29 Aralık 2016 Perşembe

BAŞKANLIK, TÜRKİYE’YE SİLAH ÇEKMEKTİR


AKP, Devlet Bahçeli’nin desteğiyle başkanlık sistemini TBMM gündemine getirdi. Bahçeli’nin AKP’ye sıkıştığı anda destek vermesi artık kamuoyunu şaşırtmamakta. AKP’nin Cumhuriyet rejimine vurduğu her büyük darbede yolu açan Bahçeli.
TBMM’nin önüne gelen “Cumhurbaşkanlığı sistemi” adı verilen yasa tasarısı, aslında bal gibi başkanlık rejimi. Adına ne dersen de, bir şeyin içeriği önemli. İçerikte ne var? TBMM yetkisizleşecek… Hem de kendi eliyle yasama görevini başkana terk edecek. O zaman TBMM ne işe yarayacak? Hiçbir işe… Yasama, yürütme ve yargı yetkisini elinde toplayan başkan; Türkiye’nin tek egemeni olacak. Hem de hiç kimseye hesap vermeden bu yetkileri kullanacak.
Adına başkan ya da cumhurbaşkanı denen tiran, istediği zaman milletin meclisini feshedebilecek. Hani milli irade? Ne milli iradesi? İradenin topu tiranın elinde olacak. Yasa da irade de başkomutan da o… Yargı da millet de yurttaş da o…
Başkanlık sistemi yasa tasarısı, yalnızca sistem değişikliği değil. Cumhuriyet rejiminin yok edilmesi demek... Demokrasiden vazgeçmek demek… Seksen milyonluk bir ülkeyi, bir kişinin iradesine bırakmak demek…
Bir kişiye padişahların, kralların bile elinde bulunmayan yetkileri vermek; ulusu korkunç maceralara sürüklemektir. Bir kişi deha dahi olsa bir ülkeyi tek başına yönetecek yetenekte olamaz. Üstelik kraldan daha büyük yetkilerle donatılacak RTE dahi de değil.
Türkiye’yi kurtuluşa götüren, kuran TBMM; kendi eliyle kendini yıkamaz. TBMM’nin işlevsizleştirilmesi, Türkiye’nin yıkılışına giden bir yolun aşılmasıdır. Bu nedenle “Cumhurbaşkanlığı sistemi yasa tasarısına” evet oyu verecek vekiller, milletin kendilerine verdiği temsil yetkisini kötüye kullanmış olacaklar. Bu nedenle de Türk Milleti’ne, TBMM’ye, Türkiye Cumhuriyeti’ne ihanet eden kişiler olarak tarihe geçecekler. Bir kişinin çoluk çocuğuna bırakacağı en kötü kalıt da bu olsa gerek.
Başkanlık sistemi milletimizi bölmekte. Atatürk, Türk Bayrağı, İstiklal Marşı ile bölücülüğe karşı birleşen milletimizi bölmek kime, ne yarar getirir?
23 Nisan 1920’den başlayarak Türkiye’nin düşmanı emperyalistler, her fırsatta TBMM’yi yok etmek için uğraştılar. Anadolu’nun işgali sırasında Yunanlıların Polatlı üzerinden Ankara’ya yürümelerinin amacı, TBMM’yi dağıtmaktı. Yıllar sonra 15 Temmuz darbe kalkışmasında ABD güdümündeki FETÖ’nün TBMM’yi bombalaması nedendir acaba? Yunanlılar da FETÖ de TBMM’yi, dolayısıyla Türk Milleti’ni hedef aldılar. Peki, şimdi yapılan nedir? TBMM’yi yok ederek milletin başına tiran getirmekteki amaç ne? Dün Yunanlıların, FETÖ’nün yapamadığını bir yasa tasarısıyla yapmak emperyalizme hizmet değil mi?
Başkanlık sistemini yasalaştırmak; emperyalizm adına Türkiye’ye silah çekmektir, TBMM’yi bombalamaktır, Türk Milleti’ne savaş ilan etmektir. Bizler; bu emperyalist saldırıya, savaş ilanına sessiz mi kalacağız? Gazi meclisimizin yok edilmesine sessiz kalırsak vatanımızın ayağımızın altından kayıp gitmesine de ses çıkaramayız.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           29 Aralık 2016



