasında bulundular. Bu kalkışma TSK, polis ve Türk Milletinin çabasıyla boşa çıkarılarak ezildi. Böylece Türk Milleti, bir Atlantik saldırısını boşa çıkardı.
Öncelikle sosyal medyada çok sorulan “Darbe neden herkesin uyuduğu sabaha karşı yapılmadı?” sorusunu yanıtlayarak söze başlayalım. Darbe sabaha karşı yapılacakta FETÖ çetesinin planı böyleydi. Ancak üst rütbeli bir subayın ihbarı planı değiştirdi. Bunun üzerine çete, acele olarak planını devreye soktu. Zaten darbeyi planlayıp yönetenlerin büyük çoğunluğu açığa çıktıklarından Ağustos’ta yapılacak YAŞ toplantısında emekliye sevk edileceklerdi. Bu da onların acele davranmasında etken.
Birçok kişi, darbenin Erdoğan’a ve hükümete yönelik olduğunu söylemekte. Bu nedenle de cumhurbaşkanının ve hükümet üyelerinin neden gözaltına alınmadığını merak etmekteler. Öncelikle şunu söyleyelim: Darbeler; kişilere, hükümetlere karşı değil; devlete, rejime, çoğu kez de hem iktidara hem de muhalefete karşı yapılır. Bunu, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle açıklayalım. Bu iki darbe de Amerikancıydı ve iktidardaki ABD destekli Demirel hükümetlerine karşı yapıldı. Peki, kim zarar gördü. Atatürk Cumhuriyeti ve solcular. Her iki darbede iktidarda olamayan solcuları ve toplumsal muhalefeti hedefe oturttu. Deyim yerindeyse büyük bir kıyımla toplumsal muhalefet ezildi. İktidarda bulunan Adalet Partisi yöneticilerinin (Başta Demirel olmak üzere bazı yöneticiler kısa süreli hapis yattı.)  burnu bile kanamadı. Bu darbeler toplumsal muhalefeti kanlı bir biçimde ezerken İslamcı, dinidar grupların önünü açtı.
Darbeciler, aceleci davranmalarına karşın, izledikleri strateji kurnazcaydı. Öncelikle TSK’nın başta genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanları olmak üzere üst komuta kademelerindeki generalleri gözaltına alıp etkisizleştirdi. Böylece komutayı ele geçirmeye çalıştılar. Ancak bu hesabı ilk olarak bozan I. Ordu Komutanı oldu. Yaptığı açıklamayla darbe girişiminin TSK’nın iradesini yansıtmadığını söyledi. Bu açıklama, kamuoyunu rahatlattı. Bu açıklamayı, diğer birlik komutanlarının açıklamaları izledi. Asker, FETÖ çetesini engellemek için birlik oldu. Sert çatışmalar yaşandı. TSK, kendi içine sızan darbecileri ezdi.
FETÖ’cü çete, halka ateş etti. TBMM’yi ve birçok devlet kurumunu bombaladı. TBMM’nin bombalanması darbenin hedefini göstermesi bakımından önemlidir. Çünkü TBMM, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun, bağımsızlığının en önemli simgesidir. Türk askeri kendi halkına kurşun sıkmaz, bugüne kadar da yurttaşına kurşun sıkmamıştır. Çünkü TSK, Türk milletinin ordusudur. Kendine kurşun sıkan bir asker, Türk askeri olur mu?
Balyoz davası iddianamesinde vatansever komutanların camileri bombalayacağını yazan FETÖ’cüler, kendi bilinçaltlarında yer alan niyeti açıkladılar aslında. Bunu da TBMM’yi bombalayarak gösterdiler. Yalan ve iftirayı yaşam biçimi edinmiş FETÖ’cüler, emirleri altındaki askerleri “İŞİD’e karşı tatbikat var .” diyerek kışlalardan dışarı çıkarıp darbe kışkırtmasına katmışlar.
Kendi yurttaşına kurşun atan, TBMM’yi bombalayan FETÖ çetesi üyeleri Türk askeri olamaz. Paralı askerler halka kurşun sıkar. Bu nedenle FETÖ çetesinin silahlı güçleri, ABD emperyalizminin paralı askerleridir. Türk Milletine kurşun sıkmışlardır efendilerinin çıkarlarını korumak adına.
Nerdeyse tüm birliklerde FETÖ çeteleriyle çatışmalar çıktı. Kahramanlık öyküleri yaratıldı. ABD’nin paralı askerleri, Türk Milletinin askerlerince ezilip yeniliyor.
FETÖ’cülerin darbe kalkışmasının asıl hedefi RTE/AKP değil, Türk devleti. Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü ve devletin tüm kurumları. Hükümet de bu kurumlardan bir tanesi.
FETÖ darbesinin amacı, Atlantik’ten uzaklaşan ve Avrasya’ya yaklaşan Türkiye’yi ABD eksenine çekmek. Rusya ile iyi ilişkiler kurmakta olan, Mısır ve Suriye ile barışma yoluna giren Türkiye, ABD’yi çok rahatsız etmekte. Bu durum, Ortadoğu’daki ABD çıkarlarına zarar vermekte. Türkiye’nin Avrasya’ya yaklaşması, onu her alanda güçlendirmekte. Ayrıca Türkiye’nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü garanti altına almakta. İşte, ABD-FETÖ darbesinin hedeflediği bu durum.
Türk Milleti, kendisine yapılan saldırıyı fark ederek ayağa kalktı. Tankın, uçaksavarın, makineli tüfeğin üstüne yürüdü. Yurttaşlarımız FETÖ çetelerini yumruklarıyla, yürekleriyle kuşattı. ABD’nin kiralık çeteleri çareyi kaçmakta buldular. Bazıları helikoptere atlayıp Yunanistan’a sığındılar, tıpkı ABD’ye sığınan liderleri gibi. Kurtuluş Savaşı’na ihanet edenler de Yunanistan’a sığınmıştı. Ne rastlantı değil mi?
