31 Ekim 2016 Pazartesi

İSTANBUL’DA DÖRT BİN ÖĞRETMENE SÜRGÜN

                        
ABD-FETÖ’cü 15 Temmuz darbe kalkışmasından sonra AKP hükümeti çete üyelerine karşı birçok önlem aldı. Devlet kurumlarında yuvalanan FETÖ’cüler ayıklanmaya başlandı. Özellikle TSK, Emniyet, Yargı ve Milli Eğitim’de bulunan FETÖ’cülere işten el çektirildi ve haklarında soruşturmalar başladı. Bu konuda hükümet haklı mı? Haklı... Darbeye karşı olan her Cumhuriyet yurttaşının desteklemesi gereken bir savaşım bu.
Ancak...
Plansız, programsız, aceleci bazı kararlar masumlara, zulme dönüşmekte.
Şöyle ki...
FETÖ ile hiçbir ilişkisi olmayan, darbeye karşı savaşımın içinde yer alan, Cumhuriyet değerlerini içselleştiren, görevini hakkıyla yapan birçok kamu görevlisi zarara uğramakta. Yani, kuruların arasında yaşlar da yanmakta.
Nasıl mı?
15 Temmuz’dan sonra FETÖ’cü oldukları belirlenen birçok öğretmene görevden el çektirildi. Bu nedenle bazı okullarda öğretmen açıkları oluştu. Öğretim yılı da başladığından dersler boş geçmeye başladı bu okulların bazılarında. Çünkü birçok okul, FETÖ’cülerin yerini ücretli öğretmenlerle doldurdu. Böylece öğrencilerin mağduriyeti önlendi.
MEB, özellikle İstanbul’da bazı okullardaki öğretmen açığını bahane ederek dört bine yakın öğretmeni (Diğer seksen ilde norm fazlası öğretmenlerle ilgili sayıyı bilmiyoruz.) evinden ocağından etti.
Nasıl mı?
OHAL’e dayanarak hükümetin çıkardığı KHK’lar sürgünün sözde yasal dayanağı. Oysa yasalar; kazanılmış hakları korur, aile birliğini esas alır ve anayasaya aykırı olamaz. Bu nedenle MEB’in norm fazlası öğretmenlere uyguladığı yer değiştirmeler, bu yasal hakları çiğneyerek anayasaya ve insan haklarına aykırı bir durumda. Kurulu düzenleri olan öğretmenler, bir eşya gibi gitmeleri zor uzak yerlere atandılar. Bu atama işlemleri sırasında öğretmenlerin eş durumları, çocuklarının okulları, evlerinin bulundukları adresler dikkate alınmadı. Üstelik borç harç ev sahibi olan birçok öğretmen zor durumda. Çünkü banka kredisiyle alınan evlerinden taşınmaları neredeyse olanaksız.
Okullarda norm fazlası öğretmenlerin belirlenmesi keyfiyete bağlı. Bu konuda aynı ilçede yer alan okullar arasında bile bir birlik yok! 18.5.2014 tarih, 29034 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığına Bağlı Eğitim Kurumları Yönetici ve Öğretmenlerinin Norm Kadrolarına İlişkin Yönetmeliğin “Sınıf Öğretmeni Norm Kadrosu” başlıklı 16.maddesi, 1.fıkrasındaki “İlkokullarda, öğrenci sayısı 10’dan az olmamak şartıyla açılan her şube için 1 sınıf öretmeni norm kadrosu verilir.” hükmü göz önüne alınmamakta. Okullarda norm kadrolar belirlenirken bu yasa hükmüne uyulmamakta. Okul müdürleri, bu konuda farklı uygulamalar göstermekte. Yönetmeliğe göre okullarda sınıf mevcutları en az on kişiden oluşturulması gerektiği söylenmekte. Uygulamaya bakıldığında okullarda farklılıklar göze çarpmakta. Bazı okul müdürleri, daha az öğretmenle çalışmayı yeğlemekte. “Daha az öğretmen, daha az sorun” mantığıyla yöneticilik yapmak istemekteler. “Okullar olmasa Maarif’i ne iyi yönetirdim.” diyen Osmanlı dönemindeki bakan gibi davranmaktalar. Okul müdürlerinin bazıları, bu uygulamayla yasları hiçe saymaktalar, tıpkı FETÖ’cüler gibi.  Anlaşılacağı üzere hükümet kendi çıkardığı yasaya uymamakta. Oysa yasalar uygulanırken yurttaşın hakları ve kamu çıkarları korunur.
Diyelim ki öğretmenler norm fazlası... Onların tercihleri göz önüne alınarak atamalar yapılmalıydı. Oysa resen atamalarda tercihler söz konusu olmadı. Resen atamalarda öğretmenlerin nasıl atandıkları konusunda bilgi sahibi olmak olanaksız. Hangi öğretmenin, kaç puanla nereye atandığı bilinmemekte. Bu atamalar hangi ölçütlere göre yapıldı? Oysa bunları öğrenmek her öğretmenin hakkı.
Kadıköy-Bostancı’da çalışan ve meslekte yirmi altıncı yılını doldurmuş bir öğretmen Çekmeköy-Alemdağ’a atanıyor. Gidiş-geliş en az beş saat... Taşınmak büyük bir maddi-manevi külfet. Engelli bir eş, okula giden bir çocuk var.
Bir başka öğretmen, Çekmeköy Alemdağ’dan Esenler’e atanmış. İstanbul’u bilenler, bu öğretmenimizin sıkıntısını, karşılaşacağı olanaksızlıkları anlar. Ancak Milli Eğitim yöneticileri anlamamakta işin insanlık dışı yanını. Bu öğretmenimiz, meslekte on bir yılını doldurmuş.
Kadıköy’de çalışan bir kadın öğretmen Silivri’ye atanmış. Öğretmenimiz, devlet emridir, demiş. Tüm zorlukları göze almış olağanüstü bir özveri göstererek evini Silivri’ye taşımış. O da ne? Silivri’de norm fazlası olmuş öğretmenimiz. Şimdi kendinizi o öğretmenimizin yerine koyun. Ne yaparsınız?
Öğretmenler iki şeye mecbur edilmekteler. Ya eşinden boşan, aileni dağıt ya da mesleğini bırak. Bu ruh durumundaki öğretmelerin, bu koşullarda öğrencilere yararlı olmaları düşünülebilir mi?
Norm fazlası gösterilerek sürgün edilen öğretmenlerin çoğu kadın. Yine çoğu anne ve eş... Eşlerinin bir işi, çocuklarının bir okulu var. Hepsi Cumhuriyet’e bağlı... Neredeyse hepsi muhalif sendikalara üye. Çoğunu emekliliği yakın. Ne yazık ki muhafazakâr yöneticiler bunları görmemekteler. Aile dünyanın her türlü rejiminde korunur. AKP’li yöneticilerin umurunda değil. Sendikalar etkisiz bu sürgünler karşısında. Gereksiz birçok konuda eyleme geçen sendikalar suskun. Erkelerini öğretmenlerin mesleki hakları için değil de küçük siyasal hesaplar için harcayan sendikalar suskun.
Norma fazlası dört bin öğretmenin resen atanması konusunda medyadan ses seda yok! Özgür(!) medyamız meleklerin cinsiyetini tartışmayı sürdürmekteler.
Sürgün edilen öğretmenler mi? Yazgılarına terk edilmişler. Haksızlığa uğramış, mağdur edilmiş kişinin yanında olmak insanlık erdemidir, diye öğretilmişti okullarımızda yıllarca. Bu gidişle insanlığı da erdemli olmayı da çok özleyeceğiz.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           31 Ekim 2016





26 Ekim 2016 Çarşamba

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ BİNALİ!

