28 Ağustos 2016 Pazar

“TEMİZLİK İMANDANDIR”

                                               
“Temizlik imandandır.” sözü, bir hadis. Yani Müslümanların peygamberi Hazreti Muhammet tarafından söylenmiş. Hem bedensel hem de ruhsal temizlik anlatılmakta.
Ruhsal temizlik, günümüzün önemli konusu. Ruhsal temizlikle anlatılmak istenen, kişinin kötü duygulardan arınmasıdır. Ruhsal temizliğe erişmiş kişi, başkasının hakkını yer mi? Yemez tabi ki...
Ruh temizliği olan kişi yaşlı genç, bebek, çocuk, engelli ayrımı yapmadan her kadına cinsel istek duyar mı? Duymaz...
Ruhunu kötülüklerden arındırmış biri, kamu malına el uzatır mı? Böyle bir şeyi aklının köşesinden bile geçirmez.
Ruhunu kötülüğün ziftinden kurtarmış kişi, ülkesine ihanet eder mi? Asla...
Ruhsal temizliği olan kişi, dini siyaset aracı olarak kullanır mı? Düşünmez bile...
Son yıllarda yaşadıklarımıza baktığımızda özellikle toplumu yöneten kişilerin ivedi olarak bir ruhsal arınmaya gereksinimi olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü balık baştan kokuyor.
Gelelim, “Temizlik imandandır.”  hadisinin bedensel temizlik yanına...
Çocukluğumda Türkiye yoksuldu. Teknoloji gelişip yaygınlaşmamıştı. Birçok yaşamsal gereksinim maddeleri pahalıydı. Bunlardan biri de sabundu. Ancak aile büyüklerimiz sabunu torbayla alırlardı. Sarıyla kahverengi arası bir renkte, kalın iplerden, üstün körü örülen, yer yer küçük delikleri olan torbalar vardı ya, işte sabunlar o torbalarda satılırdı. Sabun dolu torbalar, güneş gören saçak altlarına asılırdı kurusun diye. Torbadan birkaç sabun alınır, ocağın başına konurdu. Ocağın ateşiyle iyice kuruyan sabunlar suyu görünce kolay erimezdi. Sabunları kurutmadaki amaç, tutumlu davranmaktı. Çünkü sabun yoksa temizlik de olmazdı.
Sabunları kurutma huyu genlerime işlemiş olmalı. Türlü türlü sabun almak alışkanlığım. Özellikle yurdumuzun farklı yerlerine gittiğimde doğal sabun satıcılarını görünce dayanamam. Neredeyse hepsinden sabun alırım. Sabunları evimizde ocak olmadığından güneş gören cam kıyılarına dizerim. Bu nedenle evimiz sabun kokar. Kuruyan sabunları, banyoda duran bir sepetçiğe özenle dizerim. Kullanılarak küçülen sabunları atmam. Onları, büyük sabunlara yapıştırarak tutumlu davranmaya özen gösteririm. Bu nedenle rengârenk sabunlara rastlamak mümkün evimizde. Sabunu, nerdeyse ekmek kadar kutsal bellerim. Yaz-kış fark etmez, duş almadan evden çıkmam. Beş yıl öncesine kadar sabahları soğuk duş alırdım. Ne yazık ki bu güzel alışkanlığı terk ettim.
İstanbul’da neredeyse her gün farklı toplu taşıma araçlarına binmekteyiz. Bu araçlar çok sıkışık... Çoğu zaman soluk alabilecek bir boşluk ararız kendimize. Yaz aylarının sıcak günlerinde kalabalık kâbusa dönüşür. Soluklanmayı bırakın bir yana, kusmamak için kendinizi zor tutarsınız. Mide bulandırıcı kokuların tutsaklığında seyahati sürdürmek bir işkenceye dönüşmekte. Günlerdir su ve sabunla karşılaşmamış, bayatlamış ter kokularının ekşi, keskin kokusuyla bulanmış bedenler leşe dönüşmekte. Kokuşmuş bir hayvan ölüsünden bile daha berbat bir kokudur bu. Mideniz ağzınıza gelir. Öğürmek istersiniz elinizde olmadan. Ama öğüremezsiniz. Çünkü topluma saygınızdan öğürtünüzü bastırırsınız.  Burnunuzu tutarsınız pis kokuyu engellemek için. Ama ne fayda... Yaşamak için soluk almak zorundasınız. Hele sağınızda solunuzda birkaç kişi varsa bu su ve sabundan uzak kalmış pis kokulu bedenden öleceğinizi düşünürsünüz o anda.
Pis kokudan kurtulmak için aracın camları açılır çoğu zaman. Ama bu da çare olmaz. Çoğu zaman rüzgâr, kokuyu otobüsün içine yayar. Eğer cam önündeyseniz şanlısınız. Ağzınızı, burnunuzu camın boşluğuna getirip pis kokudan kurtulmaya çalışırsınız. Camları açılamayan raylı taşıtlarda yer altındaysanız, çözümsüzsünüz.
“Temizlik imandandır.” Sözünü yaşam ilkesi yapması gereken bir toplum, neden temizlik konusunda bu kadar duyarsız? Bu konuda kadın-erken ayrımı yapmıyorum. Toplumumuz temizlik alışkanlığı kazanamamış. Sokağa temiz çıkmanın, güne güzel kokarak başlamanın erdemi ne yazık ki bilinmemekte.
Temiz olmak biraz su, biraz sabun gerektirir. Bu, pahalı bir iş değil. Bu nedenle duş almamayı ekonomik gerekçeler ileri sürerek açıklamak yanlış. Her gün bir paket sigaraya ailesinin nafakası olan parayı gözünü kırpmadan veren kişi, sabunu ve suyu mu düşünür?
Toplumuzda parfüm ya da deodorant kullanımı yaygın değil. Kullananlar da nasıl kullanacaklarını bilmemekte. Merdiven altlarında üretilen kokular, ne yazık ki çok berbat. Bunları kullananlar, güzel kokayım derken daha da kötü kokmaktalar. Özellikle bazı kadınlar parfümü bolca sürdüklerinde güzel kokacaklarını sanmaktalar. Oysa bolca sürülen koku, çevredekileri rahatsız etmekte. Ayrıca kirli bir vücuda sıkılan deodorant, pis kokunun daha da çekilmez bir duruma getirmekte. Ayrıca her güzel koku, her bedene uyum göstermez. Bu nedenle insanların bedensel özelliklerini iyi bilmeleri gerek. Esmer, açık, yağlı, kuru tenlerin kokuları da farklı olmalı. Beslenme biçimi de ten kokularını etkilemekte. Özellikle yaz aylarında beslenmeye dikkat edilmeli.
Özellikle dinidar görünmeye çalışan kişilerin kullandıkları hacı yağından söz etmeliyim. Bu koku, ne yazık ki çevredekilerin burunlarının direklerini sızlatmakta. Doğal değil. Genellikle bayat... Güzel kokayım derken daha da kötü kokmak neyin nesi? Kokulara kutsallık atfetmek putperestlik değil mi?
Temizlik kişinin özsaygısı gereğidir. Temiz olmakta, sabahları sokağa çıkmadan önce duş almayı zorunluluk durumuna getirmenin birincil nedeni bu olmalı. Özsaygı... Yani kişinin kendisine olan saygısı... Tabi, kendini seven kişi, temiz olmaya özen gösterir. Kendine saygı ve sevgi duymayan kişi, başkalarına sevgi ve saygı duyabilir mi?
Temiz kokmanın ikincil nedeni ise topluma, çevremizdeki insanlara duyduğumuz saygıdır. İnsan, toplumsal bir varlıktır. Çevremizdeki kişilerle iyi, sağlıklı ilişki kurmanın yolu temizlikten geçer.
Güne başlamadan önce yıkanmanın günlük yaşantımızı olumlu yönde etkileyeceği kesindir. İş, aşk ve dost ilişkisinin iyi gitmesi temizlikten geçer. Sudan, sabundan korkmayın sudan bahanelerle. İmanlı olmak, temiz olmaktan geçer. Bu altın kural unutulmamalı.
                                                     Adil Hacıömeroğlu
                                                     28 Ağustos 2016