Dünyanın her yerinde bir ülkeye, bir millete saldırı olduğunda halk karşı gelir bu duruma. Dünyanın birçok ülkesinde emperyalist saldırılar, darbe kalkışmaları halkın tankların üstüne gitmesiyle önlenmiştir. Türkiye’de de aynı şey olmuştur.
Kimi köşe yazıcıları, ABD güdümlü sahte aydınlar, bu darbe kalkışmasını, RTE’nin başkanlık rejimini kurması için “oyun, tiyatro, senaryo...” olduğunu söylemekteler. Bu kafalar oldum olası emperyalizme hizmet etmekte. Sen, seyirci olursan karşında olan biteni oyun sanırsın. Demokrasicilik oyunuyla gözlerine perde inmiş kimi aymazlar, Türk Milletinin ABD çeteleriyle göğüs göğse yaptığı bir savaşı bile görememekteler.
Kimi sahte aydınlar, ABD-FETÖ’cü çetenin darbe kalkışmasının bastırılmasının RTE ve AKP’ye yarayacağını söylemekteler. Bu işten karlı çıkan AKP değil, Türkiye’dir. Tarikat ve cemaatçiliğin ülkemiz için ne kadar büyük bir tehlike yarattığını halkımızın tümü gördü. Bundan sonra Cumhuriyet değerlerinin önem kazanacağı bir süreci yaşayacağız. Bu nedenle de AKP güç yitirecektir. Çünkü AKP de ABD’nin ılımlı İslam projesinin bir oluşumudur. Milletin kazandığı bir yerde ABD projesi çöker. Cumhuriyet değerlerini gerçekten savunanlar ve Atatürk değerlerine yürekten bağlı olanlar iktidara en yakın siyasal anlayıştır. Bundan sonra Türkiye’nin iktidarı ABD, FETÖ ve PKK ile savaşanlardan oluşacaktır. Vatanseverliğin milleti birleştirdiği bir ülkede, BOP’çuların iktidarı olanaksız duruma gelmekte.
Türk milleti kadın, erkek, yaşlı, genç, sağcı, solcu demeden darbeyi önlemek için sokaktaydı. Modern giyimliler, şortlular, atkuyruklu saçları olan erkekler, türbanlılar, mini etekli kadınlar, şalvarlı ve sakallılar, bozkurt işareti yapan gençler... Türk milletinin her kesiminden yurttaş alanlardaydı. Herkesi birleştiren tek şey, vatanseverlikti. Herkes, ABD’ye karşı savaştığının farkındaydı.
Bugün Türkiye’deki savaş, FETÖ-RTE savaşı değil. Savaş; ABD, FETÖ, PKK ile Türk Milleti arasındadır. Bu savaşta kimin yanında yer alacağız? ABD cephesinde mi, Türkiye’nin yanında mı?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       17 Temmuz 2016



16 Temmuz 2016 Cumartesi

“CAMI KAPA, BOMBALAR GİRMESİN!”


Saat 19.15’te iki haftalık dinlencemizi bitirerek Mürefte’den İstanbul’a dönmek için yola çıktık. Yolculuk güzel geçmekteydi. Arabayı eşim kullanmaktaydı. Ben de arka koltukta Atacan’la söyleşideydim. Bu arada Atacan’ın beş yaşında olduğunu söyleyeyim. Yolculuk sırasında ayçiçeği tarlalarını konuştuk. Türlü ağaçları anlattım ona. Tabi, o da bana anlattı doğayla ilgili bildiklerini. Yol boyunca geçtiğimiz köylerdeki tavuk, koyun, keçi ve inekleri önce görme yarışı yaptık. Güneşin batışını izledik. Ve Atacan’ın “Niye, neden?” diye başlayan sorularına da yanıt yetiştirmek zorundaydım.
Tekirdağ girişinden benzin aldık. Meyvelerimizi yıkayıp yola koyulduk. Yol boştu ve rahat bir yolculuk sürdürmekteydik. Bahçeşehir’e yaklaştığımızda araç yoğunluğu vardı. Trafik sıkışmaya başladı. İkitelli’ye vardığımızda trafik kilitlendi. Trafik sıkışıklığını normal karşılamadık. Bunun üzerine radyomuzu açtık. Çok açık bilgi yoktu, ama bir şeylerin olduğu kesindi. Bu arada birkaç arkadaş aradı. Boğaz köprülerini jandarmanın ulaşıma kapattığını söylediler. Ankara’da jetlerin uçtuğunu da eklediler sözlerine. Bu konuşmalar saat 22.00’den hemen sonra yapıldı.
Araçlar ilerleyemiyor. İnsanlar şaşkın ve sıkıntılı. Aracımızda erzakımız bol. Mürefte’nin tava ekmeğinden almışız bolca. Bagajda suyumuz var. Bazı sürücülerin su ve ekmek gereksinimini de karşılıyoruz. Araçların çoğu tır ve kamyon. Arada kalmışız. Rüzgâr bile esmiyor. Büyük araçlar, rüzgârı kesmekteler. Ayrıca egzozlardan çıkan atık gazların ısısı da var. Saatler ilerledikçe sıkıntı artmakta.
Saat, 12.00’de Seyrantepe’deyiz. Tam da Galatasaray Arena karşısındayız. Araçlar, bir milim bile yerinden oynamıyor. Susuzluk, açlık önemli değil. En önemli gereksinim: tuvalet... Erkekler bir biçimde sorunlarını çözüyorlar. Ya, kadınlar? Bu, büyük bir sorun. “Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez.” demiş atalarımız. Hemen bagajdaki bir bavulu açıp içinden bir çarşaf çıkarıyorum ve araçların arasında mini bir ayakyolu yapıyorum küçüksu dökmek için. Oh, dünya varmış!