22 Aralık 2016 Perşembe

İKİ TÜRK ŞEHİT: VOROVSKİ VE KARLOV


Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Karlov, polis kimlikli bir terörist tarafından kurşunlanarak öldürüldü. Türk-Rus ilişkilerinin hızla geliştiği, Türkiye’nin Atlantik’ten koparak Avrasya’ya doğru doludizgin gittiği bir dönemde böyle bir suikastın yapılması ilginçtir. Herkes tetikçinin arkasındaki gücü merak ediyor ve uzun uzun yorumlar yapılmakta bu konuda. Uzun söze gerek yok! Türk-Rus ilişkilerinin gelişmesinden rahatsız olan kimler? ABD, İsrail… O halde? Karlov cinayetinin planlayıcıları da apaçık ortada…
Rus Elçisi Karlov, Ortadoğu’nun dirliği, Türkiye’nin birliği için canını verdi. Tıpkı ülkemizin bütünlüğünü korumak için sınır boylarında şehit düşen Mehmetçiklerimiz gibi. Bunun içindir ki Karlov, Türkiye’nin şehididir ve milletimiz var oldukça da Karlov’u, şehidimizi saygı ve minnetle anacağız hep.
Peki, Türk çıkarları uğruna vurulan ilk Rus elçisi midir Karlov? Tabi ki hayır!
Kurtuluş Savaşı biter, Lozan görüşmeleri başlar. İngiliz, Fransız ve İtalyanlar kararlıdırlar emperyalist çıkarlarını korumak için. Konferans’a katılan irili ufaklı bazı devletler de emperyalistlerle birlikte davranmaktalar. Türkiye, İsmet Paşa başkanlığındaki bir kurulla katılır görüşmelere. Paşa, çetin cevizdir. İyi direnir, tıpkı savaş alanlarında olduğu gibi. Türkiye’nin tek destekçisi Sovyetler Birliği’dir. Can pahasına bir yoldaşlık oluşur iki ülke arasında. Sovyetlerin Türkiye’yi kararlılıkla savunması Emperyalistleri rahatsız eder. Rusya’yı Lozan’da saf dışı etmek için her türlü ayak oyununa başvururlar. Görüşmelerin ilk bölümü 22 Kasım 1922’de başlar. Sert tartışmalar olur. Neredeyse hiçbir konuda uzlaşma olmaz. Görüşmeleri yöneten İngiliz Lord Curzon kendisini hala sömürge valisi sanmakta. Her türlü entrika söz konusudur. Sinir harbi yaratarak İsmet Paşa’yı yıldırarak teslim almak ister Curzon. Sovyetler Birliği’ni, görüşmelerde Çiçerin temsil etmekte. Lozan görüşmeleri 4 Şubat 1923’te kesilir. Temsilciler dağılırlar.
Lozan Konferansı, 23 Nisan 1923’te yeniden toplanır. Konferans’ı, bu kez İngiliz Rumbold yönetmektedir. Sovyetler Birliği’ni de Roma Büyükelçisi Vorovski temsil edecektir. Ama Vorovski, bir türlü Roma’dan Lozan’a gidemez. Neden mi? İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilciler ondan Boğazlar konusunda kendi tezlerini desteklemesi konusunda söz vermesini isterler. İsviçre’ye girmemesi için her türlü diplomatik rezalete başvurur emperyalistler. Kendisine vize vermemek için bin dereden su taşıtırlar ona. Vorovski direnir. Türkiye’nin yanındaki duruşunu kararlılıkla sürdürür. En sonunda Lozan’a gider, Cecile Oteli’ne yerleşir iki arkadaşlarıyla. Bolşevik yönetimi, tıpkı Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi diplomasi savaşında da Türkiye’nin yanındadır. Vorovski, Boğazlar konusunda emperyalist tezlere direnir. Lozan’da bulunan Rus Büyükelçi’yi görüşmelerle almamak için oyunlar başlamıştır bu kez.
Emperyalistlerin Vorvski’yi, Konferans’tan uzaklaştırma çabaları bir işe yaramayınca İsviçre faşistleri devreye girer. Protestolar yaparlar. Ardından Rus asıllı, Bolşevik karşıtı bir tetikçi bulunur ve Vorovski 10 Mayıs 1923 günü akşamı saat dokuz buçukta öldürtülür. Amaç, Sovyetler Birliği’ne gözdağı vermektir.
Vorovski’nin öldürülmesi, en çok Türk kurulundaki delegeleri şaşırtır ve üzer.
Vorovski’nin cenazesi ertesi gün, bulunduğu hastaneden kiliseye götürülür. Cenaze törenine İngiliz, Fransız ve İtalyanlardan kimse katılmaz. Cenazeye yalnızca iki Türk delege, üç buket çiçekle katılır ve sonrasında Vorovski’nin cansız bedeni, ülkesine gönderilir. (Lozan, Ali Naci Karacan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ocak 2010)
 Lozan görüşmeleri yalnızca bir diplomasi savaşı olmadı. Emperyalistler, Türkiye dostu Sovyet elçisini öldürterek barış masasına kan bulaştırdılar. Vorolski, tarihe Türk şehidi olarak adını yazdırdı böylece. Çünkü Türkiye’nin çıkarları uğruna canını verdi.
Aradan doksan üç yıl geçti ve yine emperyalizme karşı Türk-Rus ittifakı gündeme geldi. 1920’li yıllarda oluşan Türk-Rus kardeşliği, İngiliz sömürgeciliğinin sonunu getirdi, mazlum uluslara kurtuluş yolunu açtı. Bugün oluşmakta olan Türk-Rus dostluğu Atlantik sistemini çökertmekte. Dünyanın mazlumlarına bağımsızlık, birlik, özgürlük yolunu açmakta.
Dün Vorovski, bugün Karlov… İkisi de Türkiye’nin daha güzel bir geleceğe kavuşması için canlarını verdiler. İkisi de Türk şehididir. Çünkü Türk vatanı için öldüler ve bu vatanda hep yaşayacak onların adları. Ölümsüzlükleriyle vatanımıza can verdiler. Bize can verenleri unutmamız olanaklı mıdır?
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               22 Aralık 2016