26 Ağustos 2016 Cuma

TÜRKİYE’YE GEÇMİŞ OLSUN

                                   
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na Artvin’de, Şavşat-Ardanuç yolunda suikast girişiminde bulunuldu. Kılıçdaroğlu ve yanındakiler bu hain pusudan yara almadan kurtuldu. Bir erimiz şehit oldu ve iki astsubayımız yaralandı. Şehit Mehmetçiğimize Tanrı’dan rahmet, yakınlarına sabır, Türk Ulusuna başsağlığı dilerim. Yaralı askerlerimize acil şifalar... Kılıçdaroğlu’na da Türkiye’ye de büyük geçmiş olsun.
Kılıçdaroğlu’na kurulan hain pusu korumalarının uyanıklığı sayesinde fark edildi ve teröristler amaçlarına ulaşamadı. Böylece Türkiye, büyük bir hain tuzaktan kurtuldu.
Kemal Bey’in canına kast etmek isteyenler PKK’lılar. Peki, neden Kılıçdaroğlu?
15 Temmuz darbe kışkırtması sonrasında Kılıçdaroğlu Türk Milleti’nin yanında yer aldı. Türkiye’nin birliği için çaba gösterdi. 15 Temmuz’da Türkiye’ye yapılan ABD saldırısı karşısında, Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP, vatan cephesi safında bulundu. Hem de kararsızlık göstermeden... CHP’nin ulusun yanında yer alması, başta ABD emperyalizmi olmak üzere onun taşeronlarını rahatsız etti. Peki, bu taşeronlar kimler? FETÖ, PKK ve PKK’nın kuyruğuna takılan sahte sol...
15 Temmuz sonrası Türk Ulusunun kenetlenmesi, ABD hesabına terör eylemi yapanların sonunu getirecek bir birlikti. Çünkü etnik köken, inanç ayrılıklarına dayalı siyaset anlayışı bir anda ortadan kalkmış, vatanı ve ulusun birliğini koruma ideali ön plana geçmişti. İşte, CHP de bu birliğin göbeğinde yer almıştı.
Kılıçdaroğlu, CHP yönetimine geldikten sonra başta PKK olmak üzere yabancı/düşman istihbarat örgütlerinin denetiminde olan bazı sol gruplara hoşgörüyle bakıldı parti yönetimince. Onların “barış, demokrasi, özgürlük” sözcükleriyle gizlemeye çalıştıkları Türkiye düşmanı tavırları görmezden gelindi. Zaman zaman bu gruplarla özellikle de HDP/PKK ile barış bloğu oluşturma girişimleri oldu. Hatta Kemal Bey ve parti sözcüleri HDP’nin dışlandığı siyasal arenada, bu partinin dışlanmaması gerektiği savundular. HDP/PKK’nın hızla halk desteğini yitirdiğini ve bu nedenle de sivil halka (özellikle Kürt kökenli yurttaşlarımıza) karşı acımasız eylemler yaptığını görmek istemediler. Her “Solcuyum!” diyeni sol sandılar. Oysa o sol sandıkları gruplar, solculuğu çoktan bırakıp emperyalzimin buyruğuna girmişlerdi.
Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’nin canına kıyan hain terör örgütü, bu kez Kılıçdaroğlu’nu hedef aldı. Amaç, emperyalizmin bölme planlarını Türkiye’de uygulayarak iç savaş çıkarmak... Ülkemizin birliğini bozmak...
Başta Kılıçdaroğlu olmak üzere CHP yöneticilerinin emperyalizme şirin görünme tavrından vazgeçerek kurucu değerleri savunma zamanıdır. Türkiye, kurucu değerlerine kavuştuğunda emperyalizmi de onun desteklediği terörü de yener.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       26 Ağustos 2016

25 Ağustos 2016 Perşembe

SURİYE’DE ÇÖZÜM YAKLAŞIYOR


Suriye’de emperyalizmin kışkırttığı savaş başladığında Türkiye’nin çözüm için anahtar ülke olduğunu söyledik, yazdık. ABD emperyalizminin Ortadoğu’dan çekilmesinde asıl rolü, Türkiye’nin oynayacağını vurguladık.
Davutoğlu’nun yönettiği Türk dış politikası, “Stratejik Derinlik”lerde “Yeni Osmanlıcılık” hayalleri kurarken ABD-İsrail politikaları beyaz bayrak çekiyordu. Oysa Türkiye’nin çıkarları, ABD-İsrail’in yanında değil; bölge ülkeleriyle yapacağı işbirliğindeydi. Su aktı, yatağını buldu. Türkiye, geç de olsa olması gereken yerde yerini aldı. Atlantik ittifakını terk ederek Suriye, İran, Rusya’nın yer aldığı bölge bloğuna yaklaştı.
Türkiye’nin Ortadoğu’daki politika değişikliği, tüm dengeleri altüst etti. Atlantikçiler gerilerken Avrasyacılar güç kazandı. BOP, hayal çukurunda yok olurken bölge ülkelerinin toprak bütünlüğü ön plana geçti. Gerçekçilik, ihanete galip geldi.
24 Ağustos 2016 günü sabahın dördünde Türk Ordusu, Suriye’ye girdi. ABD-İsrail koridorunun tam orta yerinden parçaladı. Böylece BOP’un en büyük amacı olan İkinci İsrail hayali suya düştü.
Türk savaş uçakları, Rus uçağının düşürülmesinden sonra ilk kez Suriye topraklarındaki hedefleri vurdu. Bu, Erdoğan-Putin görüşmesinin bir meyvesidir. Rusya ve İran’ın haberi olmadan bu askeri harekatın gerçekleşmesi olnaksız.
TSK’nın Suriye harekâtına ilk karşı çıkış, PYD lideri Salih Müslim’den geldi. Çünkü bu müdahale, PYD/PKK’nın hayallerini sona erdirdi. Salih Müslim ve arkadaşları Amerikan rüyasından uyandılar ve Ortadoğu’nun gerçeğiyle karşılaştılar. Gerçeğin aydınlığı, karanlık odalarda ABD rüyasına yatmış şaşkınların gözlerini kamaştırmakta. Ne yazık ki gerçeği anlamak yerine, gerçekle savaşmak onları daha büyük felaketlere sürükleyecek.
TSK’nın ABD-İsrail koridorunu kılıcıyla tam ortadan bölmesi karşısında ABD şaşkın. Suriye, İran ve Rusya memnun... Bölge ülkeleri umutlu...
Türkiye, 15 Temmuz darbe kalkışması karşısında önce ulusal birliğini sağladı. Şimdi de komşularla birlik sağlamaya geldi sıra. Cerablus’a müdahale, komşularla birliğe giden yolda önemli bir adım.
15 Temmuz’da ABD saldırısını savuşturan Türkiye, Ortadoğu’ya yapılan Atlantik saldırısı karşısında rol üsleniyor. Türkiye hem kendini hem de komşularını kurtarıyor. Yirminci yüzyılın başında İngiliz sömürgeciliğine karşı silaha sarılan Türk Milleti, Güneş Batmayan İmparatorluğu tarihin çöplüğüne gömmüştü. Şimdi tarih ikinci, büyük fırsatı sunmakta milletimize: ABD emperyalizmini tarihin çöplüğüne gömme fırsatını...
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           25 Ağustos 2016




23 Ağustos 2016 Salı

İSLAM’DA OLMAYAN TARİKATLAR

                                   
İslam’ın peygamberi Hz. Muhammet’in tarikatı var mı? Yok!
Müslümanların kutsal kitabı Kuran-ı Kerim tarikatlardan söz ediyor mu? Hayır!
Hz. Muhammed, kendisi öldükten sonra İslam dinini tarikatlara bölün, dedi mi? Demedi.
Hz. Muhammet, kendisinden sonra bazı dini liderlerin İslam’ın öncüsü olacağını öğütledi mi? Hayır!
Hz. Muhammet kıldırdığı namazın, yaptırdığı ibadetin, insanları doğru yola getirmek için verdiği öğüdün karşılığı olarak ümmetinden para toplar mıydı? Hayır!
Hz. Muhammet’in katları, yatları, bankada deste deste paraları, keseler dolusun çil çil altınları var mıydı? Yoktu...
Hz. Muhammet, İtalya’ya gidip papa ya da Roma imparatoruyla görüşmek için el pençe divan durur muydu? Biz duymadık...
Hz. Muhammet, abdest alırken ayağını yanındakilere yıkatıp peşkirle kurulatır mıydı? Böyle bir şeyi yapabileceğini hiç sanmıyorum.
Allah’ın kitabının ve peygamberinin İslam dini içinde görmediği tarikatları, dinin bir gereğiymiş gibi allayıp pullayanların Müslümanlığa uygun davrandıkları söylenebilir mi? Hayır!
Peki, İslam’da yeri olmayan tarikat ve cemaatlerin emperyalizm tarafından desteklenmesine ne demeli? Bunu nasıl açıklamalı?
İslam’ı kendi çıkarları ve emperyalistlerin amaçları için kullananlara ne denir? Bu sorunun yanıtını okurlara bırakıyorum. Bu sorunun yanıtını tüm gücümüzle bağırarak söyleyelim ki, kış uykusunda uyuyanlar uyansın.
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               23 Ağustos 2016