Anadolu yakasını, Avrupa’ya bağlayan karşı yol bomboş. Az sonra binlerce kişi bağırarak yolu doldurdu. Sloganlara ve işaretlere bakınca her türlü siyasal görüşten yurttaşlar var. AKP’liler bizlere araçlarda bulunanlara laf atıyorlar. “Ne duruyorsunuz, bize katılın.” Diye. Bazı yolcularla kısa tartışmalar da yaşandı. Ama aklıselim galip geldi, üzücü bir olay olmadı.
Gecenin bunaltıcı yorgunluğunu alçaktan uçan uçakların sesi iyicene kaygılı bir duruma getiriyor. Atacan uykusundan zıplayarak uyanıyor. Bomba atıldığını sanıyor küçük yavru. Bana sarılıyor, ben de onu şefkatle sıkıca kavrıyorum. Uçaklar peşi sıra geçmekteler. Arada bir helikopter gürültüsü. Uçak sesini işittiğimizde Atacan canhıraş bir sesle bağırmakta: “Adil, arabanın camlarını kapa. Bomba girmesin!” Çocuk işte! Kendince önlem almak istiyor. İkide bir de “Savaş çıktı” diyor. O da haberleri dinliyor bizimle. Radyonun dediklerini bize anlatmakta durmadan. Sesi titrek, heyecanlı, kaygılı...Uykusu kaçıyor.
Fatih Sulatan Mehmet Köprüsü’nün açılmasını bekliyoruz. Bu arada kulaklarımız radyoda. Her dakika başı bilgileniyoruz. Arayan dostlar eksik olmuyor. Ben de bazı arkadaşlarımı arıyorum Arayan dostların çoğu, darbenin kimlerce yapıldığını merak ediyorlar. Ben tereddütsüz FETÖ’yü işaret ediyorum. Halkın sokağa çıkması güzel. Devletine sahip çıkıyor halk.
Gece bitti, sabaha yaklaştık. Önce radyodan işittik haberi. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün ulaşıma açıldığını. Çatışmalar olmuş orada. Araçlar yavaşça hareket etti. Köprüye ulaştık. Köprünün Asya yakasında tanklar var. Birkaç yurttaş üstlerine çıkmış. Askeri araçlar terk edilmiş. Yol boyunca evine dönen yurttaş kalabalıkları... Köprü çıkışında trafik yeniden sıkıştı. Mutluluğumuz kısa sürdü. Eşim direksiyonda yarı uyanık. Ben, arkada Atacan’ı teskin etmekteyim. Bir an önce uyusun istiyorum. Ama nerde... Trafik akmaya başlıyor. Atacan, uykuya dalıyor kucağımda saçları terden ıslak. Ola ki derin bir düşün kaygı ve korku dolu kucağında. Terini siliyorum kâğıt mendille. Dudakları titriyor. Uzun, dalgalı saçlarını okşuyorum, geriye doğru. Yüzünde çocuk duruşu. Çekik gözleri, daha da çekikleşiyor.
Eşim, arabayı hızla sürüyor. Bostancı Köprüsüne gelince neredeyse bayram yapacağız. Saat beşe gelmekte. Bostancı’daki evimizin önüne park ediyoruz. Ben, Atacan’ı kucaklıyorum derin düşlerinin terlemiş sabahında. Eşimin sesi işitiliyor. “Evimize nihayet geldik. Bagajı elleme yarın boşaltırız.”
Eşim, bir iki çanta alıp apartmana giriyor. Ben de peşinden. Evimize giriyoruz. Uzun bir gecenin sabahı. Tam da televizyonu açıp koltuklarımıza oturmak üzereyken alçaktan uçan bir uçağın sabahı kılıç gibi yaran sesi işitiliyor. “Kurtulduk!” derken bu da ne? Eşim uyuyor hemencecik. Atacan, derin uykularda. Ben, bilgisayarımı açıp televizyonun başına kuruluyorum. Birkaç saat sonra herkes uyanıyor. Kahvaltı yapıyoruz.
Atacan oyuncaklarını istiyor. Odasına giriyoruz. Oyuncak torbalarını ortaya getiriyorum. Hepsini boşaltıyorum. Bütün hayvanlarını salona taşıyor. “Adil, hayvanat bahçesi yapacağım.” diyor. Uçaklarını görmezden geliyor. Oyuncak uçakları çok severdi oysa. Elini bile sürmedi. Ben de hayvanat bahçesi kurmasına yardım ettim.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           16 Temmuz 2016


12 Temmuz 2016 Salı

THKO SAVUNMASI


1968 Devrimci Gençlik Hareketi denince akla ilk gelen kişi hiç şüphesiz ki Deniz Gezmiş’tir. Eylemci kişiliğiyle ve liderlik yeteneğiyle bugün de gençlik üzerinde çok büyük etkisi vardır. Günümüzde Deniz Gezmiş’in görüşleri çok fazla bilinmemekte ne yazık ki... Bir eylemci olarak sempati toplamakta. Deniz Gezmiş’in örgütünün adı, THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu)... THKO’luların idam ve öldürülmelerden önce savundukları düşünceler, “THKO Savunma”sında var. Denizlerin düşüncelerini sağlıklı bir biçimde anlamak için “Savunma”larını okumak gerek.
68’liler Birliği Vakfı, “THKO Savunma” adlı kitabı yayımladı. THKO’luların düşüncelerinin birinci elden anlatıldığı bir kitap. Bu nedenle Denizleri merak edenlerin ve gerçekleri öğrenmek isteyenlerin okuması gereken bir kitap. Kitabın dili yalın ve akıcı. Herkesin sıkılmadan okuyacağı bir yapıt. Savunma, konusunu iyi bilen bir öğretmenin anlatım tekniğiyle yapılmış. Bu nedenle sıkıcı değil. Türkiye’nin emperyalizmle ilişkilerini irdeleyen bir tarih kitabı niteliğinde.
Deniz Gezmiş, kişisel savunmasında: “Türkiye’de gaflet, delalet ve hatta hıyanet içinde bulunanlar varsa, bunlar ancak Amerikan Emperyalizmi iş yapan çıkarcılardır. (THKO Savunma, sf. 15)” Savunmasının başında Deniz Gezmiş’in Atatürk’ten atıfla söze başlaması dünya görüşünü ve örnek olarak gördüğü kişileri, düşünceleri anlamak açısından önemlidir.