18 Aralık 2016 Pazar

BU KAFAYLA MI TERÖRÜ YENECEKSİNİZ?


        Soğuk bir cumartesi sabahı… Hastalık illetinden yakamı kurtarmak üzereyim. Saat sekizi geçmiş. Kahvaltı yapmaktayım iştahsızca… Bir yandan da haberleri dinlemekteyim. Birden oturduğum yerde irkildim kaldım. “Kayseri’de patlama!” “Eyvah, vatan evlatları gene gitti kalleş pusularda!” dedim. İçim titredi, gözlerim ıslandı.
           Patlamanın duyulmasından çok geçmeden olay yerlerine giden muhabirlerle telefon bağlantıları kurulmaya başlandı. Görgü tanıklarının anlatımlarıyla, muhabirlerin keskin zekâ içeren gözlem ve yorumlarıyla saldırının hedefi ve faili neredeyse yüzde yüze yakın açıklığa kavuştu. Tabi ki bu yorum ve gözlemler benim düşüncelerimle örtüştü. Çünkü Türkiye’nin kimlerle savaştığını bilmekteyim. Düşmanın hangi yöntem ve örgütleri kullandığının farkındayım.
         Televizyonlar, canhıraş biçimde Kayseri’ye bağlanmaktalar. Mülki, idari amirler; oda başkanları, kitle örgütleri temsilcileri… önlerine kim gelirse telefonla bilgi almaktalar. Bu arada Kayserili vekiller de unutulmuyor.
Telefona, Kayserili vekil Sami Dedeoğlu bağlanıyor. Saldırının nedenini açıklıyor kendince. “15 Temmuz gecesi Kayseri sokağa çıkan ilk ilmiş. Saat, 24.00 olmadan iki yüz bin kişi toplanmış meydanda. Böylece darbeyi ilk önleyen ilmiş Kayseri.”  Bu doğrultuda sözle dökülmekte Vekil Bey’in ağzından. Diğer illerimizdeki yurttaşlarımızın gösterdiği başarıyı, kahramanlığı Kayseri de göstermiş. Bu nedenle bu ilimizle ve diğer seksen ilimizle gurur duymaktayız. Burada özel bir şey yok!
Ancak…
Vekil Bey’in derdi başka… Ne terör ne de darbe… Onun derdi gelecek seçimlerde seçilebilecek bir sırayı şimdiden garanti etmek… Bunun da yolu kendini 15 Temmuz kahramanı yapmak. Reis’in gözüne girmek… Bu nedenle Kayseri saldırısıyla ilgili konuşmuyor Vekil Bey. Şu cümleyi kuramıyor bir türlü: “Saldırı, TSK’ya ve Türkiye’nin birliğinedir.”
TSK’nın en seçkin askeri birliği hedef alınıyor, Vekil Bey, bunu görmüyor. Kayseri Komando Tugayı, daha düne kadar Güneydoğu’yu PKK’lı teröristlere dar ediyor ve soluklanmak için kısa bir süreliğine üslerine, Kayseri’ye dönüyorlar. Hem de kayıpsız… PKK; işte bu efsanevi birliğe saldırmakta, kalleşçe… Vekil Bey, kendisinin de inanmadığı rakamlarla alan düzenlemesi yapmakta. O alanda da kendini hayali kahraman ilan etmek.
AKP’lilerde ciddi saplantılar var. TSK ve Cumhuriyet konusunda özellikle. Bir de olaylar arasında ilişki kurma becerileri yok gibi. Açıkça çık, söyle: “ABD, Kayseri’de askerlerimize saldırdı!” de. “Bu saldırıda PKK kullanıldı.” de. Sözü uzatıp kel alaka konulara girince analiz falan yaptıklarını sanmakta AKP’li sözcüler. Olayı açık gör, açıkça anlat!
AKP’li Vekil’in kafasıyla terör önlenmez. Bu, bir savaş… Savaşta düşmanın da dostların açıkça belli olacak. Kimle, neden savaştığını bileceksin!
Adil Hacıömeroğlu