                                   
Başbakan Binali Yıldırım, yapımı düşünülen Çanakkale Boğazı köprüsü ile ilgili açıklamalar yaptı dün. Açıklamasında söylediği sözler çok ilginç.
Binali Yıldırım: “Çanakkale geçilmez, tarihte kaldı. Çanakkale geçilir, her türlü geçilir hale geliyor. Denizden geçiliyor, havadan geçiliyor, şimdi karadan da geçilmiş olacak.” demekte. Binali Yıldırım, bu sözlerle espri mi yaptı, yoksa bilinçaltındakileri mi açığa vurdu? Bu sorunun yanıtını kesin olarak bilmiyoruz. Kesin olarak bildiğimiz bir şey var.
Başbakan dâhil, AKP’li yöneticilerin neredeyse hapsinde tarih bilgisi, tarih bilinci ve tarihe doğru bakış açısı yok! Özellikle yakın tarih konusunda zırcahil olduklarını söyleyebiliriz. Zaten Osmanlı öncesi tarih, ilgi alanlarında değil. Çok bildiklerini sandıkları Osmanlı tarihi konusunda da söylencelerin, hayallerin dışında bir bilgileri yok! Söylenceler ve hayallerin de bilgi olmadığını, bilimsel değerinin bulunmadığını söyleyelim.
“Çanakkale geçilmez!” sözünün kaynağı nedir Binali? Bunu düşündün mü hiç? Anımsatayım da bil o zaman... Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere ve Fransa önce denizden saldırdılar Çanakkale’ye. Kahraman askerlerimiz buna izin vermediler. Ardında kara harekâtına girişti İngiltere ve Fransa. Hem de sömürgelerinden getirdikleri askerlerle... Kimler yoktu ki... Senegalliler, Anzaklar, Hintliler, Gurkalar... Dünyanın en kanlı ve sert çarpışmaları yapıldı Çanakkale’de. Kahraman Mehmetçik göğsünü siper etti ve Çanakkale geçilmedi.
“Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum.” diyen Türk tarihinin en büyük kahramanı Mustafa Kemal Atatürk vardı Çanakkale’de. Atatürk, bu savaşın kahraman komutanı oldu. Türk Milleti’nin gönlünde yer etti. Milletin gönlünde büyüdü, büyüdü, büyüdü; gökyüzüne ağdı, yıldız oldu. Gökyüzünde parladı. Parladıkça büyüdü. Milletin tümünün ışığı oldu, yurt topraklarını aydınlattı. O yıldız, Kurtuluş Savaşı’nın öncüsü oldu.
Çanakkale, Türkiye’nin kapısıdır. O kapı, ne kadar sağlam olursa, ne kadar iyi savunulursa ülkemiz o denli güven içinde yaşar. “Çanakkale geçilmez!” sözü düşmana karşı anlam bulmuş, söylenmiş bir söz. Bu söz, bir kahramanlık destanının özetidir. Türkiye’yi yöneten birinin, bu gerçeği görmemesi ya da bilmemesi olanaklı mıdır? Türk Milletinin övünç kaynağı olan bir gerçeğin espri konusu yapılması anlaşılır bir durum mudur? Milletin değerleriyle dalga geçmek, bir başbakana yakışır mı?
Ey Binali, sen güya espri yapıyorsun öyle mi? Espri, bir zekâ işidir. Bilgi, birikim ister. Espri yapayım derken bilgisizliğinin çırılçıplak ortaya çıktığının farkında mısın?
AKP’liler Çanakkale’yi bir türlü benimseyemediler. Niye mi? Çünkü Atatürk’ün doğduğu yerdir Çanakkale. Atatürk’ü benimsemeyen bir zihniyet, gider Çanakkale Savaşı’na İngiliz ve Fransız gözlükleriyle bakar. Kılavuzları olan akıl hastası sözde tarihçinin Kurtuluş Savaşı’na baktığı gibi. Eeee, ne diyelim? Kılavuzu kargaysa...
Bak Binali, “Çanakkale geçilmez!” diyoruz milletçe. Hem bir kez değil, bin kez de değil... Soluk aldığımız her saniye göğsümüz kabararak haykırıyoruz: Çanakkale geçilmez. Anladın mı?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                           26 Ekim 2016


25 Ekim 2016 Salı

TELEFON TUTSAKLIĞI

                                               
Geçenlerde bir devlet dairesine gittim. Kolayca halledilebilecek bir işim vardı. Zamanım kısıtlıydı. İvedi olarak yetişmem gereken bir randevum vardı. Bir arkadaşımla buluşacaktım. Sözleştiğimiz bir saat vardı ve benim sözümde durmam gerekirdi. Çünkü bir kişiyi bekletmenin çok kötü bir şey olduğunu bilirim. Sözümü tutmam için de deniz otobüsüne yetişmeliydim.
Devlet dairesinin genişçe salonunda bankolar var. Bankoların arkasında çalışanlar. Artık kuyruğa girmek yok! İçeri girince numara alıyorsunuz. Karşınızdaki ışıklı panoda sıra numaraları sırayla yazıyor. Hangi bankoya gideceğinizi yazarak yurttaş yönlendiriliyor.
Gözüm saatimde... Sık sık kontrol ediyorum zamanı. Sıra numaram yazılı küçük kâğıdı kutsal bir hazine gibi tutmaktayım elimde sıkıca. Nihayet, “Tık!” diye bir sesle birlikte numaram yazıldı panoda. Koşarak gittim bankoya. Ne güzel... Tam zamanı... İşimi bitirip deniz otobüsünü kaçırmayacak, randevuma zamanında yetişeceğim.
Görevliye: “İyi günler... Kolay gelsin!” diyerek derdimi anlatmaya başladım. Görevlinin elinde cep telefonu... Durmadan bir şeyler yazıyor. Arada bir şeyler okuyor. Okuduğunda bazen gülümsüyor, bazen de yüzü asılıyor. Ben derdimi anlattım sandım. Nerdeee... Görevli telefonun içine gömülmüş, çıkamıyor ki dışarıya beni dinlesin!
“Bakar mısınız?” dedim. Kafasını kaldırdı hafifçe. Parmakları durmadan yazıyor bu arada. Uykudan uyanmış gibi şaşkın. Görevlinin gözleri bende, parmakları telefonda. Bir robot hızıyla yazıyor durmadan. Yeniden anlatmaya başladım derdimi. Donmuş bir çift göz karşımda. Anlamadığını, anladım.
“Lütfen beni dinler misiniz?” diye sertçe çıkıştım. “Sizin yüzünüzden geç kalacağım ve günüm mahvolacak.” dedim. O “Sizi dinliyorum.” diyerek tersleyici bir yanıt verdi bana. Ben de “Deminden beri iki kez anlattım sorunumu, dinleyip anladığınıza göre o zaman yapın işimi.” diye yanıtladım onu. Kızardı, bozardı, ne diyeceğini şaşırdı. “Gençtir, mahcup etmeyeyim.” dedim kendi kendime. Zor durumunda imdadına yetiştim. Yeniden sakin bir sesle anlattım derdimi. Kimlik bilgilerimi istedi. Elleri hemen bilgisayarına gitti. Tuşlara dokunmaya başladı. Sorular sordu, yanıtlar verdim. Bir gözü bilgisayar ekranında, diğer gözü telefonda. Gelen iletileri okumakta. Eli işte, aklı oynaşta yani.. “Ya, sabır!” diyorum.
Zaman akıyor bir yandan. Deniz otobüsünü kaçırdım, kaçıracağım. “Tamam mı, halloldu mu işim?” diye küçük bir uyarı yapayım, dedim. Demez olaydım. “Beyefendi, biz ne yapıyoruz burada? Sizin sorununuzu çözmeye çalışıyoruz.” diyerek tersledi. Ben de biraz kızgın ve üzgün “Benim işim bilgisayar ekranında mı, yoksa telefonunuzda mı?” diye yanıtladım onu. Cüretkâr çalışan, bu yanıttan memnun olmadı. Suçu açığa çıkmış birinin telaşıyla beni suçlamaya başladı. Derdimi anlatamadığımdan dem vurdu. Psikolojideki yansıtma yöntemi gereğince suçlu, beni suçlamakta. Neyse görevliyi ikna ettim, bir öğretmen sabrıyla. Sıkıldı, utandı. Hoşgörü denizimin dalgaları arasında yitip gitti utancı.
Ben, işim bitsin diye beklerken diğer görevlilere göz attım. Hepsi üç aşağı, beş yukarı aynı. Kiminin cep telefonu elinde, kimininki bilgisayarın hemen yanında. Ama gözler hep telefon ekranında.
Sonuç... İşimi zor da olsa halloldu. Deniz otobüsünü kaçırdım. Randevuma yetişemedim. Arkadaşıma mahcup oldum. Gerçi devlet dairesinde cebelleşirken aramış, arkadaşımı bilgilendirmiştim; ama nafile... Bu durum karşısında, arkadaşımdan özür dilemek düştü bana da...
Cep telefonu tutsaklığı, günlük yaşamımızı etkilemekte. Kişiler arasındaki yüz yüze iletişimi yok etmekte. Birçok kurumda, işler durma noktasına gelmekte. Toplum, neredeyse cep telefonları aracılığıyla yönlendirilmekte. Toplumsal bilinç de bu yolla oluşturulmakta. Düşünmek, araştırmak mı? O, eski bir alışkanlık... “Yeni Türkiye”de böyle alışkanlıklar yok!
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           25 Ekim 2016