“Bu memlekette Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz. (Savunma, sf. 17) diyerek sürdürmekte savunmasını Deniz Gezmiş. Mustafa Kemal’in “istiklali tam prensibinin” kendilerince sürdürüldüğünü söylemekte. Böylece de devrimci köklerinin bu topraklarda bulunduğunu vurgulamakta.
“Hilafetin tekke ve zaviyelerin kapatılmasına açıkça karşı koymuşlar I ve II. TBMM’deki bazı milletvekillerinden söz edilmekte. AH). 1925 Şeyh Sait isyanı ile şanslarını denemişler. 1926’da İzmir’de Atatürk’e suikast düzenlemişler, fakat başaramamışlar. (Savunma, sf. 28)” Bu bölüm, Hüseyin İnan’ın kişisel savunmasından alınmış. Tekke ve zaviyelerin açılmasını “Demokrasinin gereğidir.” diyerek savunup Şeyh Sait’i halk önderi olarak gösteren aymazlar, Hüseyin İnan’ın adını ağızlarına alırken hiç mi utanmıyorlar?
“1961 Anayasası için hayatlarını ortaya koyan 27 Mayıs ihtilalinin öncüleri vatan haini ilan edilmek üzeredir. İhtilalin başı Cemal Gürsel Amerikan hapları ve iğneleri ile çoktan öldürülmüştür. (Savunma, sf.36)” 27 Mayıs devrimini darbe olarak gören tatlısu demokratları, AB’ci solcuların Hüseyin İnan’ın bu sözlerini iyi anlamaları gerek.
“Tüm ezilen uluslar bağımsızlık ve kurtuluş için silaha sarılmış olup, çağımızın canavarı emperyalizme karşı mücadele etmektedirler. Bugün ezilen halkların tek ve ortak düşmanı emperyalizmdir. (Savunma, sf. 40)” Demek ki tüm ezilenlerin emperyalizmi yenmeleri için birleşmeleri gerekmekte. Etnik köken siyaseti yapmak, ulusu bilmek bu savaşı engeller. “Biji Serok Obama!” diyerek emperyalizme karşı savaşılamaz. Ancak bu yolla ezilen haklara zarar verilir ve emperyalizme hizmet edilir.
“19 Mayıs 1919; emperyalizme, padişahlığa, hükümete ve köhnemiş devlet yapısına karşı Mustafa Kemal ve arkadaşları önderliğinde yürütülen devrimin başlangıcıdır. (Savunma, sf. 59)” 19 Mayıs’ı bu kadar güzel tanımlayan az bulunur. İşte, devrimci değerlendirme de böyle olur.
ABD’li senatör Upshow, 18 Ocak 1927 tarihinde Lozan Antlaşması ile ilgili bir açıklama yapar. Bu açıklama emperyalist küstahlık doludur. İşte bu sözlere THKO Savunmasında yanıt verilir.
“Amerikan Senatörünün Hunhar Timurlenk, Sefih Müthiş İvan ve Kafatası piramidi üzerinde oturan Cengiz Han’a benzettiği kişi emperyalizme karşı Türkiye Halkının Ulusal Kurtuluş Savaşına önderlik eden Mustafa Kemal’dir. Amerikalı politikacıya göre uygar uluslara onursuzluk getiren antlaşma, Lozan Antlaşmasıdır. Gene ona kalırsa Lozan’da Türkiye’nin konferans masasına oturtulması, Amerika’nın yüce ülkülerinden uzaklaşmasına sebep olmuştur. Kemalist Türkiye’nin suçu, bir Ulusal Kurtuluş Savaşını başarıyla vermiş olması ve kapitülasyonları kaldırmasıydı. (Savunma, sf. 77)
“...Dil bir sınıfın ya da zümrenin değil, tüm ulusun malıdır. (Savunma, sf. 192)”
“Emperyalistler bir ülkeyi sömürge haline getirirken, başta kendi dillerini halka öğreterek, ulusal dili ortadan kaldırmaya çalışırlar. (Afrika’da, Latin Amerika’da Fransız, İngiliz ve İspanyol sömürgecilerinin yaptığı gibi) çünkü ulusun kendi öz dilini koruması ve yabancıların diline rağbet etmemesi, giderek sömürgeciliğe karşı maddi bir direnme doğurur. ( Savunma, sf. 193)”
Yukarıda yer verdiğimiz dil konusundaki alıntılar belleklerde yer etmeli. Denizler, Güzel Türkçemizin korunmasının tam bağımsızlık için olmazsa olmaz olarak görmekte.
Savunma’da, ulus olmanın koşulu olarak “dil ve toprak birliği, iktisadi bütünlük, ortak ruhi şekillenme, tarihi olarak teşekkül etmiş istikrarlı birlik” gösterilmiş. “Irk, ulusal birliği meydana getiren öğelerden biri değildir. Biyolojik bir etkendir. Hiçbir biyolojik etken, toplumların tarihi evriminde bir rol oynayamaz. (Savunma, sf. 194)” denerek günümüzün ırkçı, etnik milliyetçi sahte solcularına ders verilmekte.
“Emperyalistler sömürge ülkelerdeki tahakkümlerini haklı göstermeye çalışmak ve halkları birbirine kırdırmak için, ırkçılık temalarını geliştirir. (Savunma, sf. 194)” THKO’lular, yıllar öncesinden günümüz Türkiye’sinin ve Ortadoğu’nun fotoğrafını çekmişler gibi bu sözlerle.