18 Aralık 2016

8 Aralık 2016 Perşembe

EY KONGAR, SEN KİMDEN YANASIN?


Cumhuriyet Gazetesi köşe yazıcısı Emre Kongar, Vatan Partisi’ne kafayı takmış durumda. 6 Aralık 2016 günü “Anayasal diktatörlük” başlıklı yazısında güya RTE’yi eleştiriyor, ama yazının asıl hedefi Vatan Partisi. Emre Hoca, daha önce de Vatan Partisi’ne kara çalan (Eleştiri demiyorum, çünkü eleştiri nesnellik taşımalı. Söylencelerle, ABD istihbarat servisinin ve emperyalizme bağlı Gladyo’nun yaydığı asılsız söylentilerle eleştiri olmaz.) yazılar yazmıştı. Bundan da anlaşılacağı üzere Sayın Kongar’ın Vatan Partisi ile ilgili bir takıntısı var. Acaba neden?
“Anayasal vatandaşlık” kimin telkini? AB ve ABD’nin… Bu anlayışa göre ülkemizde yaşayan etnik unsurların ve inanç gruplarının hakları(!) anayasal güvenceye alınacaktı. Bundan da anlaşılacağı üzere Türkiye bölünecekti. Neyle? Kongar’ın savunduğu bölünme anayasasıyla…
Kongar’a göre “Anayasal Vatandaşlık” anlayışının üç ayağı da sakatlandı. Bu üç ayak neymiş? Emre Bey’in yazısından aktaralım…
“Etnik kimliğin aşılması umudu, Kürt kökenli politikacıların terörle suçlanması sonucunda bitti.” demekte Kongar. Bu sözlerden de anlaşıldığı gibi köşe yazıcısı, PKK yandaşı siyasetçilerin tutuklanmasından rahatsız.
“Dinsel kimliğin aşılması umudu, Fethullah Gülen Cemaati mensup ve sempatizanlarının terör örgütü sayılmalarıyla ve iktidarın, Ateist, Zerdüşt, Gâvur gibi sıfatları, siyasal eleştiri olarak kullanmasıyla son buldu.” Bu sözlerden anlaşılacağı gibi Emre Kongar, FETÖ’cülerin terör örgütü mensubu sayılmalarını hazmedememiş.
“Avrupa Vatandaşlığı beklentisi ise AB ile köprülerin atılması sonucunda, en azından şimdilik, hayal oldu!” Kongar, bu sözleriyle AB kapısında bağlanan bir Türkiye görüntüsünün bozulmasından memnun değil.
Emre Kongar, “sivil darbe”den söz etmekte. Bu söylemle de ABD’nin FETÖ aracılığıyla yaptırdığı darbe kalkışmasını örtmeye çalışmakta. Bu arada şunu da söyleyelim. Darbenin sivili olmaz. Darbe silahla, kaba kuvvetle yapılır. Elinde silah olmadan darbe yapılmaz. Darbeci, sivil de asker de olsa elinde halkı baskı altında tutacak bir silahlı gücünün olması gerek.