21 Ekim 2016 Cuma

CEP TELEFONUNDA ÖZEL YAŞAMLAR


             “Sağa, sola dön cep telefonuyla konuşan biri. Öne, arkaya bak cep telefonu elinde bir kişi. Sokakta, caddede, parkta, aşevinde, kahvede, toplantılarda, saygı duruşunda, bayram kutlamalarında, İstiklal Marşı söylerken, hastanede, postanede, bankada, otobüste, trende, metroda (Genellikle telefonlar çekmiyor.), metrobüste, tramvayda, Marmaray’da                , dolmuşta, takside, misafirlikte, yürüyüşte, sporda, deniz kıyısında güneşlenirken ya da kitap okurken, balık tutarken, çimlerin üzerine uzanıp hayal âlemine daldığınızda, meyhanede, çayhanede... her yerde cep telefonu.   
            Büyük kentlerde herkesin acelesi var, bir yerlere yetişmek zorunda. İstanbul’un işi gücü değil de ulaşımı yormakta insanları. Kişi istiyor ki en azından zor olan ulaşım sırasında sessiz ve rahat bir yolculuk yapayım. Nerdeeeee...
            Son zamanlarda toplu taşım araçlarında kitap, gazete okuyanların sayısı az da olsa artmakta. Bu, sevindirici...
           Toplu taşım araçlarından birine binip tam da kıyısına ilişecek bir koltuk buluyorsunuz. Arkanıza yaslanıp kitap ya da gazetenize göz atmaktasınız. Birden bir bağırtı ile irkiliyorsunuz. Adam, avazı çıktığı kadar bağırmakta. Cep telefonu bir elinde... Diğeriyle öfkesine koşut devinimler yapmakta. Kaşlar, gözler bir yana kaymış durumda. Ağzından köpükler fışkırmakta. Tükürükler saçılmakta her yana. Önce tehditleri sıra sıra düzüyor adam. Ardından küfür faslı geliyor. Kişinin kendini kaybettiği an. Olasıdır ki karşı tarafta bulunan kişi telefonunu çoktan kapattı. Küfreden kişi bunu ya fark etmiyor ya da çevreye madara olduğu görüntüsü vermemek için durumu idare ediyor çaktırmadan.
           Küfür faslı bitip “Rahatladım!” diyorsunuz kendi kendinize. Kitap ya da gazetenizde kaldığınız yerden okumanızı sürdürmek istiyorsunuz. Birkaç paragraf okumadan gevrek sesli bir kadının sesi işitiliyor. Hiç kimseyi umursamadan dedikodu faslını başlatıyor. Özel ilişkiler mezatta. Mahrem demeden her şeyi rahatça konuşmakta. Kadının yaşamında ne var ne yok, herkes öğreniyor istemeden.
          Az ötede biri, yemek tarifi vermekte. Tarif, gereksiz sözcüklerle abartılmakta. Çevresine ne kadar iyi aşçı olduğu algısı yaratma çabası var. Ne de olsa devir algı devri... Yemek tarifi bitince çocuk konusu gündemde. Çocuklarıyla ilgili ne kadar bilgisi varsa hepsini anlatmakta. Tabi bu kadar konuşmada kocalar çekiştirilmezse olmaz. Konuşmadan anlaşıldığına göre karşılıklı kışkırtmalar var kocalara karşı. Kesin olarak bilmiyorum, ama kadınların kocalar konusundaki kışkırtmalarının boşanmalara etkisi var mıdır acaba?
          Yolculuğunuzun ilk evresi bitiyor, aktarma yapıyorsunuz başka bir toplu taşım aracına. Ayakta ya da oturmaktasınız fark etmiyor. Taşıt çok sıkışık ve havasız. Siz soluklanmaya çalışmaktasınız. Yanı başınızdan bir ses yükselmekte renksiz, kokusuz. Seste tin yok! Konuşmada tonlama vurgulama yok! Tek düzelik egemen... Böyle olunca da ses kulağınızı tırmalamakta tembel bir kedi pençesiyle.
            Modaya uygun tek tip giyinmiş bir genç... Sanırım sevgilisiyle konuşmakta. Kaşlar çatık, yüz asık... İlk kez karşılaşan iki kişinin konuşmasındaki resmiyet var. Nezakette değil, ses tonunda... Kıza iltifat yok! Yürek okşayıcı tek bir sözcük kullanılmamakta. Karşı tarafı heyecanlandıracak tümceleri ara da bulasın! Konuşmanın özeti: “Saksağanın kuyruğu suya değdi mi, değmedi mi?” söyleşisi. Bu söyleşi, telefonun metalik hattında daha da tinsizleşmekte.
            Toplu taşım araçlarındaki konuşmalarda en gülünç olanı ise çöpçatanlık konuşmaları. Yanımda gencecik bir kız oturmakta. Telefonu çaldı. Hemen açtı. Sözü uzatmadan anında konuya girdi karşı taraf. Kız, savunmada. “Nasıl yaparım, olmaz.” yanıtlarını peş peşe vermekte. En sonunda “Ben Emre’yi daha iki kez gördüm; oysa Mert’le üç yıldır çıkıyorum. Mert’e, hiçbir şey yokken ayrılacağımı nasıl söylerim. Üstelik Emre’yi hiç tanımdan...” diyor şaşkınca. Karşı taraf bastırıyor. Kız: “Evet, Emre’nin işi güzel, iyi kazanıyor. Ama Mert’le de bir geçmişimiz var.” diyerek yanıtlıyor karşı tarafı. Yol boyunca istemeden özel bir yaşamın içindeyiz taşıttakilerin tümü. Çünkü konuşma yüksek perdeden... Özellikle çevredekiler işitsin isteniyor sanki.
         Otobüsten iniyorum, taş ocağında çalışmış bir insanın yorgunluğunda. Yürüyorum geniş caddenin dar kaldırımında, kafesinden kurtularak özgürlüğüne kavuşmuş bir kuşun rahatlığıyla. Karşımdan biri gelmekte. Her yanından kablolar sarkmakta. Uzaktan el kol devinimlerini fark ediyorum bir pandomim sanatçısına benzemekte bu durumuyla. Yaklaştıkça hırıltıya benzer bir ses işitilmekte. Konuşma değil bu, bağırtı çağırtı. Geçip gidiyor ağır adımlarla yanımdan.
            Kurtuldum, derken arkamdan biri koşturmakta. Öfkeyle bir şeyler anlatmakta. Zaman zaman telefonda konuştuğunu unutarak elindeki telefonla işretler yapmakta. Tabi, bunu yaparken konuştuğu kişiyle karşı karşıya olduğunu düşünmekte sanırım.
           Telefonla konuşmayanların kulaklıkları her daim etkin bir durumda. Dinlenen müzikler hep aynı neredeyse. Yani pop... Pop müziğin ritmiyle hu çekip tef eşliğinde dönen tarikat müritlerinin zikir ritimleri aynı. Buna, kalp ritmi demekte müzik uzmanları. Bu ritim, beyinleri uyuşturmakta.
          Telefonla konuşulmayıp müzik dinlenmiyorsa eğer, cep telefonları yine ellerde. Bu kez oyun oynanmakta. Karşıdan bakan biri, kişinin telefonla çok ciddi bir iş yaptığını sanır. Kişi, pürdikkattir. Çevreyle iletişimini tamamen kapatmıştır. Yanına yaklaşıp baktığınızda ya okey oynamakta, ya şeker patlatmakta ya da erkekse bu kişi sanal ortamda futbol (oynamakta değil) oynattırmakta. Ha bu arada fal bakanların hakkını yemeyelim.
            Kısacası cep telefonları, insanları asosyal yapmakta. Görgü kuralları bir yana bırakılmakta. Özel yaşamın gizliliği hiçe sayılmakta. Kişilerin rahatsız olabileceği düşünülmeden konuşmalar yapılmakta. Yüz yüze görüşmeler ne yazık ki gerçekleşememekte. İnsan sıcaklığı unutulmakta...
            Yoğunlaşan kent yaşamı, ulaşım güçlükleri ve cep telefonu bağımlılığı kişileri, insana hasret bir durumda yaşamaya zorunlu kılmakta. Bu yolla da kişisel özgürlüğümüz, sosyal ilişkilerimiz yavaş yavaş yok olmakta.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       21 Ekim 2016