“Ulusumuzun benliğini kaybetmesi ve uyanmaması için her türlü Amerikan ilacını vermekten geri kalmıyorlar. Fakat bütün bunlara rağmen, gene de bir gün ulusun direneceğini ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin istedikleri gibi olamayacağını hesaplayarak gerekirse çıkarlarını korumak için son çare olarak Amerikan Ordusunu kullanmak için böyle bir durumda Amerika’nın müdahale edebileceği şekilde antlaşma imzalanmıştır. (Savunma, sf. 202)” Bu tümcelerde de görüldüğü gibi, Türk Ordusu her şeye karşın dost kuvvettir. TSK karşıtlığını solculuk, devrimcilik, ilericilik sanan sahte solcularının Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıyla herhangi bir benzerliği var mı?
“Amerikan emperyalizmi gayrı millidir. (Savunma, sf. 206)” sözleri Denizlere ait. “Milli, ulusal, ulusalcı, milliyetçi, ulus devlet (milli devlet)” sözcüklerinden öcü gibi korkan emperyalist yönlendirmeli bazı solcuların Savunma’yı dikkatle okumalarında yarar var. Çünkü bu sözcükler, sıkça kullanılmakta Savunma’da.
Emperyalizme karşı saf tutmayan ezilen ulus solcuları, egemen güçlere piyon ve yem olurlar. Türkiye gibi yarı sömürge bir ülkede emperyalizme karşı çıkmadan solcu da ilerici de devrimci de olunmaz.
Deniz Gezmişlerin maceracı çizgide birtakım eylemler yapmaları onların devrimci özlerini değiştirmez. Kitlelerden kopuk maceracı eylemleri onaylamak olanaksız. Denizleri yalnızca bu maceracı eylemlerden ibaret saymak büyük bir yanlış. Devrimin bireysel değil, kitlesel bir eylem olduğu gerçeği apaçık ortada. Bu nedenle günümüz gençleri Denizlerin maceracılıklarını değil; onların Milli Demokratik Devrim (MDD) çizgisinde ifadesini bulan antiemperyalist, antifeodal, ulusalcı, Kemalist Devrimi tamamlama ülkülerini örnek almaları yerinde olur.
Deniz Gezmiş, günümüz gençlerinin birçoğu için görüngüdür (fenomendir), tıpkı Che Guevara gibi. Fenomenleştirilen devrimciler; ne yazık ki kapitalistlerce düşünceleri, ülküleri unutturularak ticaret metasına dönüştürülmekte. Şapka, tişört, çantalara fotoğrafları basılı satılmakta. Denizlerin gerçek düşünceleri gençlere öğretilirse böyle bir tehlike de söz konusu olmaz. Çünkü devrimcilik fotoğraf baskılı tişörtlerle değil düşüncelerle olur. Bu nedenle Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının düşüncelerini öğrenmek için “THKO Savunma” kitabı okunmalı. Hem de her görüşten kişilerce...
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       12 Temmuz 2016

11 Temmuz 2016 Pazartesi

THKP-C SAVUNMASI


68’liler Birliği Vakfı, Mahir Çayan ve mücadele arkadaşlarının 12 Mart faşist mahkemesinde yaptıkları THKP-C Savunmasını yayımladı. Nisan 2016’da yayımlanan “THKP-C Savunma” adlı bu kitabın yayımlanması çok önemli. Çünkü Mahir Çayan ve arkadaşlarının görüşlerini birinci elden okuma olanağı yaratmakta bu kitap. Ayrıca Mahir Çayan ve arkadaşlarına mal edilen, genellikle şehir efsanesi denebilecek uydurma düşüncelerin ortaya çıkarılması açısından kitap, bu konudaki başucu yapıt.
1968 kuşağı devrimcileri hakkında gerçek dışı birçok efsane yaratıldı. Birçok kişi ya da grup, 68’in sömürüsünü yaptı. Mahirlerin söylemediği, savunmadığı görüşleri, onunmuş gibi anlattılar ardıllarına. Böylece de başta Mahirler olmak üzere 68 devrimcileri topluma yanlış anlatıldı. Mahirleri doğru tanımanın tek yolu onların yazıp söyledikleridir. Bunların dışında anlatılan her şey söylencedir ve bunların bilimsel hiçbir değeri yoktur; çünkü gerçek değildir. Bu nedenle Mahir Çayan ve arkadaşlarını, söylencelerden çıkararak gerçekçi bir zemine oturtmanın yolu, onların ölmeden önce son sözleri olan savunmalarını okumaktır.
Kitabın dili yalın. Çayan ve arkadaşları duru bir Türkçe kullanmışlar. 68’liler Birliği Vakfı, mahkeme tutanaklarından tıpkıbasım yapmış. Bu nedenle de tutanaklarda yer alan yazım yanlışlarını bile düzeltme yoluna gidilmemiş. Bu nedenle kitapta yer alan yazım yanlışları ve bozuk tümceleri okurların hoş görmesi gerek.
Son zamanlarda PKK dâhil olmak üzere kendini “sol” diye adlandıran birçok grup, Mahir Çayan’ı sahiplenmekte. Onun ağzından çıkmayan sözleri onunmuş gibi göstermekteler. Gerçek bu mu? Bu soruyu yanıtlamak için sözü Mahir Çayan ve arkadaşlarına bırakmalı.
“Türkiye’nin ve halkımızın esenliği için emperyalistlere ve yerli ortaklarına baş kaldırmak her şey bir yana, önce bir namus borcudur... Haysiyetine kendisine saygısını yitirmemiş herkes bugün bu yükün altındadır. (THKP-C Savunma, sf. 18-19)” Buradan da anlaşılacağı üzere Mahirlerin asıl mücadelesi emperyalizmledir. Emperyalist odakların yardımlarıyla ayakta duranların, Soros vakıflarında beslenenlerin Mahirlerle yoldaş olmaları olanaksızdır.
“Türkiye’nin ve halkımızın emperyalist boyunduruktan kurtuluşu, insancıl (hümanist) düşünce ve tavırların içe kapanık, hayalci, pasifist tepkisiyle sağlanamaz. (Savunma, sf. 19)” Sırtını AB’ye ya da ABD’ye dayayarak solculuk yaptığını sananlar; çiçek, böcek, kimlik siyasetini öne çıkaranların Mahirleri öncü kabul etmeleri ne kadar doğru acaba?