Sayın Kongar, “RTE’nin başkan olmasının yolunu açacak şeyin, ‘Anayasal Vatandaşlık’ kavramının rafa kalkması olduğunu” söylemekte. Bu yolla da rafa kalkan “Bölücü Anayasa” girişimini savunmakta. Emperyalizmin dayattığı, içinde başkanlık ve eyalet sisteminin yer aldığı bir anayasayı istemekte Kongar. Vatan Partisi öncülüğünde başkanlık rejimini, bölücü anayasayı önlemek için Milli Anayasa Hareketi’nin var gücüyle çalıştığından haberiniz var mı Emre Bey?
“AKP/Erdoğan iktidarını bugünkü gücüne beşli bir ittifak taşımıştı: AKP/Cemaat/ABD/AB/Kendilerine 'liberal sol' diyen enteller. Oysa, iktidar bu dört müttefikini artık yitirmiş durumda… Onların yerini MHP ve Vatan Partisi almış görünüyor; ama gerek MHP gerekse Vatan Partisi bu ittifak sonunda kan kaybediyor!" Şimdi sorumuz şu: Sayın Kongar, Vatan Partisi AKP’yi nasıl destekliyor? Bunu neden açıklamıyorsunuz yazınızda? Bir bilim adamı olarak gerçeklerden, kanıtlardan hareket etmeniz gerekmez mi? Gerçeklere dayanmayan bir şeyi söylemek, bilim adamı namusuna yakışır mı? Yazınızda nesnellik yok Sayın Kongar! Nesnel olmayan bir şey de yalandır.
Ey Emre Kongar!
PKK’nın hendeklere gömülmesi sizi mutlu etmedi mi?
Türkiye’nin güneydoğusunda yaşayan halkımızın PKK teröristleri tarafından tutsak edilmesinin son bulması, sizin hoşunuza gitmedi mi?
Türkiye’nin Rusya, İran, Suriye ve Mısır’la barışmasından siz memnun olmadınız mı?
Ülkemizde birçok faili meçhule imza atmış, Cumhuriyet aydınlarına ve TSK’ya kumpas kurmuş ABD Gladyosu FETÖ’nün tasfiye edilmesinden yana değil misiniz?
Halep’in ABD maşası teröristlerden kurtarılması sizi sevindirmedi mi?
Söyleyin Emre Bey, siz de köşe yazıcısı Çölaşan gibi “Bunları (AKP’yi) dolar ezecek” düşüncesinde misiniz? Yani umudunuzu, Türk Ulusu yerine ABD’ye mi bağladınız? Sizi rahatlatayım isterseniz. Türkiye’yi AKP’den kurtaracak güç Vatan Partisi’dir. Kimle mi kurtaracak? Türk Ulusu ile…
Ey Kongar!
Siz kimin yanındasınız? ABD-İsrail-PKK-FETÖ-IŞİD’den mi, yoksa Türkiye, Avrasya ve Ortadoğu’da kanları dökülen, emekleri sömürülen, ülkeleri yakılıp yıkılan, yaşamları mahvedilen tüm mazlum halklardan mı yanasınız?       Evet, söyleyin Emre Kongar, kimden yanasınız? Ben Vatan Partisi’nin kimden yana olduğunu söyleyeyim: Türkiye’den ve tüm mazlumlardan yanadır Vatan Partisi.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           8 Aralık 2016