           

19 Ekim 2016 Çarşamba

TOPLANTIDAYIM, KONUŞAMAM

                                    
Dün, kuşluk vakti bir arkadaşımı cep telefonundan aradım. “Günaydın! Nasılsınız?” dedim. O da “Günaydın!” diyerek yanıtladı beni hırıltılı, biraz öfkeli bir sesle.
“Konuşmak için uygun musunuz?” diye sordum, biraz tedirgin, biraz da merakla. “Hayır! Hiç uygun değilim, iyi de değilim. Konuşacak durumum da yok!” yanıtını verdi. Tam da “Ne oldu?” diye soracaktım. O, konuşmasını sürdürdü. “Dişçideyim...” dedi hırıltıyla. Ben de “Geçmiş olsun, sonra konuşuruz. İyi günler...” diyerek telefonu kapadım.
Dişçidesin. Belki de dişçi koltuğuna oturmuşsun. Cep telefonun niye açık be adam? Telefonun kapatmadın ya da sessize almadın, arama olduğunda konuşamayacak durumdaysan neden yanıtlıyorsun aramayı?
Geçen Cumartesi günü düzeyli, bilgi dolu, her saniyesi dinleyenlerin/izleyenlerin ilgisini dipdiri tutan bir toplantıdayız. Toplantı öncesi yönetici kişi, salondakileri uyarıyor incelikle. “Arkadaşlar, cep telefonlarımızı kapatalım ya da sessize alalım. Telefonların çalması ve aramalara yanıt vermemiz toplantıya katılanların ilgisi dağıtıyor. Böyle olunca da toplantıda amaç gerçekleşmiyor. Üstelik bu durum konuşmacıya da saygısızlık...” Salondakilerin çoğunun uyarı gereğince eli cep telefonlarına gidiyor ve telefonlar devre dışı kalıyor.
Toplantı başlıyor. Önce Emekli Deniz Binbaşı Vural Çavuşoğlu’nun güzel bir çalışması olan “Gazi Hamidiye ve Akın Harekâtı” belgeseli izleniyor soluklar tutularak. Arkasından Emekli Amiral Cem Gürdeniz’in su gibi akıcı konuşmasıyla “Türkiye’nin Deniz Jeopolitiği” dinleniyor merak içinde. Sayın Gürdeniz’in konuşmasında yalın bir tarih anlatımı var. Dinleyiciler ne su içiyor, ne de kıpırdıyor. Herkesin gözü ve kulağı konuşmacıda.
O da ne? Birden sessiz salon cırlayan bir telefon sesiyle doluyor. Yüzü ekşiyor bir anda dinleyicilerin. Gözler öfkeleniyor, dudaklar kıpırdıyor...
Telefonu çalan kişi, ağır hareketlerle telefonu alıp önce ekrana bakıyor. Kimin aradığını gördükten sonra yanıtlıyor arayanı renksiz, ruhsuz ve robotik bir sesle. “Toplantıdayım. Sonra ara!” Telefon kapanıyor. Arakasından bu sahne iki kez daha yineleniyor. Dinleyicilerin öfkesi, telefonun her çalışında artmakta.
Be adam, toplantıdaysan neden telefonun açık? Uyarılara karşın neden telefonla ilgili önlemleri almadın? Önlem almadığın gibi, salonun en önüne kurulup telefonu da yanında boş tutuğun sandalyeye koyuyorsun. Baştan belli ne yapacağın?
Toplantılarda telefonun açık olması öncelikle bir özsaygı eksikliği. Toplantıda asıl amaç ne? Konuşmacıyı dinlemek. O halde konuşmacıya saygı gerek, sonra da dinleyicilere...
Saygı; toplum düzeninin, toplumsal yaşamın vazgeçilmezi... Saygı gösterirsen saygı görürsün. Saygıyla büyür toplumsal emek. Saygı göstermek, içinde bulunduğumuz topluluğu ciddiye aldığımızı gösterir. Umursamazlık toplumumuza egemen olmakta hızla. Umursamazlıkla kendini büyük gösterme hastalığı var nedense. Bu durum, aşağılık duygusunun yalın bir göstergesi. Nedense bu umursamazlık, eğitimli demeyeceğim; ama öğrenim görmüş kişiler arasında daha yaygın. Ne yazık ki insanlara öğrenim veriyoruz, ancak eğitim veremiyoruz. Bu durum da bir ayağı topal kişilikler ortaya çıkarmakta.
Artık cebimizde telefon var ya... Sabahtan akşama dek gerekli, gereksiz birçok konuşma yapmak zorundaymışız gibi elimizden düşürmüyoruz bu tutsaklık aletini. Gece, gündüz, çalışma saati, dinlence, sayrılık, özel anlar, toplantı... hiçbir şey telefon görüşmelerimizi engelleyemiyor. Vara yoğa, gerekli gereksiz konuşmaktayız neredeyse yirmi dört saat.
Toplumsal yaşamın omurgasını oluşturan görgü kuralları her alanda unutulmakta nedense. Çağımız, teknolojik tutsaklık çağı. Hızla gelişen teknoloji, bizi insan köklerimizden koparmakta. Giderek robotlaşmakta insanlık. Çare mi? İnsan köklerimize dönmek...
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           19 Ekim 2016