“Saldırgan emperyalistlerin gizli servisi (Entelijans Service) ünlü ‘Balkanlaştırma’ ‘böl ve yönet’ taktiğini kullanarak halkı halka kırdırmaya çalışıyordu. Durum bugün de pek farklı değildir. (Savunma, sf. 20)” Günümüzde solculuğu etnik ve mezhep ayrımı olarak algılayan, toplumu bölünebileceği kadar alt kimliklere bölmeyi ilericilik sayanlara yanıtı, Mahirler yıllar öncesinden vermekte. Tabi, anlayana...
“İmparatorluğun içinde bulunduğu kriz ve yürütülen çete faaliyetleri nedeniyle genç subay ve aydınlar arasında milliyetçi akım (anti-emperyalist akım) gelişmiş, İttihat-terakki Cemiyeti doğmuştur. (Savunma, sf. 47) “Milliyetçiliği” faşistlik olarak gören günümüzün şaşkın solcularına Mahirler burada yanıt vermekteler.
Savunmada “Kurtuluş Savaşı’nın anlatıldığı bölüme bakıldığında Atatürk’ten sık sık alıntı yapıldığı görülmekte. Burada Atatürk’ün emperyalizme karşı savaşımı övülmekte ve mandacılar eleştirilmekte. Bu konuda da en büyük kaynak, Atatürk’ün Söylev’i.
Görülüyor ki, tıpkı bugün olduğu gibi, I. Kurtuluş Savaşı sırasında da Milli Kurtuluşçular ile, aynı zamanda Milli Kurtuluşçu olan Marksistler arasında zıtlık yoktur, tam tersine, aynı hedef doğrultusunda bir güç birliği vardır. (Savunma, sf. 62)” Kurtuluş Savaşı’nı karalama yarışına giren sol grupçuklara Mahirlerden az da olsa ders almalarını öneririz. “Milli” sözcüğü yerine, “küreselciliği” yeğleyenlerin emperyalizme nasıl da hizmet ettikleri bilinmekte. Bugünün kimi solcularının en çok gereksinim duyacağı şey, kavramlar konusudur. 1968 devrimcilerinin kullandıkları birçok kavram, günümüzün bazı solcularınca ırkçı olarak görülmekte. Böylece de ulusun yanında değil, emperyalizmin safında konumlanılmaktalar. Küresel güçlerin ürettiği kavramlar, sol grupçuklara yeni bir dil yaratmış durumda. Bu dildeki kavramlar, sol içeriği boşaltmakta.
Nitekim, İspanya, Yunanistan gibi diktatörlüklere ve krallıklara dokunmayan, ses çıkarmayan Amerikan senatosunda, konuşmacılar Türkiye’deki tek partili idareden şikayetçi oluyor. Türkiye’nin çok partili ‘demokratik’ bir idareye kavuşmasını ve hükümetten bunun teminini istiyorlardı. (Savunma, sf. 85)”  Türkiye’nin çok partili yaşama nasıl geçtiğini çok iyi anlatan bir bölüm. Bu geçişin demokrasiye mi, Kemalist Devrimi yıkmaya mı, Türkiye’ye mi; yoksa emperyalizme mi hizmet ettiğine okurlar karar versin. 1946’da sözde demokrasiye geçişi devrim olarak sunan aymazlara ve bilgisizlere söyleyecek söz var mı?
Devamla şunlar söylenmekte savunmada: “1950 iktidar değişikliği, anlatacağımız sosyo-ekonomik temel üzerinde yükselen bir karşı-devrimdir. (Savunma, sf. 91)” Doğru söz, yorum gerektirir mi?
“Öyle ki, Kemalist ileri geleneğe sahip Türk Ordusunun üst kademesi bu oligarşik yönetime (DP iktidarı anlatılmakta- AH) dâhil edilerek (Namık Argüçler. Vs.) uzun süre ülkemizde devrimci-milliyetçilerin büyük çoğunluğunu barındıran Türk Ordusu, oligarşik yönetime bağımlı kılınmıştır. Ancak Türk Ordusu, ne Latin Amerika’daki oligarşilerin temel dayanağı olan merasim ve bale ordusudur, ne Yunan faşist cuntasını ayakta tutan aristokrat kökenli subayların oluşturduğu Yunan ordusudur, ne de İran ve Afganistan’da Şah ve Emir’in insanlık dışı vurucu gücüdür. (Savunma, sf. 105, 106)”
Türk ordusunun geleneğinde emperyalizme karşı, dünyada zaferle sonuçlanmış olan Milli Kurtuluş Savaşı yatmaktadır. Genellikle halk çocuklarından oluşan Türk Subaylarının çoğunluğunun karakterini belirleyen anti-emperyalizm, milliyetçiliktir. (Savunma, sf. 106)
12 Mart faşist darbesinin tutsağı olan THKP-C’lilerin Türk Ordusu değerlendirmesi ne kadar ilginç değil mi? Papaza kızarak oruç bozan kaypakların anlayamayacağı bir değerlendirme bu. Türk Ordusunun tarihsel köklerini doğru algılayan bir anlayış, onun içindeki dinamikleri de doğru değerlendirir. Halkın ordusunu, emperyalizmin bakış açıları ve suçlamalarıyla yargılamaz.
“Türkiye devrimler tarihinde oldukça önemli ve şerefli bir yere sahip olan 27 Mayıs Devrimi, yerli hâkim sınıflara karşı, Ordu ve bürokrasi içindeki aydınların, ilerici, milliyetçi bir harekâtıdır. (Savunma, sf. 106)” Son zamanlarda kimlik siyasetinin bataklığından kurtulamayan kimi solcular ve emperyalizmin dayattığı gerici anlayışları ilericilik sanan sahte aydınlar 27 Mayıs’a darbe diyedursunlar... Mahirler, Türkiye topraklarına ayakları basan devrimciler olarak 1960 Devrimini çoktan devrim tarihinin sayfalarına nakşetmiş durumdalar.