6 Aralık 2016 Salı

FETÖ’CÜLERİ SAVUNAN KILIÇDAROĞLU

                        
Kılıçdaroğlu, 3 Aralık 2016 günü Adana’da konuştu. Konuştuğu yerin adı, Uğur Mumcu Meydanı. O Uğur Mumcu ki FETÖ’yü tehlike olarak gören ilk yürekli vatanseverlerden... Bu yüzden de Amerikancı Gladyo tarafından suikastla canına kıyıldı.
Kılıçdaroğlu, konuşmasında: “Yüz kırk altı gazeteci hapiste.” diyerek FETÖ ve PKK üyesi kişilere gazeteci kimliği kazandırma peşinde. Evet, bu yüz kırk altı kişi arasında gazeteci olanlar az da olsa var. Ancak bu durumu, FETÖ ve PKK üyesi kişileri aklamak için kullanmak dürüst bir tavır değil.
“Şimdi hapisteki bir grup gazetecinin ismini okuyacağım, lütfen beraber ‘Burada!’ diyelim.” diye sözlerini sürdürmekte Kemal Bey. Ardından tek tek adlar okuyor. Bu adlar arasında kimler mi var? Nazlı Ilıcak, Ahmet Altan, Şahin Alpay, Ali Bulaç, Mehmet Altan, Ahmet Turan Alkan… Kılıçdaroğlu, bu kişileri cumhuriyet ve demokrasi kahramanı ilan ediyor…
Kemal Bey, zahmet edip şöyle bir geriye doğru baksa gerçeği görecek, ama onun gerçekle işi yok! Burada adları sayılan bu kişiler Cumhuriyet’in yıkılması için yıllarca savaşmışlar. Cumhuriyet kurumlarını yok etmek için var güçleriyle uğraşmışlar. Cumhuriyet’i savunan aydınlara, TSK’ya yalan ve iftiralarla kumpaslar kurdular. ABD/FETÖ’nün tetikçileri ne zamanda beri gazeteci sayılmaktalar?
“Onlar şu anda hapiste, ama onlar aynı zamanda Adana Meydanında cumhuriyete, demokrasiye sahip çıkan meydanda, Mustafa Kemal’in meydanında onlar şimdi.” diyerek sözlerini sürdürmekte Kılıçdaroğlu. Ömürleri Atatürk’e sövmekle geçen FETÖ’cülerin Mustafa Kemal’in meydanında ne işleri var? Atatürk’e yıllardır düşmanlık yapanların adlarını, Atatürk’le yan yana getirerek hangi ihanetin taşları döşenmekte?
Kılıçdaroğlu, çok bilen(!) danışmanlarına görev versin, Uğur Mumcu (Cumhuriyet) ile Nazlı Ilıcak (Tercüman) arasında yıllarca süren tartışmaları toparlayıp Kemal Bey’in önüne getirsinler. Mumcu ve Ilıcak’ın neyi tartıştıklarını belki anlar bu yolla. Rahmetli Uğur Mumcu’nun Nazlı Ilıcak’tan kazandığı davalardan aldığı tazminatları da bir hesap uzmanı olarak hesaplasın Dersimli Kemal. Ey Kılıçdaroğlu, bu tazminatları neden kazandı biliyor musunuz Uğru Mumcu? Ilıcak’ın yalan ve iftiraları nedeniyle… Sen, kalkmışsın Ilıcak’ın yalanlarını mahkemelerde kanıtlayan ve Uğur Mumcu’nun adını taşıyan meydanda Nazlı Ilıcak’ın adını söyletiyorsun CHP’lilere.  Ilıcak’ı aklarken Rahmetli Uğur Mumcu’nun kemiklerini sızlattığının farkında mısın?
Ey Kılıçdaroğlu, söyle bakalım. Sen, Galadyo’nun katlettiği Uğur Mumcu’nun mu, yoksa Galadyo tetikçiliği yapan Ilıcak, Altan kardeşlerin… yanında mısın? Sen, emperyalizme karşı ilk başkaldırıyı yapan Atatürk’ün mü; yoksa emperyalizmin piyonu olan FETÖ, PKK’nın mı safındasın? Sinsiliği bırak, yaşamında bir kez olsun dürüst davran!
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           6 Aralık 2016

5 Aralık 2016 Pazartesi

MAYDANOZ HER ŞEYE KONUR, DEĞİL Mİ?