DARBE BAHANE, YAPSATÇILIK ŞAHANE

                        
15 Temmuz darbe kalkışmasından sonra TSK içindeki FETÖ yapılanmasını temizlemek için birçok önlem alınmakta. Bu önlemler, desteklenmeli. Türk Ordusu, Amerikancı Gladyo’dan kurtarılmalı. Ancak hükümetin FETÖ’yü fırsat bilerek bu işten getirim yaratma anlayışı kabul edilemez.
AKP hükümeti, darbeden getirim sağlamak için büyük kentlerde yeni inşaat alanları yaratmanın peşinde. AKP’nin on dört yıllık iktidarına baktığımızda belirleyici ekonomik etkinlik olarak inşaat sektörünü görmekteyiz. Sanayinin yok olmakta olduğu, tarımın can çekiştiği ülkemizde inşaat sektörüyle istihdam yaratılmakta. Günlük ekonomik çark yapsatçılıkla döndürülmekte. Halkın gereksiniminin çok üstünde toplu konutların yapılması toplumdaki işsizliğe geçici de olsa bir çözüm bulma amacını taşımakta. Bu iş için de en uygun yerler büyük kentler...
AKP hükümeti, yeni getirim alanları yaratmak için özellikle Ankara ve İstanbul’daki askeri birliklerin çevre illere taşınması için çalışmakta. Bu taşınma işlemi başladı bile... Ankara ve İstanbul’daki TSK arazileri genellikle kentlerin ortasında. Bu araziler çok değerli... İnşaat sektörünün devlet sırtından geçinen akbabalarının gözleri çoktandır bu arazilerin üstünde. Milyar dolarlık getirimler bu akbabaların ağızlarını sularını akıtmakta.
Büyük kentlerdeki askeri alanlar, yurttaşların oksijen depoları. Çünkü askeri alanlar, yemyeşil... Bakımlı ağaçların neredeyse ormana dönüştüğü bu alanlar, kentlerin soluklandığı yerler. Buraları yapsatçıların insafına terk etmek, kentlerin soluk borularının kesmektir. Bu arazilerde büyük bir çevre katliamı yaşanacak. Ayrıca gereksiz yere milyarlarca lira, taşa dönüşecek. İnşaat yerine sanayiye akıtılması gereken milyarlar, doğru yerde kullanılmalı. Eğer Türkiye, gelişmek ve kalkınmak istiyorsa bunu inşaatla değil, sanayiyle yapmalı.
AKP hükümetinin para hırsı herkesçe bilinmekte. Eşi dostu, yandaşı, akrabayı varsıllaştırmak temel amaç. “Darbeyi önlemek için askeri kışlaları taşıyoruz.” yalanına inanmamızı bizden kimse beklemesin. Eğer bu söylemde içtenlikleri varsa çıkıp söylesinler, söz versinler: “Askeri araziler, halkın yararlanacağı yeşil alanlar olarak kalacak.” diye. Hadi, söz verin de ilk defa inanalım size. Biz de diyelim ki “AKP, kırk yılda bir halkın çıkarlarını gözetip yurttaşın yanında yer aldı.” diye.
Ey AKP yöneticileri! Unutmayın, kışlaların yer aldığı araziler Türk Milleti’ne aittir. İsterseniz bu konuda bir halk oylaması yapın. Hani, siz seçimi, sandığı çok sever; milli iradeyi çok sayarsınız da...
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           23 Ağustos 2016


21 Ağustos 2016 Pazar

ABD SALDIRISI SÜRÜYOR

                                  
ABD, 15 Temmuz’da FETÖ ile saldırdı. Türk Ordusuna, Türk Milletine...
Türk Milleti ve Türk Ordusu, Amerika’nın saldırısını birleşerek durdurup püskürttü.
ABD, 15 Temmuz yenilgisinden sonra PKK ile Güneydoğu’dan saldırıya geçti.
Türkiye’ye FETÖ ve PKK ile iki cepheden saldırmakta ABD. IŞİD de devrede... ABD, üç piyonuyla Türkiye’yi kana bulamakta.
PKK’nın saldırıları genellikle bombalama eylemi. Tuzaklamalar, arkadan vurmalar... Asker, polis, korucu, sivil ayrımı yapılmadan katledilmekte yurttaşlarımız.
11 Ağustos 2016... Diyarbakır’da tarihi On Gözlü Köprü girişi... PKK’nın patlattığı bomba ile aynı aileden beş kişi yaşamını yitiriyor. Tek suçları tarihi yerleri gezmek ve Türk Milletinden olmak...
15 Ağustos 2016... Hain pusu Diyarbakır’da kuruluyor. Beş polis, iki sivil olmak üzere yedi şehit...
17 Ağustos 2016... Van... ABD uydusu PKK, bir polis ile üç sivili şehit ediyor bombalı saldırıda...
18 Ağustos 2016, Bitlis... Altı polisimiz şehit...
18 Ağustos 2016, Elazığ... Üç polisimiz şehit...
20 Ağustos 2016... Gaziantep’te düğün... Elli yurttaşımız şehit... Bebek arabasıyla düğün töreni alanına getirilen bombayla bebekler, çocuklar, kadınlar, elinde silah olmayan erkekler, mutluluk düşleri katledildi. Kim patlattı bombayı? Ne fark eder? Ha IŞİD, ha PKK... Önemli olan bu terör örgütlerini kim yönetiyor? Bombalama buyruğunu kim veriyor?
Yukarıda son günlerde terör örgütlerince yapılan eylemlerden bazılarına yer verdik. Dikkat edilirse daha çok siviller öldürüldü. Tıpkı 15 Temmuz gecesinde FETÖ’cülerin sivilleri katlettiği gibi... Eğer emperyalizmin askeriysen vicdanını yitirirsin uşaklık dehlizlerinde...
FETÖ, IŞİD, PKK... Ne fark eder? Hepsi Türk Milletini hedef almakta... Asker, polis, korucu, sivil, bebek, genç, yaşlı, kadın, erkek ayrımı yok! Türk Milletinin bir üyesiysen ABD’nin namlusunun ucundasın.
Gaziantep saldırısı, PKK’nın yok olmakta olan halk desteğini kutuplaşma yaratarak yeniden oluşturma amacını taşımakta. FETÖ de PKK da IŞİD de yolun sonuna geldiler. Türk Milleti birleştikçe terör örgütlerinin sonu gelmekte. ABD, haince sürdürdüğü bu savaşı yitirecek. Kazanan Türkiye olacak. Kazanan haklı ile mazlum olan olacak.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           21 Ağustos 2016