Denilebilecektir ki, Mustafa Kemal sosyalist değildi, siz sosyalistsiniz.
Evet, Mustafa Kemal sosyalist değildi, bizler sosyalistiz. Ve biz sosyalistler şartlar ne olursa olsun, O’nun başlattığı Anadolu ihtilalini (Milli Demokratik Devrimi) sonuna kadar götürmekte kararlıyız.  (Savunma, sf. 141)”
O’nun, o ortamda, anti-emperyalist ve anti-feodal düşünce aksiyon içinde olması bile önemli bir şeydir. Böyle bir ortamda Milli Kurtuluşçu düşünce, aksiyon içinde olmak, çok üstün yeteneklere sahip bir kişiye özgü olabilir. Ayrıca, G. M. Kemal sosyalist olsaydı bile, yine de devrim cephesi için önemli değişiklik olmayacaktı. Çünkü bir kere, Türkiye uluslaşma ve ulus olma aşamasındaydı. Ve bu aşamada bir sosyalist önderin yapacağı, genel hatlarıyla G. M. Kemal’in yaptıklarından farklı olmayacaktı. (Savunma, sf. 143)”
O, dünyada ilk defa zaferle sonuçlanmış bir halk savaşının büyük bir lideri olarak, mazlum ulusların emperyalistleri alt edebileceğini ilk defa gösteren bir ihtilalci olarak, yalnız Türkiyeli devrimcilerin değil, bütün dünya devrimcilerinin takdir ve şükranla anacakları bir kişidir. (Savunma, sf. 143”)
“... 20. Yüzyılın ikinci yarısında birçok ülke M. Kemal’in açtığı yoldan yürüyerek sosyalizme varmış pek çok devrimciye tanık olmuştur. (Savunma, sf. 144)” 
“Kısacası, kim emperyalizme karşı, halkının kurtuluşun için bütün varlığını ortaya koyarak savaşıyorsa ihtilalci de devrimci de, ilericide odur. (Savunma, sf. 152)”  
“... Biz, Kemalizm’in bir burjuva ideolojisi olduğunu iddia eden görüşe karşıyız. Çünkü kapitalizmin emperyalizm döneminde yani 20.yüzyılda, burjuvazi artık ilerici devrimci, demokrat ve milliyetçi niteliklerini kaybetmiştir. Onun ideolojisi artık milliyetçilik değil, kozmopolitizm’dir. Vatan, millet bayrağını o, geminin bordasından aşağıya atmıştır. Bugün bu bayrağı burjuvazinin solundaki güçler yükseltmektedirler. (Savunma, sf. 155)”   
“Kemalizm soldur, Milli Kurtuluşçuluktur, emperyalizme karşı bir zümrenin isyan bayrağıdır. (Savunma, sf. 156)”
Yukarıda “Savunma”dan Atatürk’le ilgili birçok alıntı yaptık. Bu satırlar, Atatürk düşmanlığını solculuk sanan aymazlara, emperyalizmin hizmetkârlarına ithaf olunur. Okusunlar, belki anlarlar da devrimciliğin emperyalizme karşı savaşmak demek olduğunu anlarlar.
Vatansever olduğumuz için sosyalistiz. Sosyalist olduğumuz için vatanseveriz. (Savunma, sf. 161)” Vatanseverliğin ve sosyalistliğin bu kadar güzel tanımı başka yerlerde yapılmış mıdır acaba?
“Milli Demokratik Devrim, emperyalist dönemde, yarı sömürge ülkelerin tam bağımsızlaşma, uluslaşma ve demokratlaşma devrimidir. (Savunma, sf. 164) Mahir Çayan ve arkadaşları, önlerine devrim hedefi olarak Milli Devrim’i, bunun sonucu olarak da uluslaşmayı koymakta. Ulusu etnik kökenlere göre bölerek Mahirlerin izinden gitmek, onların kalıtına sahip çıkmak olanaklı mıdır? Uluslaşmayı, ırkçılık olarak gören/gösteren ve böylece de emperyalizmin “böl-yönet” anlayışına hizmet edenler, sosyalist olabilirler mi?
“Milli Demokratik Devlet, emperyalizme ülkeyi peşkeş çeken bir avuç hainin dışında, bütün ulusun devletidir. (Savunma, sf. 165)” Bu tümceden hareketle devlete karşı olmayı solculuk sanan anarşizm batağındaki grupçukların Mahir çayan’ı zerre kadar anladıkları söylenebilir mi?
Vatan için mücadele etmiş herkese sonsuz saygı ve sevgimiz vardır. Biz de vatan için I. Milli Kurtuluş Savaşımızda mücadele edenlerin izindeyiz. (Savunma, sf. 184)”
“Kim bu vatan için, önemli ya da önemsiz bir eylemde bulunmuşsa, amacı ne olursa olsun, yaptığı işe göre ona sempati besleriz. Ve daima bu böyle olacaktır. (Savunma, sf. 185)
Yukarıda yer verdiğimiz her iki alıntı günümüz solcuları için derslerle dolu. Hem vatana hizmetin ne biçimde olacağını anlamada hem de toplumun geniş kesimleriyle birleşmenin nasıl olacağını öğrenmede kılavuz niteliğindedir bu bölümler. Vatansızlığı, solculuk sananların Mahirlerle aynı yolda yürüyemeyeceğini anlamak hiç de zor değil.
İçinde bulunduğumuz dönemin en belirgin stratejik özelliklerinden başlıcası; Ortadoğu’nun, Milli Kurtuluş savaşlarının (halk savaşlarının) mihrakı haline gelmekte oluşudur. ABD emperyalizmi Çin-Hindi kolundan ümidi kesmiştir. Uzak Doğu’daki süregelen gelişmelerin önümüzdeki dönemde yeni ileri aşamalara geçmesi sürpriz olmayacaktır. Kapitalist-Emperyalist Amerika’nın Asya’dan kovulması artık uzak bir zaman meselesi değildir. Hindistan’ın, Pakistan’ın emperyalist etkiden tamamen arınmaları da böyle...