9 Ekim 2016 Pazar

FETÖ’NÜN KADROLU KIŞKIRTICILARI 5

                    
Yandaş basının köşe yazıcıları, Kemalistleri hedefe oturtmaya ve yeni kumpasları kışkırtmaya var güçleriyle çalışmaktalar. Yandaş basının sivri çıkışlarıyla ünlü ve kışkırtma konusunda açık ara lider durumundaki Yani Akit’in kumpasın dışında kalması tabi ki düşünülemez. Öyle de oldu. Gazetenin köşecilerinden Ali Karahasanoğlu, 3 Ekim 2016 tarihli “Gitti FETÖ, geldi Perinçek’e eyvallah edemeyiz!” başlıklı yazısında Kemalistleri, Doğu Perinçek’i, dolayısıyla Vatan Partisi’ni hedefe oturtmakta.
Akit köşecisini kızdıran şey, gazetelerinin muhabirinin cep telefonunda “bylock” programının bulunması... Bu nedenle de Akit muhabirinin tutuklanması... “Bylock” olayını gündeme taşıyan kim? Aydınlık Gazetesi... Bylock ne? FETÖ’cülerin kendi aralarında iletişimi sağlayan bir telefon ağı. Aydınlık “bylock”u açıklayınca kendini gizleyen birçok FETÖ’cü açığa çıktı. Daha da çıkacak... Birçok siyasetçi, milletvekili, gazeteci, işadamının FETÖ üyesi olduğu belli olacak. Bu durum, özellikle AKP’li bazı siyasetçilerle, yandaş gazetelerin birçok çalışanını korkutmakta. Bu nedenle Doğu Perinçek, Akit’in hedefinde...
“Bir avuç solcu kafanın.. Dindar Cumhurbaşkanı’na yapılan darbeyi istismar ederek.. ‘Nerde bana zıt giden dindar insan var, indireyim’ mantığı ile.. Tezgahlar kurulmasın..” diye yazmakta Akit köşecisi. “Dindar Cumhurbaşkanı’na darbe” öyle mi? Vatan, millet nerede? Cumhuriyet ve demokrasi nerede? Bunlar, Akit köşecisinin gündeminde yok! Üstelik Cumhurbaşkanı’nı “dindar” olarak niteleyerek milleti din üzerinden bölmekte. Bu söylemle darbeyi sanki laikler yapmış gibi bir algı yaratılmak istenmekte. Oysa darbeyi yapan FETÖ’cüler de kendilerini dindar olarak tanımlamaktalar. Hatta bu tanımlamaya yıllarca AKP yöneticileri de katıldılar. Darbe, Amerikancıdır ve bu darbe bir kişiye karşı değil, Türkiye’ye karşı yapılmıştır. Emperyalist darbeler kişiye karşı değil, devlete karşı yapılır. Bu yapılan da ulus devlete karşı din sömürüsü yapan FETÖ’cüler kullanılarak yapılmak istenmiştir. Ulus devleti, öncelikle TSK içindeki yurtsever Kemalistler cansiperane savunmuşlardır.
“Dindar insanlara kumpaslar kurmalarına izin verilirse.. ‘Şimdi bizim hedefimizde FETÖ var.. Oluşturulan karşı cepheyi dağıtmayalım’ mavalları ile, FETÖ’nün bir başka versiyonuna göz yumulursa.. Buna herkes eyvallah etse.. Bizim eyvallah etmeyeceğimiz, bilinmelidir..” diye sürdürmekte sözlerini Akit yazıcısı. Öncelikle şunu soralım: “dindar insan” söylemiyle kimler anlatılmaktadır? Bu kişiler arasında FETÖ’cüler de var mıdır? “Dindar insanı” nasıl anlayacağız? Bunu, ölçen bir alet icat edilmiş midir? Kemalistlerin, Vatan Partililerin FETÖ kadar tehlikeli olduğu söylemi, kimleri temize çıkarmak için uydurulan bir yalandır?
Darbeye karşı oluşturulan ulusal cepheyi dağıtmak kimlerin istediği bir şeydir? Bu cephenin dağılması kimlerin işine gelir? 15 Temmuz’dan sonra oluşan ABD-FETÖ karşıtı cepheyi bölmek/ayrıştırmak en çok ABD ve FETÖ’nün işine yarar. Peki bu konuda çaba gösteren yandaş kalem oynatıcılar bilmezler mi ki, Kemalistleri hedef alarak ulusal cepheyi bölmenin ABD’ye hizmet ettiğini? Bilmez olurlar mı? Amaçları, TSK’yı sindirmek ve Türkiye’yi ABD-İsrail hesaplarına uygun duruma getirmek... Bu arada yurtseverlere yeni kumpaslar kurarak FETÖ’yü kurtarmak...
Yeri gelmişken bir anımsatma yapalım yandaş köşecilere. FETÖ’nün ipleri ABD’nin elinde ve Türkiye’ye ne denli, düşman oldukları da darbe girişimi sırasında halka, devlet kurumlarına açtıkları ateşle ortaya çıkmıştır. En küçük bir rüzgârda, hepsi toz olup yurtdışına kaçtılar.
Kemalistlere, Vatan Partililere gelince... Tarihleri boyunca emperyalizme karşı mücadele ettiler. Ergenekon, Balyoz... kumpasları sırasında hiçbir kaçmadı, savrulmadı, boyun eğmedi. Bu nedenle FETÖ ile Kemalistleri bir tutmaya çalışmak art niyettir. ABD-FETÖ’ye hizmettir.
“Tek marifetleri FETÖ’ye karşı çıkmak olan solculara.. Dürüstlük testi yapılmadan. Devletin kilit noktası teslim edilmemelidir. (Yandaş yazarların tümüne, noktalama işaretlerinin nasıl kullanılacağı öğretilmeli. Nedense hepsinin Türkçesi kıt... AH)” diyerek sürdürmekte yazısını Akit köşelemecisi. Solcuların tek marifeti yalnızca FETÖ’ye karşı çıkmak değil. Emperyalizme bağımlı kim varsa ona karşıdır solcular. ABD’ye kim hizmet ediyorsa onlarla savaşım içindeler. ABD, İsrail, FETÖ, PKK, IŞID... Bütün bunlar Türkiye’nin düşmanıdır ve solcular da bunlara karşı çıkmaktalar. Ha, bu arada BOP eşbaşkanını unuttuk sanmayın! Kemalistler, dünya halklarına zulüm yapan emperyalizme karşıdır; tüm mazlum ulusların da yanındadır. Bu, Allah ile aldatanların anlayamayacağı bir şeydir.
Dürüstlük konusuna gelince... Toplumun din duygularını sömürerek dünyalıklarını kuranların dürüstlükten söz etmeleri çok gülünç... Devrimci ahlak, devrimcilere her koşulda doğruyu söylemeyi öğütler. Takiye yapmayı bilmez devrimciler...
Yandaş köşe yazıcılarının elbirliğiyle FETÖ’yü kurtarma, Kemalistlere yeni tuzaklar ve tertipler kurma isteği çok belirgin. Her zaman yaptıklarını yapmaktalar. Türkiye’nin yanında değil de ABD’nin yanında saf tutma yarışındalar. Bu nedenle de Kemalistlere karşı sürekli bir mücadelenin içindeler.
ABD kaybediyor, yandaşları da kaybedecekler. Bu tarihsel gerçekten kimse kaçmaz.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       8 Ekim 2016