18 Ağustos 2016 Perşembe

DENİZ OTOBÜSÜNDE İLKELLİK

                                    
17 Ağustos 2016 günü saat 13.00’te Bakırköy’e gitmek için Bostancı’dan deniz otobüsüne bindim. Her zamanki gibi bir yandan gazetemi okuyor, bir yandan da denizi izliyordum. Kısacası yolculuğun keyfini çıkarmaya çalışıyordum.
Kadıköy’e yaklaşırken deniz otobüsünün hızı azaldı. Bunun olağan olduğunu düşündüm önce. Sonra saate baktım normal koşullarda on altı, on yedi dakikada Kadıköy’e gelebilen deniz otobüsü bu süreyi aşmıştı. Otuz dakikalık bir zaman geçmişti Bostancı’dan ayrılalı. Tam Moda Burnu’nu döndük, iskeleye yanaşacağız derken deniz otobüsünün ilerlemediğini gördük. Ardından “Deniz otobüsünde teknik bir sorun yaşandığını, yolcuların başka bir araca aktarılacağı” duyurusu yapıldı. Kaptanın tüm çabalarına karşın gemi, iskeleye yanaşamadı. Derken ufukta yeni bir deniz otobüsü belirdi. Yolcular sevindi tabi ki...
Tahliye edileceğimizi düşündüğümüz deniz otobüsü, bizim bulunduğumuz araca yanaşmadan önce her iki deniz otobüsünden sürtünmeden, çarpmadan doğabilecek hasarı önlemek için araba lastikleri gövdelerden aşağı sarkıtıldı. Her iki gemide baş, kıç ve orta bölümden olmak üzere üçer lastik vardı. İyice yanaşılınca karşılıklı halatlar atıldı. İki deniz otobüsü, zor da olsa birbirine bağlandı. Ancak her iki gemiden birbirine geçiş olanaksızdı. Çünkü iskelelerin açılması mümkün değildi.
Biz, gemiden gemiye tahliye edileceğimizi düşünürken yardıma gelen deniz otobüsü, bizi itmeye başladı. İtile kakıla iskeleye yanaşmaya başladık. Bu arada gövdelerden sarkıtılan lastikler sürtünmeyi önleyemiyor, her iki deniz otobüsünden gacırtıla grucurtular gelmekteydi. Bu durum, yolcularda paniğe neden oldu. Dua edenler, ağlayanlar, benzi sapsarı kesilenler... Ne yazık ki bu panik sırasında görevlilerden, yolcuları sakinleştirmek için her hangi bir açıklama yapılmadı. Bilgilendirilmeyen yolcularda panik, dizginlenemez bir duruma geldi.
İçinde bulunduğumuz deniz otobüsü, ite kaka iskeleye yanaştı yanaşmasına da geminin baş tarafı bir türlü olması gereken yerde değildi. Halatlar iskeleye bağlanmış. Görevliler aciz... Tek umut, deniz otobüsünü arkadan itecek bir güç... Ne yazık ki iskelede çekici görevi yapacak bir mekanizma yok! Bu arada yolculardan sesler yükseliyor: “Halatı verin biz çekip yanaştıralım gemiyi.” Bu durum bana çocukluğumu anımsattı. Köyün tek ulaşım arcı olan kamyon, yolda çamura saplanınca yolcular kamyon kasasından inip hep birlikte ulaşım aracını itekleyerek yola devam ederlerdi. Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde arızalı bir deniz otobüsünü, beş altı metrelik bir mesafeye çekecek bir aygıt yok! İlkellik dizboyu...
Zar zor da olsa yardımcı deniz otobüsü sayesinde arkadan sıkıştırılıp itilerek iskeleye yerleştik. Yolcular, saat 14.05’te hızla Hızır Reis III adlı deniz otobüsünden indi. Saat 14.14’te bize yardıma gelen Yeditepe I’e bindik ve Bakırköy’e gitmek için hareket indik.
Dün, İDO’ya ait deniz otobüsünde yaşadığımız olumsuzluğun benzerini son bir ayda üç kez yaşadım. Deniz otobüsleri ne yazık ki özelleştirildi. İDO, özel sektöre geçti geçeli yeni gemi alınmadı. İşletme, dolmuşçu zihniyetiyle yapılmakta. Amaç, yüksek kâr...
Deniz otobüsünde arıza karşısında yolcuların yaşadığı paniği hafifletmek işçin gerekli açıklamaların yapılmaması büyük eksiklik. Arızalı gemiyi, karaya yanaştırma konusundaki ilkellik göstermektedir ki, İDO’nun yolcuların tahliyesi konusunda önceden yapılmış bir planı yok! Bu konuda daha önce yapılmış uygulamalı eğitimlerin olduğunu da sanmıyorum. Ayrıca dün yaşadıklarımız gösterdi ki İDO, arızalı deniz otobüsünü kıyıya yanaştırma konusunda deneyimsiz. Bu konuda gerekli araç gereç eksikliğini de dün yaşayarak gördük. Şimdi bu eleştirilerimizi, İDO yetkilileri okuduklarında verecekleri yanıtı da bilmekteyim. Diyecekler ki: “Falan filan tarihlerde bu sorunları öngörerek tatbikat yaptık. Personelimize şu kadar saat eğitim verdik.(...)” Bunu da kanıtlarlar. Çünkü ülkemizde her şey kâğıt üzerinde yapılır ve yapılanlar göstermeliktir. Ama uygulamaya gelince... Ak koyunla kara koyun ortaya çıkar.
İlkellik yaşamın her alanında karşımıza çıkmakta. İnsanların yaşamı, pamuk ipliğine bağlı. İhmal günlük yaşamın belirleyicisi... Her şey kâğıt üzerinde mükemmel olduğundan ihmallerden kaynaklı yaşanan can ve mal kayıplarında yargı da işleyemiyor. Olan, insana oluyor. Çünkü ilkelliğin kol gezdiği ülkemde insan çok ucuz... İDO’daki ihmaller zinciri (Tanrı göstermesin!) büyük bir kaza oluncaya dek sürer. Birkaç gün konuşulur. Uzmanlar uzun uzun teknik içerikli söylevler verir ve her şey kısa sürede unutulur, tıpkı daha önceki olaylarda olduğu gibi.
Bunca yaşadığımız olumsuzluklara karşın İDO yetkilerinden bir özür dileme bile işitmedik. Sanki her şey olağanmış gibi... Çağdaş olmanı ilk göstergesi değil midir hata karşısında özür dilemek?
İDO yetkilileri uyarıyoruz buradan. İnsan taşıyorsunuz, insan... Birazcık özen ve duyarlılık... Çok kâr elde etmek istiyorsanız bunu ilkellikle değil, çağdaş hizmetle sağlayabilirisiniz. İDO’yu sorumsuzca özelleştirenler, gözlerinizi kapamayın olanlara. Denetleme yükümlülüğü olan kurumlar, işinizi gereği gibi yapın! İDO, ulusun ortak emeğinin ürünüdür. Bu nedenle de halkın malıdır. Halka hizmet etmek kutsal bir görev... Bu nedenle sorumluluklarınızı yerine getirin. Halkı hiçe sayanı, halk başında tutmaz. Unutmayın halk, kurbanlık koyun da sürü de değil.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           18 Ağustos 2016






17 Ağustos 2016 Çarşamba

YCHP’DEKİ FETÖ’CÜLER KİMLER?

                                   
FETÖ’nün devlet kurumlarının tamamına elemanlarını yerleştirdiği ortada. Günlerdir bu kurumlardaki FETÖ’cüler ayıklanmakta. Terör örgütünün devletteki bağlantıları açığa çıktı çıkmasına da herkesin merak ettiği şey, FETÖ’nün siyasal partilerdeki uzantıları...
12 Eylül darbesinden sonra neredeyse her siyasal partiyle ama az ama çok ilişkisi olmuş FETÖ’nün. Son on dört yıldır AKP içindeki varlığı herkesçe bilinmekte. Ancak son günlerde kamuoyunca merak edilen ise CHP içinde FETÖ’cülerin kimler olduğu... Kimse, CHP’de Cemaatçiler yok demiyor. Herkes var olan Cemaatçilerin kimler olduğunu merak etmekteler.
Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP’nin ciddi siyasal kırılmalar yaşadığı herkesçe bilinmekte. Türk Devriminin öncü partisinin tarikat ve cemaatlerle “hoşgörü ve diyalog” içinde olduğu gerçeği gözlerden kaçmamakta. Zaman zaman bazı YCHP sözcülerinin “hoşgörü ve diyalog” çerçevesindeki açıklamalarının kamuoyunda nasıl olumsuz etkiler bıraktığı da bir gerçek. YCHP yönetimi, bir yandan tarikat ve cemaatlerle dirsek temasında bulunurken bir yandan da ABD ile ilişkilerini sıkılaştırmakta.
FETÖ ve PKK, ABD’nin Türkiye’deki asıl işbirlikçileridir. Bu nedenle ABD ile sağlam ilişki kurmak isteyen partiler, öncelikle bu iki grupla ilişki kurmakta. Bu konuda en iyi örnek açılım döneminde AKP’nin FETÖ ve PKK ile oluşturduğu işbirliğidir.
Okyanus ötesinden iktidar dilenen YCHP yönetiminin hem PKK’ya hem de FETÖ’ye göz kırpması izlediği siyasete göre olağandır. Bir yanda PKK avukatı TR 705... Bir yanda da devrim yasalarını eleştiren vekiller...
Şimdi gelelim başlıktaki sorumuza... Evet, CHP içindeki FETÖ’cüler kimler?
Hiçbir siyasal birikimi, doğru dürüst eğitimi olmadan hızla YCHP vitrinine paraşütle inenlere dikkatle bakılmalı öncelikle. Bu kişileri hangi güç ortaya çıkardı?
YCHP vitrininde yer alanlardan “Kemalizm, Atatürk, Cumhuriyet, devrim, laiklik...” sözcüklerini ağzına almayanlar kimler? Bunların yerine “özgürlük, demokrasi, barış...” benzeri içleri boşaltılmış sözcükleri sakız gibi çiğneyenleri gözümüzün önüne getirelim.
 CHP’de Atatürk’ü, altıoku savunan Birgül Ayman Güler, Süheyl Batum, Nur Serter, Dilek Akagün Yılmaz, Emine Ülker Tarhan ve daha nice Atatürkçü milletvekilini partiden uzaklaştırmada öncülük yapanlar kimler acaba?
2015 seçimleri öncesinde, FETÖ’ye karşı neredeyse kırk yıldır savaşan Vatan Partisi’ne ve lideri Doğu Perinçek’e karşı linç kampanyası başlatanları anımsadınız mı? ABD-FETÖ’ye karşı amansız savaşım veren Aydınlıkçılara karşı karalama kampanyasının başlatılması buyruğu kimlerce verildi? Tabi ki buyruk ABD’den geldi. Kimler mi uyguladı bu buyruğu? Tabi ki FETÖ’nün elemanları... Vatan Partisi’ne ABD yalanlarıyla saldıranların bir yandan da HDP/PKK’ya baraj atlatmak için olağanüstü çaba gösterdikleri de herkesçe malum.
15 Temmuz’dan itibaren oturdukları yerden darbe kalkışmasının bir hükümet senaryosu olduğunu söyleyerek akıllarınca ABD ve FETÖ’yü aklama çabası içinde olanlar kimler?
Şimdi sorumuzun yanıtını verelim. 15 Temmuz öncesi nerdeyse tüm televizyonlarda her türden programa katılıp endam ederek sağa sola saldıranlar... Şimdilerde neden YCHP yönetimindeki Halk tv dahil, ortalarda görünmemekteler? Sahi, nerede bu ekran bülbülleri?
Şimdi anlaşıldı mı YCHP içindeki FETÖ’cüler? Tarifi biz verdik, kişilerin adlarını bulmak da sizden...
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       17 Ağustos 2016