Pazar günü… Evde uzun süredir sorun çıkaran onarım işleri var. Bense onarım işlerinde oldukça beceriksizim. Beceriksizliğimden olacak, bu tür işleri hep ertelerim. Anlaşılan bugün kaçış yok! Hanım sıkıştırıyor. El mahkûm, aldım çekici, tornavidayı elime… Uzaktan bakanlar beni usta sanacak…
Önce elektrik süpürgesiyle başladım işe. Uzun bir uğraştan sonra süpürgede kullanım hatası(!) olduğunu belirledim. Ama yine de süpürge iş gördü. Şimdilik...
Bu arada süpürge çalışmaya başlayınca evin temizlenip toplanmasında az da olsa eşimle yardımlaştık. Atacan’ın kırdığı bir vazonun temizlenmesi özellikle benim görevim oldu. Çünkü çocuğu ben şımarttığımdan(!) bu vukuatı işlediği kanısı egemen olduğu için, vazo parçalarını elle yerden toplamak, ardından da süpürge ile parçacıkları süpürmek benim işim doğal olarak...
Evin temizlik işi bitince bir kapının onarımı işine giriştim. Ustalıktaki beceriksizliğim çok belirgin. Ben, işe girişince Atacan da elinde çekiç, pense, tornavidayla yardımıma koştu. Ben, çekiçle kapıya tıklayınca o da tıklatıyor çekicini. Ben, tornavidayla vidaya yüklenince o da bir yerlerden vida sökmeye çalışıyor. Benim yetersiz olduğumu sandığı yerde, tornavidamın yanında onun tornavidası bitiyor anında.
Ben zorlanınca bir vidayı sökmede, Atacan: “Bırak Adil, ben sökeyim onu.” diyor boyuna posuna bakmadan. Vah Adil, vah düştüğün duruma bak! Bacak kadar çocuk, senin beceriksizliğini anlamış durumda. Bir de bunu yüzüne karşı vuruyor.
Neyse Atacan’la onarım işini dostça sürdürüyoruz. Ama bir yere kadar… İş bir yere geliyor, gerçekten zorlanıyorum. O yetişiyor uzman edalarında. “Ben yapayım.” diyor. Ben de: “Her yere maydanoz olma!” diyorum, hafif bir gülümsemeyle.
Beş buçuk yaşındaki Atacan bana yanıt veriyor: “Maydanoz her şeyin içine konur, değil mi Adil?” O da hınzırca gülüyor karşımda.
Ergenlik öncesindeki çocukların soyut kavramları kavraması zordur. Çünkü çocuklar, somut düşünür her şeyi. “Her şeye maydanoz olmak” bir deyim. Deyimler, genellikle değişmece anlamlı. Değişmecelerde soyutlaşma söz konusu. Benim sözüme bu kadar çabuk karşılık vermesi hoşuma gidiyor. Ben de gülüyorum ve onu kucaklıyorum. Onarım işi bitiyor. “Her şeye maydanoz olmak” deyimi ile ilgili konuşuyoruz birazcık. Birazcık diyorum, çünkü annesinin yemek yedirme faslı başlıyor.  Ben de bilgisayarın başına geçiyorum, günün özetini yapmak için…
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           4 Aralık 2016
           