8 Ekim 2016 Cumartesi

FETÖ’NÜN KADROLU KIŞKIRTICILARI 4

             
Rasim Ozan, FETÖ’yü kurtarma gayretini 4 Ekim 2016 günü yazdığı “FETÖ kadar büyük bir tehdit” başlıklı yazısıyla sürdürüyor. Amacı, FETÖ’yü gösteren okları, Kemalistlerin üzerine yöneltmek. Böylece de ABD adına ulus devlete, Cumhuriyet’e darbe indirerek FETÖ’yü kurtarmak. ABD’nin Taraf’ında palazlanan köşe tutucu; Türkiye’ye düşman, emperyalizme dost tavrını, görevini kesintisiz sürdürmekte.
Rasim, Kemalizmi “çılgınlık ideolojisi” olarak tanımlamakta. Durmuş saat, günde iki kez doğruyu gösterir. Kütahyalı da ömrümde bir kez olsun doğruyu söylüyor farkında olmadan. Evet, Rasim... Kemalizm bir çılgınlıktır. Hem de nasıl bir çılgınlık?.. Olmazı olduran, bir milleti yoktan var eden, yenilmez denen dünyanın büyük güçlerini yenen, Ortaçağı kısa sürede ortadan kaldırarak çağdaş bir toplum yaratan; at b.kundan arpa toplayıp yiyen, çarıklarını ıslatıp yumuşatarak karnını doyuran bir halkı varsıllaştıran, tüm mazlum uluslara emperyalizme karşı mücadele de öncülük eden, akıl almaz bir kalkınma hızıyla rekorlar kıran... bir çılgınlık. Zaten Kemalizm, çılgın Türklerin yarattığı bir mucize değil mi?
Rasim’in Cumhuriyet’e saldıracak ya da Kemalizmi çürütecek düşünsel birikimi olmadığı için bayatlamış söylencelere sarılmakta. Neymiş efendim, Kemalizm, Sünni çoğunluğa karşıymış. ABD’nin Türkiye’ye düşman bu zevata öğrettiği tek şey kimlikleri kaşıyıp bu yolla bölücülük yapmak. ROK’un bu yazısını okuyan da sanacak ki Rasim beş vakit namazında, elinde tespih, başında takke cami avlusundan çıkmayan bir Müslüman... Bu zatlar için Türk Milleti yok! Sünni, Alevi var. Türk, Kürt... var.
ROK’un savunduğu en bayatlamış sav ise “Eşi başörtülü subaylara orduda tahammül edilememesi” uydurması. Bu yolla da TSK’daki Atatürkçü subaylara saldırıyı sürdürme niyetinde.
Peki, ordudan Atatürkçü subaylar çıkarıldığında geride ne kalır? Bunu hiç düşündün mü ey Rasim? Öncelikle söyleyeyim, ordusuz bir Türkiye... Peki, ordusuz bir Türkiye, kimin işine gelir? ABD, İsrail, FETÖ, PKK, IŞİD... Anlaşılacağı üzere bütün Türkiye düşmanlarının...
 FETÖ darbesini önleyen Atatürkçü subaylar... Hatta RTE’nin ve AKP yöneticilerin canlarını kurtaranlar da onlar. PKK, IŞİD saldırılarına karşı koyanlar da onlar. Rasim, bu gerçeği bilmez mi? Bilir tabi ki... Ama işine gelmez. Çünkü onun işi, TSK’yı çökertip Türk Milletini parçalamak. Emperyalizme hizmet için yola çıkanların sarıldıkları tek şey asılsız, savlar, yalan ve iftiralar...
“FETÖ ne kadar bu ülke için tehdit ise bu zihniyet de o kadar büyük tehdittir.” demekte ROK. Demekte de bu tümcenin neresinden başlasam eleştiriye? “Ne kadar” sözü belirteç görevinde. “Karşılaştırma, azlık-çokluk” anlamı verir. Bu sözle ülkenin çokluğunu mu, yoksa tehdidin çokluğu/büyüklüğünü mü anlatmak istiyor Rasim? Niyetinden anlaşılacağı üzere tehdidin büyüklüğünü anlatacak Türkçesi kıt kişi. Ama ne yazık ki belirteç olan “ne kadar” sözünü, tümcede nereye koyacağını bilmiyor. “Ne kadar” sözü, “tehdit” sözcüğünden önce gelirse tümce anlam kazanır. Allah’ım şu işi bak! Sağlam iki tümce kuramayan kişi, bu memlekette köşe yazıcısı oluyor.
ROK, yukarıda yer alan tümcesiyle en büyük tehdidin Kemalizm olduğunu söyleyerek FETÖ’yü kurtarma peşinde. Böylece hedef şaşırtmak istemekte. Şunu çok iyi biliyor ki, FETÖ soruşturması derinleştikçe işin ucu kendisine ve AKP’li birçok siyasetçiye dayanacak. Adalet, yakalarına yapışacak. Bu nedenle de Ergenekon, Balyoz kumpaslarının sürdürülmesi niyetindeler. Çünkü Türkiye’nin ABD’ye karşı birleşmesi, bu kişileri rahatsız etmekte. Türkiye’nin Avrasya’ya yaklaşması, onların tüm hesaplarını bozmakta.
Ey Rasim, Bu topraklarda Kemalistler yenilmez. Ancak emperyalizmin işbirlikçileri düşman gemilerine bile binecek fırsatı bulamaz çoğu zaman kaçmak için. Sen yazdıkça ABD-FETÖ’cü kimliğin daha çok ortaya çıkmakta. Bunu da bil, istedim.
Not: Bu yazı dizisini yazmamı sağlayan, siyasal konularda duyarlı ve sorumlu davranan, yurtsever kimliğiyle gelişmelere Türkiye penceresinden bakan sevgili arkadaşım İlhan Yalnızcan’a teşekkür ederim. Konuyla ilgili zamanında uyarıda bulunması hem benim için hem de milletimiz için çok değerli olmuştur.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       7 Ekim 2016