14 Ağustos 2016 Pazar

DARBE, ERDOĞAN’I YOK ETMEK İÇİNMİŞ


15 Temmuz darbe kalkışmasının asıl amacının Erdoğan’ı ortadan kaldırmak olduğunu söylemekte kimi kişiler. Defalarca söyledik, yazdık bu darbe kalkışmasının hedefi: Türk milleti ve Türk devletidir. Bundan sonra da bıkmadan, usanmadan bu gerçeği anlatacağız herkese.
Peki, darbenin hedefinin Erdoğan olduğunu kimler söylüyor? Birinci grup, Erdoğancı AKP’liler... Erdoğan’ı kahramanlaştırmak amacıyla bu savı yinelemekteler sürekli...
İkinci grupsa Erdoğan karşıtı olduklarını savlayan, ama RTE’nin gizli destekçisi olan at gözlüklü sözde aydınlar...
ABD’nin dolayısıyla FETÖ’nün amacı Erdoğan’ı ortadan kaldırmaksa bu, onlar için kolay bir iş. Bir kişinin ortadan kaldırılması için darbe yapılmaz. Suikast yapılırdı. Uçakların uçmasına, tankların Boğaz köprülerini tutmasına gerek yok bu iş için.
RTE’nin neredeyse gün boyu yanında bulunan yaver, FETÖ’cü... Daha düne kadar Erdoğan’ın korumaları da FETÖ’cüydü. Anlaşılacağı üzere Erdoğan’ın nefes alışını duymaktaydı FETÖ’cüler. Bunu, geçelim şimdilik...
FETÖ çetesi içinde yer alan asker ve polislerden kendisini feda edecek onlarca kişi çıkardı. Meczup lider, “Bu gece düşümde peygamberle konuştum. Erdoğan’ı ortadan kaldıracak bir cengâvere cenneti müjdeliyor.” dediğinde onlarcasının cennete gitmek(!) için sıraya gireceği herkesin bildiği bir şey. Şeyhlerinin buyruğunu ikilemeden yapacak onlarca fedaisi var bu meczuplar çetesinin. Böyle bir çetenin Erdoğan’ı kolaylıkla ortadan kaldırabileceğini söyleyebiliriz. Ama asıl amaç bu olursa tabi... Demek ki asıl amaç bu değildi.
Hem Erdoğan destekçileri hem de Erdoğan karşıtıymış gibi görünenlerin 15 Temmuz’un hedefini kişiye indirgemeleri, aslında ABD-FETÖ planlarını desteklemektedir. Asıl amacı yok sayarak ikincil amaçları öne çıkarmak, saldırganın işine yarar. Yapılan Türk-ABD savaşıdır. Bu savaş bir kişi yüzünden değil, büyük stratejik çıkarlar uğruna yapılmaktadır. Bu savaşı kişiye indirgemek, Türk tarafına güç kaybettirir.
İşin en tehlikeli yanı ise 15 Temmuz’u Erdoğan’a karşı bir hareket olduğunu söyleyerek “Türkiye, eşittir Erdoğan” demektir ki, bu son derece yanlıştır. Düşmanın ne yapmak istediğini yanlış anlarsak ona karşı doğru bir savaşı yürütemeyiz. Bu nedenle öncelikle düşmanın neyi hedeflediğini kavramak gerek. Bunu doğru anlarsak haklı savaşımızı, doğru hedefe yönlendiririz.
ABD-FETÖ’nün derdi kişiler değil, Türkiye’dir. Bugün yapacağımız iş, en geniş Türkiye cephesini kurmaktır düşmana karşı. Bu nedenle savaşın ciddiyetini kavramalıyız. Türk-ABD savaşını, Erdoğan’ın savaşı gibi gösterenler Türkiye cephesini bölerler. Bu da ABD’ye güç kazandırır.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           14 Temmuz 2016

İFLAH OLMAZ ERDOĞANCILAR

                                   
Erdoğan ve AKP’ye muhalifmiş gibi görünen, fakat son on dört yıldır iktidar partisinin güçlenmesi için elinden geleni yapan bir grubun hakkını teslim etmek gerek. Bu grupta yer alanların ortak özellikleri çok sert Cumhuriyet ve demokrasi savunucu görünmeleri. Atatürk savunucusu demiyorum... Çünkü bu kişilerin Atatürk’le ilgili bilgiler yok gibi. Bilgileri, sosyal medyada Atatürk fotoğrafları paylaşacak düzeyde. Atatürk fotoğrafı paylaşarak kitleleri Atatürkçü yapacaklarını sanmaktalar. Birkaç sloganımsı sözle Türkiye’nin Atatürkçü olacağını sanmaktalar. Ne yazık ki bu kesimin Ilımlı İslamcılar kadar Atatürk konusunda bilgisiz olduklarını söyleyebiliriz.
Atatürk’ü fotoğrafa ve birkaç slogana indirgeyen bilgisiz kesimin ne yazık ki basında da sözcüleri var. Sağa sola küfrederek ve kişiler üzerinden kendince siyaset üreten kimi köşe yazıcıları Erdoğan’ın en büyük destekçileri olduklarını söylersek yanılmayız. Bu köşe yazıcılarının yıllardır körükledikleri RTE düşmanlığı AKP’ye hep can simidi olmuştur. RTE düşmanlığıyla gözleri kör, kulakları sağır olanlar, yeri geliyor istemeden de olsa PKK ile aynı safta yer alıyorlar. FETÖ’cü darbe kışkırtması sonrasında ise bu kesim, Fetullahçıların aklayıcısı durumuna düşüyorlar ne yazık ki...
Türkiye, FETÖ aracılığıyla büyük bir ABD saldırısıyla karşılaşıyor 15 Temmuz’da. Neredeyse tüm illerde halk, darbeciler karşı sokağa çıkıp direndi. İki yüz kırk kişi şehit oldu asker, polis ve sivil... Yüzlerce kişi yaralandı. Yüzü aşkın darbeci asker kılıklı Amerika tetikçisi öldürüldü. Buna karşın yıllardır köşe yazıcılığı yapan at gözlüklü sözde AKP karşıtı, çıkıyor ve bu olanların RTE’nin bir senaryosu olduğunu söyleyebiliyor. Amaç, Erdoğan’ın başkanlığa giden yolunun açılmasıymış. Adamcağızın senaryonun, tiyatronun ne olduğunu bilmediği de ortaya çıkıyor böylece.
Erdoğan düşmanlığı yaparak siyaset yaptığını sanan RTE dostlarının ortak özelliği, AKP tabanına hakaret etmek sürekli. Onları “koyun” olmakla suçlamaktalar. Hatta onların oylarını bir paket makarnaya sattıklarını söylemekteler. Böyle yaparak Milli Görüş geleneğinden gelmeyen, fakat türlü nedenlerle AKP’ye oy vermiş merkez sağ ve merkez sol (kısmen) seçmenin Erdoğan’ın çevresinde kenetlenmesine yol açmaktalar. Aslında RTE’ye güç kazandıran Erdoğan karşıtıymış görünen kimi köşe yazıcıları ve bu bilgisizlerin yönlendirdiği sosyal medya kahramanlarıdır(!).
Darbenin Erdoğan senaryosu olduğunu söyleyenler, aslında RTE’yi övmekteler. Çünkü RTE’nin senaryolar yazıp uygulayacak bir oyun kurucu olduğuna kamuoyunu inandırmaktalar. Oysa RTE, 2002’den beri oyun kurmuyor, yazılan senaryolarda rol alıyor.  15 Temmuz’da ise halkın yanında yer alarak ABD senaryosuna karşı geldi.
Sürekli olarak Erdoğan’a güç, yetenek, başarı atfeden köşe yazıcılarıyla onların izleyicisi sosyal medya CumhuriyetçileriU(?) aslında Erdoğan’ın en büyük destekçileri. Bir kişiyi bu kadar güçlü, yetenekli ve siyasetin oyun kurucusu olarak tanıtırsan; o kişiyi güçlendirmekten başka bir şey yapmazsın. Onun en büyük destekçisi olursun. Senden daha iyi Erdoğan taraftarı mı olur?
Erdoğan’a sürekli güç atfedenler iflah olmaz Erdoğan destekçilerdir. Onlar, Atatürk ve Cumhuriyet’i savunan kesimin kafasını karıştırmaktan başka bir şey yapmıyorlar.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           13 Ağustos 2016