Dünyanın fırtınalı kırlık bölgeleri olan Asya, Afrika, Latin Amerika’nın odağı yavaş yavaş Ortadoğu’ya kaymaktadır. Ortadoğu’nun jeo-politik bakımdan önemli halkası ise, Türkiye’dir. (Savunma, sf. 16)” Burada anlatılanlar, günümüz koşullarında çok önem kazanmaktadır. Çünkü kırk dört yıl önce Mahir ve arkadaşları bugünü görmüşlerdir. Devrimci, ileriyi gören kişidir. Atatürk’ün dediği gibi “Önemli olan ufku değil, ufkun arkasını görmektir.” özdeyişi gereğince gelecekle ilgili gerçekçi öngörülerde bulunmak devrimcinin özelliğidir.
Günümüz devrimcileri, dünyadaki siyasal gelişmelerin geldiği noktayı saptarken “Asya Çağını geldiğini” belirlemekteler. Bu saptamaya göre ittifaklar oluşturulmakta, saflaşmalar olmaktadır. Mahirler, yıllar önce güneşin Asya’dan doğmakta olduğunu görüyorlar. Antiemperyalist savaşımın Asya merkezli yükseleceğini muştulamaktalar bizlere.
Ortadoğu’ya ABD emperyalizmin odaklanacağı açıkça belirtilmekte Savunma’da. Bölge’nin “önemli halkasının Türkiye” olduğu saptanmakta. Savunma’daki bu saptamalar, günümüzün yıllar öncesinden çekilmiş bir fotoğrafı gibi.
“THKP-C Savunma” Türkiye’nin yakın tarihiyle ilgili önemli bir başvuru kitabı. Devrimler, karşı-devrimler savaşımını öğrenmek isteyenlerin ilgi duyacağı bir kitap. Bu nedenle genç kuşakların okuması gerekir. Araştırmacılar için de bir başvuru kaynağı.
“THKP-C Savunma” bir yazının boyutları içinde anlatılacak gibi değil. Bu konuda sistemli ve kapsamlı bir tartışmanın olması gerek. Bu tartışma ne yazık ki çok geç kalmıştır. Ama yine de “Savunma” geç de olsa tartışılmalı. Mahir Çayan ve arkadaşlarının görüşleri, devrimcilikleri doğru biçimde kavranmalı. Söylenceler, yerini gerçeklere bırakmalı. Emperyalist merkezlerde üretilen ve “özgürlük, barış, demokrasi...” gibi kulağa hoş gelen sözlerle topluma yutturulmaya çalışan sahte sol düşüncenin mahkûm edilmesi gerekir. Bu da Mahirlerin izinden gittiğini söyleyen devrimcilerin işidir.
Mahir Çayan ve arkadaşlarının birtakım eylemleri yanlıştır, maceracıdır. Maceracılık, kitlelerden kopuş demektir. Maceracılıkla devrimin olamayacağı bir gerçektir. Onların maceracı bir anlayışla yanlışlar yapmaları, genel düşüncelerinin yanlışlığını göstermez. Antiemperyalist, anti feodal, milli duruşları devrimcilere örnek olmalı. Atatürk’e, Kurtuluş Savaşı’na, Türk Devrimi’ne, bölgesel ve uluslararası ilişkilere yönelik saptamaları doğrudur. Milli Demokratik Devrim (MDD) çizgisinde Türk Devrimi’ni sürdürme kararlılıkları övgüye değerdir.  Günümüz devrimci hareketi, 68’in devrimci kalıtını sahiplenmeli. Yanlışlardan ders çıkarmalı, hatalar eleştirilmeli. Ancak bu eleştiriler, 68’i toptan reddetmeye gitmemeli.
68 Hareketinin en belirgin özelliği, emperyalizme karşı olmasıdır. ABD emperyalizmine karşı sağlam, kararlı bir duruşun adıdır 68. 1968 Gençlik Hareketi’ne damgasını vuran da Milli Demokratik Devrim (MDD) düşüncesidir. MDD’cilerin antiemperyalist, antifeodal düşünsel temeli; Cumhuriyet Devrimi’nin sürdürülmesini öngörmekte. MDD çizgisindeki devrimcilerin ayrışmasıyla birden çok farklı çizgi ortaya çıktı. THKP-C de MDD çizgisinde ortaya çıkan bir örgüt. Mahirler, 68 Hareketi’nin bir parçası.
Uğur Mumcu: “Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmamalı.” demiş. Ne güzel bir söz... Gerek THKP-C gerekse THKO savunmalarını okumadan düşünce üretmek, aydın olana yakışmaz. Sağcısıyla solcusuyla 68 hakkında söz söyleyen kim varsa Savunmaları okumalı. Okuyup önce bilgi sahibi olmalı, sonra da konuyla ilgili düşüncelerini oluşturmalı.
Mahir Çayan ve arkadaşlarının izinden gitmek için öncelikle onların düşüncelerini bilmek gerekir. Bu nedenle “THKP-C Savunma”sı kendisine “Solcuyum!” diyen herkesin okuması gereken bir kitap. Mahirleri, gerçek yönleriyle tanımak isteyenler “Savunma”yı okumalılar. Okumalılar ki söylencelerin yerini, gerçekler alsın.
Soğuk Savaş döneminde ABD merkezli propagandaların etkisiyle sola, 68’lilere düşmanlık yapan sağ kesimde yer alan kişilerin de “THKP-C Savunma”yı okumalarında yarar var. Çünkü Türkiye için gerçekten kimlerin çalıştığını, kimlerinse Atlantik etkisiyle vatana zarar verdiklerini geç de olsa anlamaları için...
Not: THKP-C ve THKO Savunmaları merak edip okumak isteyenler, bu kitapları Teori Dergisinden edinebilirler.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           11 Temmuz 2016