7 Ekim 2016 Cuma

FETÖ’NÜN KADROLU KIŞKIRTICILARI 3

         
Havuz medyasının lider gazetesi Sabah’tan Kemalistlere saldırı başlatıldı. Yani Ergenekon, Balyoz tarzı tutuklamaların olmasını istemekte FETÖ’nün kadrolu kışkırtıcıları. Basında, Kemalizme saldırı başlatılır da Rasim Ozan bu saldırganlara katılmaz mı? Katılır tabi ki... Ergenekon, Balyoz sürecinde suçsuz yurtseverleri linç etme görevinin en öndeki aktörüydü ROK. Bu görevin karşılığı olarak da kat, yat, yalı sahibi olmuştu genç yaşta.
Kütahyalı, Sabah’taki köşesinde yayımlanan “Abdülhamit Lozan ve eski rejim” başlıklı (Alıntılardaki yazım ve noktalama yanlışlarını düzeltmiyorum ki, bu köşelemecilerin Türkçe konusundaki sefaletlerini herkes görsün.) yazısında FETÖ’yü koruma ve kollama korosuna katılıveriyor.
ROK, öncelikle okullarda Osmanlıca dersinin konmasını istemekte RTE’den. İşi biliyor liberal tosuncuk. AKP ve RTE’yi Osmanlıca duyarlığından yakalıyor. Olaya damardan giriyor. Cumhuriyet yıkıcılığını Osmanlıca üzerinden başlatıyor.
“Abdülhamit ya da Lozan Dönemi’ni adam gibi tartışmak istiyorsa Türkiye, o zaman o dönemin dilini ve harflerini bu ülkenin yeni nesillerine öğretmek zorundadır...” demekte ROK. Sözü edilen dönemlerle ilgili onlarca kitap, makale yazılmış. Araştırmacılar neredeyse tüm yayınları didik didik taramışlar. Doktora ve yüksek lisans öğrencileri onlarca tez hazırlamışlar konuyla ilgili olarak. Ama nedense Kütahyalı’nın bunlardan haberi yok! Lozan’la ilgili tek ve en güvenilir belge antlaşmanın birebir çevirisidir. Prof. Seha L. Meray’ın Lozan kitabı okunduğunda tartışmaya gerek olmadığı anlaşılır. Ama ne yazık ki siyasetçisinden gazetelerdeki köşe tutuculara değin kimse Lozan’ın aslını okumamış. Okumadıkları bir konuda uydurma söylencelerle konuşmaktalar ne yazık ki.
Ey Kütahyalı, Lozan’ı anlamak için Osmanlıca öğrenmene gerek yok! Zahmet et, al Seha Hoca’nın Lozan kitabını bilgisizliğini az da olsa gider. Tabi, okuma-yazman varsa...
ROK: “Çok şükür ki o berbat eski rejim dönemini aştık. FETÖ ne kadar iğrenç bir örgütse o askeri vesayet rejimi de o kadar iğrençti...” diye sürdürmekte sözlerini. Rasim’in “berbat eski rejim” dediği Cumhuriyet... Ey Rasim, o Cumhuriyet öyle bir erdemli rejimdi ki kalemini üç kuruşa satan kişiler utancından sokağa bile çıkamazdı. Hele emperyalizme uşaklık edenler adam yerine konmaz, selam bile verilmezdi onlara. O “berbat rejim” dediğin Cumhuriyet’i, “İğrenç örgüt” dediğin FETÖ ile el birliğiyle yıktığınızı ne çabuk unuttun. FETÖ’nün yalanlarını ekran ekran gezip yayan sen değil miydin? FETÖ kumpaslarını Sahneleyen FETÖ ekibinin medyadaki linç ekibin en önünde değil miydin sen? FETÖ yalanlarını yaymak için kazandığın yeşil dolarlarla dünyalığını kurduğunu ne tez unuttun? O “İğrenç örgüt FETÖ” sayesinde iğrenç paralarla servet yapan kimdi? Şimdi kalkıyorsun Cumhuriyet’le FETÖ’yü bir tutarak FETÖ’yü aklamaya çalışıyorsun. Ne de olsa borçlusun FETÖ’ye... Bu yolla borcunu ödemek istiyorsun!
Gelelim “askeri vesayet rejimine”... FETÖ ile “askeri vesayet rejimi” dediğin Cumhuriyet’i aynı kefeye koyman ya bilgisizliktendir ya da FETÖ’yü, yani eski yol arkadaşlarını koruma gayretindendir.
Ne de olsa FET’cüler Rasim’in eski dostları... Eski dost, düşman olur mu hiç? “Askeri vesayet rejimi” diyerek Cumhuriyet’i hedef gösterip FETÖ’yü kamuoyunda ikinci plana itersin... Cumhuriyet’e, Kemalistlere, ulusalcılara var gücünle abanırsın... Böylece de FETÖ’yü unutturursun. FETÖ soruşturmalarının sana kadar gelmesini engellersin öyle mi? Hele FETÖ bankasından aldığın yüklü kredi var ya Rasim, bu unutulacak gibi değil.
“Bu ülkenin kendi halkıyla kavgalı bir kurucu devlet ideolojisi vardı.” demekte Kütahyalı. Evet, “kurucu devlet ideolojinin” bir kavgası var, ama halkla değil. Bu kavga; emperyalizmle, Ortaçağ artığı feodalizmle, Allah ile aldatanlarla, emperyalizmin uşağı liberallerle, kalemini satanlarla, çanak yalayıcılarla, “iğrenç örgütlere” alet olanlarla, vatanına ve milletine ihanet edenlerle, gündüz külahlı gece silahlı gezenlerle... Ey Rasim, sen hangi taraftasın? “Kurucu devlet ideolojisinin tarafında olmadığını biliyoruz. Haydi, söyle bakalım yaşamında bir kez olsun cesaret göster, doğruyu deyiver.
ROK, sıkıştı. Kurtuluşu Cumhuriyet’e saldırmakta, Kemalistlere yeni kumpaslar kurmakta aramakta. Türk Milleti, dostunu da düşmanını da unutmaz. Hele Rasimgilleri hiç unutmaz. Kalemini, üç kuruşa namerde satan FETÖ kışkırtıcılarına milletin söyleyeceği bir şeyler vardır. Bekleyelim, görelim...
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       6 Ekim 2016

6 Ekim 2016 Perşembe

FETÖ’NÜN KADROLU KIŞKIRTICILARI 2


15 Temmuz ABD saldırısının ulusal bütünlükle püskürtülüp yenilgiye uğratılmasından sonra oluşan milli dayanışma ruhu (Yenikapı Ruhu) kimilerini rahatsız etti. Milletin birleşmesi, komplocu, kumpasçı köşe yazıcılarını harekete geçirdi. Devleti, TSK’yı çökertmek; ulusu bölmek amacıyla ABD desteğiyle saldırı düzenleyen FETÖ dururken ulusal birliğin yapı harcı olan Kemalizme durup dururken saldırmak okyanus ötesinin bir stratejisi olsa gerek.
1 Ekim günü havuz medyasının köşe yazıcısı Altun işaret fişeğini attı Kemalistlere karşı. Kemalistlere, ulusalcılara saldırı başlatılır da ekranların kadrolu kumpas savunucusu, Milliyet gazetesinin zoraki köşelemecisi Alçı susar mı? Susmaz tabi ki... Milliyet’in köşe tutucusu bir gün sonra, yani 2 Ekim 2016 günü konuya dalıyor bodoslama.
“Yani Yenikapı Ruhu Türk devletinin fabrika ayarlarına dönmesinde buluşmak gibi lanse edildi.” demekte Nagihan Alçı. “Fabrika ayarları” sözüyle anlatılmak istenen nedir? Cumhuriyet’in kuruluş ilkeleri, felsefesi... Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerinin temeli ne? Tam bağımsızlık ve ulusal bütünlük...  
Peki, Türkiye’nin tam bağımsızlığı, ulusal bütünlüğü kimleri rahatsız eder? Damat Ferit’in yolundan yürüyenleri... Emperyalizmin kölesi, piyonu olanları... Türk ulusuna, Lozan’a düşman olup Sevr’e dost olanları... Tabi bir de emperyalist kapılarda çanak yalayıp kalem oynatanları...
“Fabrika ayarları denen olgu esas olarak askeri vesayet rejimi. Bu rejimin savunucuları Atatürkçülük maskesi altında saklanıyor ve askeri vesayete karşı savaşmak gibi onurlu bir duruşu bile FETÖ’cülük gibi takdim etmeye çalışıyorlar. Bu mantıkla kelle istemek ekranlarda ve gazetelerde moda oldu.” diye sürdürmekte sözlerini Milliyet’in köşe tutucusu.
Türkiye, tarihinin en büyük emperyalist saldırısıyla karşı karşıya kalmış 15 Temmuz’da, Alçı Hanım’ın derdi “askeri vesayet rejimi” dediği Cumhuriyet.
Ey Alçı Hanım! Ergenekon, Balyoz sürecinde kumpasçıların yalan ve iftiralarıyla “askeri vesayet rejimini” yıkmak için omuz omza verdiğiniz FETÖ çetesi de onurlu bir duruş içinde miydi? O onuru(!) birlikte mi yaşadınız? Haksız yere insanları suçladınız, onları linç ettiniz bundan ötürü zerre kadar pişmanlık duydunuz mu? Duymadığınız belli ki şimdi yeniden Kemalistlere karşı bir kumpasın bayraktarı olmaya çalışmaktasınız.
Milliyet’in köşe tutucusu, “Ekranlarda ve gazetelerde kelle istendiğini” söylemekte. Şunu öncelikle belirteyim ki Kemalistler kelle istemez. “Kelle istemek (almak)” Ortaçağa özgü bir hukuk(!)... Kemalistler, suç işleyenlerin çağdaş hukuk içinde adil yargılanmasını ister.
“Kelle istemek” özellikle vurgulandığına ve yazının omurgasını oluşturduğuna göre Alçı Hanım’ım bir korkusu var demektir. Köşe yazıcılığı kariyerini FETÖ kumpaslarının sözcülüğünü yapıp Kemalistlere saldırarak oluşturan ve yüklü bir servetin sahibi olan birinin korkuya kapılması doğaldır. Hele ki bu kişi, eşiyle birlikte FETÖ bankasından boylarını aşan yüklü bir kredi kullanmışlarsa korkuları daha da artacaktır. Bu nedenledir ki FETÖ soruşturmalarında hedef şaşırtarak AKP’nin ve kamuoyunun ilgisini Kemalistlere yöneltmek onlara göre kurtuluş yolu.
Alçı Hanım, aklınca yeni kumpaslarla FETÖ soruşturmasının kendilerine uzanmasını önleyecek. Amacı, hedef şaşırtma... Kendisi, sevgili eşi, yalıcığı, aracıkları kurtulsun yeter. Bu uğurda suçsuz günahsız insanların yanması umurunda mı?
Alçı Hanım, kendini kurtarma oyunları oynarken Lozan’a saldırmayı da ihmal etmemiş. Lozan, emperyalizme ve Sevr’e karşı bir utku olduğuna göre Atlantik papağanlarının saldırısından pay alması da doğaldır. Alçı Hanım da görevini eksiz yapmakta. Kemalizm, Cumhuriyet, Lozan... Emperyalizme ve onun destekçisi gericiliğe karşı olan ne varsa her şeyi eleştirmekte aklınca.  
Atalarımız “Bıldır yediğin hurmalar, şimdi k.çını tırmalar.” sözünü boşuna söylememişler. Siz, çok hurma yediniz çok... Çok masumun canını yaktınız çok... Türkiye’ye, Türk Milletine çok zarar verdiniz. Adalet, er geç yerini bulacaktır. Kişi, suçluysa hiçbir kurnazlık onu sonsuza dek adaletten kaçıramaz. Millete karşı suç işleyenleri, millet asla affetmez. Bu, unutulmaya...
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           5 Ekim 2016