13 Ağustos 2016 Cumartesi

HÂKİMİYET KİMİN?

                                                
12 Eylül 1980 Amerikancı darbesinden sonra Ilımlı İslamcıların yükselişi başladı. Türkiye’nin milli çizgisinde siyaset yapanlar silindir gibi ezilince meydan ABD’nin “Yeşil Kuşak” fedailerine kaldı. Darbecilerin desteğiyle hızlı bir palazlanma içine girdiler. Tarikat, cemaat ve türlü renkteki dinsel gruplar Cumhuriyet’in kurucu ideolojisine meydan okuma konusunda yarıştılar adeta. O günlerin en güçlü ve en etkin gruplarından biri Milli Görüşçülerdi. Hani Erbakan’ın liderliğini yaptığı Erdoğan, Gül, Arınç gibi Türkiye’nin geleceğinde önemli rol oynayacak olan birçok kişiyi içinde barındıran Milli Görüş...
Milli Görüşçülerin halk içindeki propaganda etkinlikleri belirgin bir biçimde fark edilmekteydi. Özellikle Cumhuriyet’e karşıt söylemleri ilgi çekiciydi. Atatürk ve diğer Cumhuriyet kurucularıyla bir hesaplaşmanın içinde oldukları, anayasaya aykırı davranmamaktaki özenlerine karşın her hallerinden belliydi. O dönemin etkili siyasal ismi Özal da Milli Görüş geleneğinden geldiğinden eski yol arkadaşlarının devlet kurumlarına yerleşmesinin önünü açmaktaydı.
Milli Görüşçüler; kendilerine ait özel araçların, dolmuşların, otobüslerin, kamyonların, dükkânların camlarına “Hâkimiyet Allah’ındır.” yazısını asmaktaydılar.  Bu sözle Atatürk’ün TBMM’nin duvarında da yazılı bulunan “Egemenlik (hâkimiyet) kayıtsız, şartsız milletindir.” özdeyişine bir karşı çıkılıyordu. Kısacası, “Egemenlik millete değil, Allah’a ait olur.” demek istiyorlardı. Bu sözle milletin egemenliğine karşı çıkmaktaydılar.
“Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir.” sözüyle egemenliğin sömürgecilere, halifeye, padişaha, feodallere, ayrıcalıklı bir zümreye, tarikat şeyhlerine, kişilere değil tüm millete ait olduğu anlatılmakta. Bu sözle millet, yurttaş adam yerine konmakta. Ülke yönetiminin asıl belirleyicisi olduğu vurgulanmakta. Bu söz, Türkiye’nin tam bağımsızlığını anlatır. Tam bağımsızlık, milletin egemenliğiyle gerçekleşir. Millet egemenliği yoksa bağımsızlık, Cumhuriyet, demokrasi, ulus devlet de yoktur. Bu nedenle Atatürk’ün bu özdeyişi Cumhuriyet’in, Türkiye’nin yaşaması için altın değerindedir.
15 Temmuz darbe kalkışmasıyla AKP iktidarı neredeyse her yeri “Egemenlik Milletindir.” sözüyle donatmış durumda. Türkiye, FETÖ darbe kalkışmasıyla ABD emperyalizmin saldırısına uğradı. Bu saldırı PKK ile sürmekte. ABD’nin saldırısı, Türk devletini ortadan kaldırmak içindir. Millet egemenliğini yok ederek Türkiye’yi parçalamak, Sevr’i yıllar sonra da olsa uygulamak, Türk’ü vatanından sürmek amacıyla emperyalist saldırı söz konusudur. Bu saldırı karşısında AKP’nin Atatürk’e, Cumhuriyet’e sığınması güzel. Hâkimiyet (egemenlik) Allah’ındır.” söyleminden, “Egemenlik milletindir.” anlayışına gelmeleri olumludur. Kırk yıla varmadan bir grubun siyasal anlayışının bu denli karşıt bir yönde değişmesi Türkiye’nin yararınadır ve gerçekçidir.
Milli Görüşçülerin “Hâkimiyet Allah’ındır.” sözünden “Egemenlik milletindir.” anlayışına evrilmeleri, millete rağmen ve ülke gerçeklerini hiçe sayarak siyaset yapılmayacağının göstergesidir. Ulusun ve yaşamın dayattığı zorunluluklar, gerçekler egemenliği gökten yere indirdi.  Hayalcilik, yerini gerçeğe bıraktı. Ulusal zorunluluklar, çoğu zaman siyasetçiye yol gösterir. Bugün de olan budur.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           12 Ağustos 1016


10 Ağustos 2016 Çarşamba

“ÜST AKIL” DEDİKLERİ NE?