4 Aralık 2016 Pazar

BUGÜN PAZAR

                                                
Bugün pazar… Evden çıkmama kararımız var. Haftanın altı günü büyük bir koşturmaca içindeyim. Eve, aileme az zaman ayırdığımın farkındayım. Bu da içimde bir yara…
Güzel bir aralık sabahı… Sabahleyin erkenden uyandım. Öncelikle çayı demledim. Ben çayla uğraşırken Atacan uyandı. Az sonra da eşimin sesini işittim. Kahvaltı elbirliğiyle hazırlandı. Kahvaltı masasına oturduk. Atacan, televizyon izlemekte bir yandan… Tabi ki çizgi film… Günümüz annelerinin birçoğunun yaptığı gibi eşim de Atacan’a beş kişilik yemek yedirme peşinde.
Atacan: “Doydum.” diyor. Eşim: “Ne yedin ki?” diye karşı çıkıyor. Ben ise “Her canlı kendini doyurur. Çocuk, acıkınca yer. Israr etme!” diyerek çocuktan yana tavır alıyorum. Eşim “Sana kalırsa bu çocuk acından ölür.” diyerek kızıyor. Atacan ise uzattığım yardım eline sarılıyor.
Bilmiyorum ilginizi çekti mi hiç? Günümüz annelerinin neredeyse tümü, çocuğunun yemek yemediğinden şikâyetçi. Aldığı kilolar nedeniyle soluk almakta güçlük çeken bazı çocuklarının anneleri bile çocuğunun iştahsızlığından yakınıyor. Bu duruma güler misiniz, ağlar mısınız? “Çocuğumun iştahı yerinde.” diyen anneye çok seyrek rastlamaktayız.
Çocuklarının sürekli aç olduğunu düşünen anneler, nerede olurlarsa olsunlar tabak, çatal ellerinde dolaşmaktalar. AVM’lerde, doğum günü partilerinde, düğünlerde, aile ziyaretlerinde, parklarda, yemekli toplantılarda, plajlarda… aklınıza gelen her yerde çocukların peşlerinde çatal, kaşık, tabakla koşturan anneler...
Çocuk oynayacak arkadaşlarıyla parkta. Olanaksız bu. Tam kaydırağın orta yerinde ağzına bir çatal uzanmakta. Çocuk arkadaşlarıyla çayır çimende koşup enerjisini boşaltacak... Arkasından bir el çekiştirip ağzına bir şeyler tıkıyor. Çocuk mayosunu giymiş denize girecek… O da ne? Annesi yetişiyor arkasından, köfteyi tıkıyor ağzına.
Tatil yörelerinde yabancı turistlerle karşılaşıyoruz. Çocuklu yabancı aileler hep ilgimi çeker. Bir Avrupalı annenin çatal, tabak elinde çocuğunun peşinde koşturduğunu görmedim. Yurtdışına gittiğimde de böyle bir duruma rastlamadım. Şimdi insanın usuna şu soru geliyor: Bu yabancı ailelerin çocukları aç mı geziyor? Oysa onların çocukları daha gürbüz, daha hareketli. Özellikle Avrupalı ailelerde ebeveynlerle çocuklar arasında bir şeyi yapma/yaptırma konusunda bağırış, çağırış neredeyse yok.
Yabancı turistlerin çocuklarında ilgimi çeken bir noktada şu. Çocuklar yerlere çöp atmadıkları gibi atılan çöpleri de toplamaktalar. Bu durum bizim “Üzüm üzüme baka baka kararır” sözünü anımsatıyor bana. Anne-baba yere çöp atmayınca çocuk da çöpünü, çöp kutusuna atıyor. Ne yazık ki bizler toplum olarak öğüt vermeyi çok seviyoruz. Doğru davranışı çocuklarımıza öğütlüyoruz, ama davranışlarımızla doğru örnek olamıyoruz onlara. Çünkü hâlâ “Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma!” sözü, toplumda geçer akçe.
Annelerin çocuklarını doyurma telaşından gidilen davetten de geziden de tat alınamıyor. Ne yazık ki çocuklar, masaya oturup yemeklerini yiyemiyorlar anneleri yüzünden. Yemek yeme konusu, günün neredeyse tümünü kaplamakta. Bu nedenle de çocuklarımız belli, birkaç tür yiyecekle beslenmekteler. Bu tekdüzelik yüzünden çocuklarda damak tadı gelişmiyor.
Yaşı kırkı geçmiş bir tanıdığım var. Birden çocuğu olan bir baba bu kişi. On, on beş gün bir arada kalsanız üç gün kahvaltı ve akşam yemeğini aynı sofrada yiyemezsiniz onunla. Çünkü annesi, ona ekmek arası özel yemek hazırlar. Kırk yaşını aşmış bu çocuk, hâlâ bu yaşında “Onu yemem, bunu yemem!” diyerek naz niyaz yapar. Çevremizde bu tür kişilere ne yazık ki çokça rastlamaktayız.
Çocukların özgüvenlerinin gelişmesi için annelerin tabak, çatal, kaşık elde onların peşinde dolaşmaktan vazgeçmesi gerek. Ne yazık ki annelerin hiçbir zaman doymayan(!) çocukları, yaşamları boyunca yemek yemeyi öğrenemiyorlar. Özgüvenleri gelişmiyor bu çocukların. Onların yaratıcılıkları bu yolla törpülenmekte.
“Çocuğumun iştahı yerinde.” diyen anneleri seyrek de olsa gördüğümde onları kutlayasım geliyor. Elinde yiyecek dolu tabaklarla çocuk kovalamayan anneler gördüğümde çok mutlu oluyorum, çocukların gelecekleri adına.
Evet, bir Pazar günümüz Atacan’ın yemek yemesiyle geçti. Kaç öğün mü? Bir öğün… Sabah başladı yemek akşama kadar sürdü, kısa aralarla. Atacan mı? Hep direndi, tehditlere aldırmadan. Allah’tan şişman değil. Çok da hareketli…
Hep şu soruyu soruyorum kendime: Acaba bu yemek yedirilmek için kovalanan çocuklar ne zaman doyacaklar?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           4 Aralık 2016