4 Ekim 2016 Salı

FETÖ’NÜN KADROLU KIŞKIRTICILARI 1


Ergenekon, Balyoz...vb dava süreci boyunca FETÖ adına görev yapan linç ekibi yeniden işbaşında. Televizyonlar arasında mekik dokuyarak FETÖ yalanlarını yayma görevini üstlenenler, AKP iktidarını Kemalistlere karşı yeni bir kışkırtmaya giriştiler. Hem de utanmazca. Hem de bu işi yine eski silahlarını kullanarak yapmaktalar: Yalan ve iftira ile...
AKP’yi, Kemalistlere karşı kışkırtmanın işaret fişeği havuz medyasının gazetesindeki köşe yazıcısı Fahrettin Altun tarafından atıldı. Altun, 1 Ekim 2016 günü köşesinde Kemalistleri hedef göstermekte.
“15 Temmuz’un asıl kahramanları susuyor, ucuz kahramanlar konuşuyor. (...) Darbeyi Kemalistler önledi demişti bir kendini bilmez. Hem de 15 Temmuz’dan birkaç gün sonra.
Bir başkası Atatürkçü subaylar olmasa darbe gerçekleşmişti demişti. (Yazıdaki anlatım bozukluklarını, yazım yanlışlarını, noktalama yanlışlarını düzeltmeden olduğu gibi aktarıyorum. Bu Türkçe kıtlığı, okuyucuların dikkatini çeker sanırım.)” Köşe yazıcısı, darbe karşıtı Atatürkçü subayları yok saymakta. Çünkü, Atatürk adı onları delirtmekte. Altun, karargâhlardaki çatışmaları görmezden gelmekte. Hem de bilerek... Yani gerçeğin üstünü örtmeye çalışmakta, doğruları saptırmakta.
Ey Altun, ABD askeri FETÖ’cülerin karşısına dikilen subaylar kimin askeriydi? FETÖ’cülerin şehit ettiği Atatürkçü subayların anılarına da mı saygın yok?
Altun, Kemalistlere karşı kışkırtmasını şu satırlarla sürdürmekte: “Sol Kemalistlerin Fetullah Gülen ve örgütü hakkında ürettikleri eleştirel literatüre vurgu yapıp, daha kimse uyanmamışken onların her şeyin farkına vardıklarını iddia ediyorlar. Sol Kemalistlerin Fetullah Gülen ve örgütünü hedef alan birçok çalışma ürettikleri doğrudur. Fakat ben daha bu çalışmalar içinde İslamofobik öğeler taşımayan bir çalışmaya rastlamadım.
Hemen hepsi ‘bu dini cemaatler böyle’ deyip kesip atıyor. Onlara göre dini gruplar, cemaatler sapma. Hem de siyasi olmaktan çok teolojik sapma!” Köşe yazıcısının anlatımına ve kullandığı sözcüklere bakıldığında FETÖ’yü aklama peşinde olduğu görülmekte. Nasıl mı?
Altun, İslamcı gruplardan söz ederken “tarikat” demiyor, özellikle “cemaat” sözcüğünü kullanıyor. Çünkü “cemaat” deyince İslamcı gruplar içinde FETÖ akla gelmekte. Bu söylemle FETÖ’yü İslam’ın içinde gösterme gayretini saklayamıyor köşe yazıcısı. “Sol Kemalistlerin” FETÖ ile savaşımını, İslam’la, dinle savaşmış gibi göstermekte. Bu nedenle de FETÖ’yü arkalanıp aklama girişiminde bulunmakta. Kemalistleri hedefe oturturken ABD’nin FETÖ aracılığıyla Türkiye’ye saldırısını unutturma çabasında havuzun ABD hormonuyla üretilen ılımlı İslam yemiyle beslenen şaşkın balığı.
Aklınca Kemalistlere yeni kumpaslar kurarak FETÖ’nün ihanetini ortadan kaldıracak havuzcu yazıcı. Bu kafa, ABD’ci FETÖ ve PKK’nın Türkiye’ye yapacağı yeni saldırılara ortam hazırlamakta, bilerek ya da bilmeyerek.
Bak Fahrettin Altun!  1 Mart 1985 tarihli 2000’e Doğru Dergisi, FETÖ’yü Amerikancı Gladyo olarak belirleyeli kaç yıl oldu biliyor musun? O günden bugüne kadar FETÖ hakkında “Sol Kemalistler” kaç kitap, makale yazdı merak ettin mi? “Sol Kemalistler” FETÖ kumpaslarıyla tutsak edilirken bugün iktidar yanaşmalığı içinde yeni kumpaslar kurmak isteyenler, o kumpasın maaşlı neferleriydi. FETÖ’nün iftira ve yalanlarını yayarak hem para kazanıyorlar hem ABD’ye hizmet ediyorlar hem de Türkiye’nin altını oyuyorlardı.
Şimdi diyeceksin ki “Sol Kemalistler” kumpaslara karşı ne yapıyorlardı? “Vatan, millet, bağımsızlık, Cumhuriyet, Atatürk” diyorlardı Atatürk. Niye mi? Bu topraklarda bağımsızlığın, birliğin, emperyalizme karşı utkunun bayrağıdır Atatürk. Bunu ABD yapımı ideolojilerle beslenenler anlayamaz. Kılavuzu Damat Ferit olanların, burnu ABD çöplüğü eşeler. Bu nedenle Atatürk’ü, Kemalizmi anlayamazsınız...
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           4 Ekim 2016