AKP ile FETÖ ayrışıp savaşmaya başladıktan sonra başta Erdoğan olmak üzere iktidar partisi sözcüleri “üst akıl”dan söz etmekteler. FETÖ’nün bir “üst akıl” tarafından yönetildiği sıkça vurgulanmakta. Peki, bu “üst akıl” kim ya da kimler?
RTE ve AKP sözcülerin “üst akıl” dedikleri ABD... Yani emperyalizm... Ilımlı İslamcıların lügatinde “ABD emperyalizmi, emperyalizm...” gibi kavramlar ne yazık ki yok! Bu nedenle kendilerince kavramlar üretmekteler.
İkinci Dünya Savaşı sonrası “Yeşil Kuşak Projesi” ile ABD tezgâhlarında bilinçleri oluşan ve komünizm düşmanlığıyla gelişen ülkemiz sağcılığı, ABD’ye ve Avrupa emperyalizmine hep sempatiyle bakmıştır. Yıllarca ülkemiz kaynaklarını sömüren emperyalistleri hep görmezden geldi bu kesim. Bunun sonucunda da ABD güdümlü siyasetçilerin oy deposu Atlantik sistemince oluşturuldu.
AKP’lilerin “üst akıl”dan söz etmesinin nedenlerinden biri de tarikat sisteminde görünen yöneticinin arkasında bir görünmez kişinin olmasıdır. O görünmez sayılan kişi, buyruk ve düşüncesiyle görünen yöneticiyi yönlendirir. Toplumsal sistemlerde özgür birey olmayanlar hep kişilere bağlı olarak düşünür. Oysa toplumsal sistemler kişilere bağlı olarak değil, düşüncelerle oluşur ve temsil ettiği sınıflara dayanarak yaşar. Emperyalist sistem dünyayı sömüren büyük sermayeyi temsil eder ve dünyanın neredeyse tüm ülkelerinde işbirlikçileri olur. FETÖ de emperyalizmin ülkemize karşı kullandığı işbirlikçi bir çetedir.
Ilımlı İslamcılar ile ABD ilişkileri neredeyse yetmiş yıldır sürmekte. Daha önce İngiltere’nin buyruğundaki bu gruplar, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra emperyalist sistemin liderinin ABD olmasıyla bu gücün hizmetine girmiştir. Türkiye ve dünyadaki tarikatların neredeyse tümü emperyalizmin güdümünde.
Ilımlı İslamcıların çok sevdiği ve “Ulu Hakan(!)” unvanını verdikleri II.Abdülhamit ABD güdümündeki ilk devlet yöneticisidir Türkiye’de. (Bakınız. ABD Müslüman mı Yoksa? http://adiladalet.blogspot.com.tr/2012/05/abd-musluman-mi-yoksa.html ) Ilımlı İslamcıların Ulu Hakan’ a karşı sevgilerinin çok yüksek olması, Amerika sevgisindeki ortaklık olabilir.
Sözü eveleyip gevelemeden söylemeli. Emperyalizme, emperyalizm demeli. Boş verin üst ya da alt aklı... Dolambaçlı yollara sapmadan düşmanın adını söyleyin. “ABD emperyalizmi” deyin. Kısaca “Amerika” da diyebilirsiniz. Deyin de halkımız dostunu, düşmanını açıkça bilsin. Yetmiş yıldır Türkiye’nin başına ne geliyorsa ABD’den, NATO’dan, Atlantik sisteminden gelmekte. Bu nedenle Türkiye, bu sistemden ayrılmalı. Atatürk’ün tam bağımsızlık anlayışına sıksı sıkı sarılmalı.
Emperyalizmi bilmeden dünyadaki siyasal olaylar anlaşılmaz. Emperyalizmi anlamadan başımıza gelen felaketlerin, yaşadığımız olayların nedenleri kavranamaz. Onun için RTE ve AKP sözü dolandırmadan gerçekleri dile getirmeli.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       10 Ağustos 2016

8 Ağustos 2016 Pazartesi

YENİKAPI’NIN SESİNİ İŞİTİN


7 Ağustos 2016 Pazar günü Yenikapı’da neredeyse tüm partilerin katılıp destek verdiği bir miting yapıldı. Mitingin adı: Demokrasi ve Şehitler Mitingi... Alan kırmızı-beyaza bürünmüş. Mahşeri kalabalık, bir bayrak denizi içinde yüzmekte. Denizin maviliği bile kırmızıya boyun eğmiş.
Aşırı sıcağa karşın İstanbul’un her yerinden yurttaşlarımız ırmak olup Yenikapı’ya aktı. Yurdun her kentinden insanlar ellerinde bayraklarla koştu. Yurtdışından gelenler vardı. Her renkten, inançtan, etnik kökenden, farklı giyim kuşamlı, değişik siyasal köklerden gelenleri bir araya getiren ve onlara çatı olan Türk Bayrağı idi. Bayrak, güneşin yakıcı etkisine karşı yurttaşlarımıza gölge, serinlik olmaktaydı. Bayrakların dalgalanması, serin kuzey rüzgârlarının görevini yapmaktaydı adeta.
TBMM’de grubu bulunan üç siyasal partinin liderinin içtenlikli görüntüleri güzel. Siyaset dilinin yumuşaması, Türkiye’nin birliği için olumlu. Üç siyasal partinin bayrağın birleştiriciliğinde bir araya gelmesi gelecek açısından umut vermekte.
Mitingde yapılan konuşmalarda kurucu değerlere dönüşün işaretleri var. “Bayrak, vatan, millet, Atatürk, Cumhuriyet” söylemleri çok olumlu.
Devlet Bahçeli’nin konuşması tarihsel vurguları bakımından güzeldi. Atatürk ve Cumhuriyet değerleriyle ilgili sözleri heyecanlıydı. Ordu-millet birlikteliğini öne çıkarması önemliydi.
Kılıçdaroğlu’nun Cumhuriyet vurgusu iyiydi. “Kışlaya, adliyeye, camiye siyasetin sokulmaması” konusundaki ısrarı, bugün yaşanan sorunların nedenlerini ortaya koyma bakımından çok önemliydi. Ancak Kılıçdaroğlu da tıpkı Erdoğan gibi “Atatürk” yerine, “Gazi Mustafa Kemal” demesi ilgi çekici. “Atatürk” adı neden birilerini bu kadar rahatsız eder? Kılıçdaroğlu’nun ve bazı YCHP yöneticisinin HDP/PKK’yı Yenikapı’ya getirme çabaları anlaşılır gibi değil.
Başbakanın konuşması birleştiriciydi. 15 Temmuz’dan beri yaptığı tüm açıklamalar, sorumluluk yüklü. RTE’ye göre daha çok devlet adamı görüntüsü vermekte. AKP dışındaki yurttaşları kırmadan kucaklama eğilimi var. “Atatürk, Türk Milleti, Türk Bayrağı, Cumhuriyet...” gibi kurucu değerleri vurgulamada başta RTE olmak üzere diğer AKP yöneticilerine göre daha rahat Binali Bey. Konuşmalarından anlaşılacağı üzere bu kavramları kullanmada dil alışkanlığı var. Bazı sözcükleri yanlış söylüyor. Örneğin, “temuz” demekte, “temmuz” yerine. Güzel Türkçemizi doğru kullanma konusunda siyasetçiler örnek olmalı.
TBMM Başkanı Kahraman’ın niye konuştuğunu ben anlamadım, anlayana da rastlamadım. Aklı fikri Soğuk Savaş döneminde kalmış, ne dediği belli olmayan biri. Söylemleri ayrıştırıcı. Popülist din vurgusu var her tümcesinde. Öyle ki şair Ahmet Muhip Dranas’ın adını söylerken “Ahmet” yerine “Muhammet” diyor. Bilinçaltı saplantılarla dolu. Bu nedenle ulusu ayrıştırıcı bir söylemi var.
Erdoğan, bildiğimiz gibi. Kurtuluşu Atatürk ve Cumhuriyet şemsiyesi altına sığınmakta bulmuş. Ancak fırsat buldukça şemsiyeyi tırmalayıp yırtmaya çalışmakta. Altına sığındığı o şemsiye darbeler aldığı için FETÖ’nün ortaya çıktığının farkında değil ne yazık ki. Tıpkı suda boğulmamak için kurbağanın sırtına binen akrep gibi. Huyundan vazgeçmiyor. Akrebin tam da suyun orta yerinde kurbağaya sokması gibi davranmakta. Kendi siyasal saplantılarının peşinden giderken kendini koruyan şemsiyeyi kırıp dökmek nasıl bir akıldır? RTE’nin, milletin birleşmesinden siyasal çıkar elde etme isteği açıkça görülmekte. Bu davranışın geri tepeceğini söyleyelim.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın konuşmasının içeriğine değinmeyeceğim. Ancak konuşmasının olumlu olduğunu söyleyebilirim. Ordu-millet kaynaşması açısından önemlidir bu konuşma. Akar’ın konuşmasının sık sık “En büyük asker, bizim asker!” sloganıyla kesilmesi ve buna bütün alanın içtenlikle katılmasının altı çizilmelidir. Bu coşku, milletin TSK’nın arkasında tüm gücüyle yer aldığını göstermekte.
Millet birleşiyor. Ancak bazı siyasetçiler, eski alışkanlıkları nedeniyle bu birleşme karşısında ayak sürümekteler. Milletin birliği karşısında direnen, halkın iletisini görmeyen siyasetçi yıkılır. Halk, kurucu değerlere dönülmesinden yana. PKK’nın da FETÖ’nün de arkasındaki gücün ABD olduğunun farkında. Darbe ve terörün Atlantik patentli olduğunu sağır sultan işitti, ama dün Yenikapı’da konuşan siyasetçi bunun farkında değil. Oysa ABD, 15 Temmuz gecesi suçüstü yakalanmıştır. PKK ve FETÖ’nün arkasındaki Amerika görülmeden teröristlere ve darbecilere karşı mücadeleden sonuç alınamaz.
Yenikapı’nın tek eksiği Vatan Partisi idi. Darbe gecesi ilk olarak televizyonlarda açıklama yapan lider Doğu Perinçek’ti. Darbenin kimlerce yapıldığı herkesçe merak konusuyken gerçeği ilk söyleyen de Perinçek’ti. Vatan Partisi’nin açıklamaları hem iktidara hem de muhalefete yol gösterici oldu. Bu nedenle Doğu Bey, Yenikapı’da kürsüde olmalıydı. Olmaması nedeniyle Türk Milleti ve siyasetçiler,  bundan sonra yapılacaklar konusunda aydınlatıcı ilgiden yoksun kalmıştır. Bu da büyük eksiklik tabi ki...
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           8 Ağustos 2016



7 Ağustos 2016 Pazar

EN ÇOK SORULAN SORU


15 Temmuz darbe kalkışmasından sonra en çok sorulan soru şu: Nasıl oluyor da general, vali, profesör olmuş en yüksek orunları işgal eden kişiler, ilkokulu bitirdiği bile şüpheli olan bir vaize kulluk eder? Kimle konuşsak aynı soru sorulmakta. Bu sorunun yanıtı merak edilmekte.
Evet, Cemaat lideri vaizin ilkokulu bitirdiği şüpheli. Dini bilgisi tartışmalı. Yüksek düzeyde bir dinsel eğitimi yok. Dinsel kuralları, İslam ahlakını, Kuran hükümlerini içselleştirdiği söylenemez. Çünkü Cemaat’in yaptığı işlere bakınca yalan, iftira, ikiyüzlülük, kumpas... gibi toplumca kötü sayılan davranışlar öne çıkıyor. Üstelik kendine bağımlı binlerce kişiyi, nasıl oluyor da ABD hizmetine tereddütsüz sokması da ayrı bir merak konusu.
Halkın bir türlü kabul edemediği koskoca generallerin, valilerin, profesörlerin... bir cahile nasıl kul köle olduğu... Öncelikle bu general, vali ve profesörlerin gerçekten aldıkları unvanları hak edip etmediği...
Çok küçük yaşta (Çoğunlukla ortaokul çağında) tarikat ve cemaatlerin eline düşen çocuklara, kayıtsız, koşulsuz, sorgulamaksızın itaat etmek öğretilmekte. Ayrıca tarikat ve Cemaatlerce okutulan ve masrafları karşılanan yoksul çocuklar, yaşamları boyunca şeyhlerine minnet duymaktalar.
Yatılı sisteminin sağ iktidarlarca bilinçli olarak çökertilmesiyle okula gitmek isteyen yoksul çocuklar çaresizliğe itildi. Çaresizlik içindeki aileler, çocuklarının geleceğini kurtarmak adına tarikat ve cemaatlere teslim oldular. Hiçbir zaman şu soruyu sormadılar kendilerine: Devlet varken neden tarikat ve cemaatler çocuğumu okutuyor, bunun karşılığını nasıl ödeyeceğim? Evet, bunun karşılığını yoksul aileler ödediler. Hem de çocuklarının yaşamlarının, geleceklerinin mahvedilmesiyle... Üstelik güzel bir gelecek, mutlu bir yaşam arayan bu çocuklar bir de ABD ajanı, vatan haini damgası yediler alınlarına. Bu aileler, halkımızın yıllardır söyleyegeldiği “Gâvurun ekmeğini yiyenler, onun kılıcını sallar.” sözünü de uslarına getirmediler.
Konuyu dağıtmadan asıl noktaya gelelim. Toplum nezdinde saygın mesleklere sahip eğitim-öğretim basamaklarını sabırla çıkmış insanlar, neden cahil birinin peşindeler? Tarikat-cemaat düzeninde soru sorma, sorgulama, merak etme yoktur. Oysa insanoğlu tarih boyunca merak ettiği için soru sormuştur. Aldığı yanıtlar, onun öğrenmesini sağlamış. Öğrendikçe bilmediklerinin ne kadar çok olduğunu anlamış. Bu nedenle soruları artmış. Sorular arttıkça buna koşut olarak bilinçlenme süreci hızlanmış. Bilinçlenen kişi, sorgulamayı, körü körüne inanmamayı kendine ilke edinmiş. Böylece de beyinlerde özgür düşünce filizlenmiş. Bu filizler, zamanla kişinin beyninde dev bir ağaca dönüşmüş.
Merak edip sorgulayan beyinler, bilim, teknoloji, sanat ve kültürün gelişmesinin itici gücü, öncüsü olmuş. Uygarlığın, insanın, toplumun gelişmesinin temelinde merak duygusuyla sorulan soru yatmakta. Tarikat cemaatlerde sorgulama olmadığına göre uygarlıktan, gelişmiş bir insanlıktan söz edilebilir mi? Yanlışı, doğrudan ayırt etmek olanaklı mıdır bu bağımlı düzen içinde?
Yüksek orunlara erişmiş Cemaat mensuplarının neredeyse hepsi eğitim yaşamları boyunca suç işlemeyi bir yaşam biçimi olarak edinmişler. Nerdeyse girdikleri tüm sınavlarda soru hırsızlığıyla eşit olmayan bir yarışın galibi olmuşlar. Suç ortaklığı, onların suskunluğunun nedeni olmuş. Hiçbiri de kalkıp “Müslüman adam sınav sorularını çalar mı? Yıllarca çalışıp didinen, emek harcayan kişilerin hakkını yer mi?” benzeri soruları kendilerine sormuyorlar. Çünkü İslam ahlakı ikinci planda. Kuran hükümleri yok sayılmakta türlü düzenbazlıklarla.
Cemaat’in kapıkullarının din yerine, safsataya inanmaları rastlantı değil. Ne yazık ki ılımlı İslam adı altında yıllardır İslam’la ilgisi olmayan kurallar, düşünceler dinmiş gibi topluma aşılanmakta. Biçimsellik, kılık kıyafet, dinidar görünme yarışı İslam diye yutturulmakta. Ahlaklı, erdemli olma, yalan söylememe, hırsızlık yapmama, haktan yana olma, sevgi, saygı, dostluk, yardımlaşma, toplumsal çıkarları koruma, sahtekârlık yapmama, devletine-milletine bağlılık, özgür düşünme... gibi davranışlar bir kenara itilmiş. Dinin küresel düzene göre biçimselleşmesinin mimarı da ABD.
Türkiye’de neredeyse tüm İslamcı gruplar, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığında uzlaşmaktalar. Ulusumuzu bir arada tutan Atatürk ve Cumhuriyet’e karşı yıllardır savaşmaktalar. Bu konuda çoğu zaman bölücülerle de birleştiler. Toplumsal çözülmeye, değer sisteminin çökmesine yol açtılar. Cumhuriyet kazanımlarını fütursuzca harcadılar. Özgür akıllı birey olma yerine, din adamı kılıklı çıkarcı, fırsatçı şeyhin kapıkulu olmayı yeğlediler nedense. Onlara birey olma hakkını tanıyan, insanca yaşama olanağı sağlayan Cumhuriyet’e düşmanlıkları anlaşılır gibi değil.
FETÖ’ye bakarak diğer Cumhuriyet düşmanı dinsel grupları aklamalı. Sorgusuz sualsiz şeyhe biat eden kişiyi; hem şeyhi hem de şeyhi yöneten küresel güç kullanır. Kime karşı mı? Vatanına, milletine, ailesine karşı... Çünkü kişi benliğini, özsaygısını yitirince robotlaşır, insan olma özelliklerini yitirir. Robotlar düşünüp sorgulayamaz, ancak sahiplerince kullanılır.
Ekonomik ve düşünsel olarak şeyhe bağlı kişiler vali, general, profesör olsa ne olacak? Aklını, düşüncesini bağlı olduğu kişinin buyruğuna verenler, hangi diplomaya sahip olursa olsunlar eğitimli birey sayılmazlar. Okuyacağı okullar, meslekleri, evlenecekleri kişiler, arkadaşları, iş yaşamlarında neler yapacakları hep şeyhlerince belirlenmek bu kişilerin. Bu nedenle yaşamları boyunca kendileriyle ilgili hiçbir kararı veremeyenlerin kartvizitlerinde yazan mesleklerini yaptıkları söylenemez.
Ruhlarını ve bedenlerini şeyhe satmış kişiye (Bedenlerini vatanına, milletine, ailesine değil; ABD ve şeyhine siper etmekteler.)  vali, general, profesör... demek, bu meslek sahiplerine hakarettir. Bu nedenle kapıkullarıyla özgür bireyleri birbirine karıştırmamak gerek.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           7 Ağustos 2016