16 Ağustos 2017 Çarşamba

ADALET KURULTAYI MI, BÜYÜK TAARRUZ MU?


CHP, 26-30 Ağustos 2017 tarihleri arasında Gelibolu’da “adalet kurultayı düzenleyecek.
 Niçin? Mağdurlar için…
Mağdur dedikleri kim?
15 Temmuz darbe girimine katıldıkları ve FETÖ üyesi oldukları için tutuklanan, işinden el çektirilen kişiler…
Nazlı Ilıcak, Altan kardeşler, Fetullahçı sözde gazeteci, özde FETÖ tetikçisi olanlar…
Başka?
HDP PKK)’li vekiller…
PKK destekçisi gazeteci maskeli terör destekçileri…
CHP yöneticileri, Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmek, parçalamak için ABD adına iş yapan terör örgütlerinin militanlarını mağdur ilan ediyor. Bu yolla mağduriyet ve masumiyet kisvesi altında adalet arayacak.
Nazlı Ilıcak, Ahmet Altan… için mi adalet aranmalı, yoksa Ergenekon, Balyoz mağdurları için mi?
15 Temmuz’da halka ateş edenlerin mi, darbe gecesi şehit olanların mı hakkı savunulmalı?
Demirtaş’ın özgürlüğü için mi, Eren Bülbül’ün yaşam hakkı için mi yollara dökülmeli?
PKK’nın şehit ettiği askerler için mi adalet aranmalı, yoksa dağdaki PKK’lılara erzak taşıyan HDP’li vekiller için mi?
Taraf Gazetesinin neden, kimlerce kurulduğunu, TSK’nın tasfiyesi için neler yaptığını sorgulamayacak mı ana muhalefet partisi?
Sorular çoğaltılabilir. CHP yöneticileri, bu sorulara sözü eğip bükmeden yanıt vermeli.
25Eylü 20l7’de Barzanistan’da; Irak’tan ayrılmak, bağımsız devlet kurmak için halkoylaması yapılacak. Bu demek? Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehlikeye düşürmek demek… Peki, CHP yöneticileri böyle bir tehlike karşısında neden sokaklara çıkmaz. Bu konuyu her gün gündem de tutmaz da neden Nazlı Ilıcak, Altan kardeşler gibi FETÖ’ye hizmet ettikleri herkesçe bilinen gazeteci maskeli kişilerin ve HDP’li vekillerin hakkını savunmayı görev edinir? Üstelik AKP cenahı da Barzanistan’daki halkoylamasına sessiz kalırken… Türkiye’nin vatan bütünlüğünden daha önemli ne olabilir? AKP’yi devirmek mi istiyorsun, işte sana fırsat!
CHP’nin “adalet kurultayı” tam da Büyük Taarruz ’un başladığı tarihe rastlamakta. Bitişi de 30 Ağustos… Başkomutanlık Zaferi… Türkiye’nin kurtuluşunun tarihlerinde mağdurları(!) savunmak için “partiler üstü” kurultay yapmaktaki amaç ne?
Ey CHP yöneticileri! 26 Ağustos’ta şairin dediği gibi “Akşehir’den Afyon’a doğru” neden yürümüyorsunuz? Hem de Irak’ın kuzeyindeki yapılmak istenen halkoylamasına “Hayır!” diyerek… Bir Müdafaa-i Hukuk rüzgârı estirmeyi neden düşünmezsiniz? Bölücülüğe, FETÖ saldırısına, ABD emperyalizmine karşı Müdafaa-i Hukuk’la CHP’nin tarihsel misyonunu yeniden yüklenmek; Türkiye’yi birleştirir, hem de CHP’yi iktidara taşır? Ilıcak’la, Altanlarla, Demirtaşlarla iktidar yürünmez. İktidar, CHP’nin tarihsel köklerinde…
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           16 Ağustos 2017



13 Ağustos 2017 Pazar

AŞK, ÇOCUK OLUNCAYA KADAR MI?

                                     
Akşam balkondayız. Sıcak bir günün sonunda birazcık serin havadan, azıcık rüzgârdan yararlanmak amacımız. Yemeğimizi, Atacan’ın büyük uğraşlar sonunda oyun hamuruyla yaptığı yontucukların doldurduğu masada yemekteyiz.
Hamurdan yontuları, sağa sola çekerek tabaklarımıza yer açtık güçlükle. Bir yandan yiyoruz, bir yandan da söyleşiyoruz. Atacan’a: “Yaptıkların ne?” diye soruyorum.
Çocuk, gururla sandalyesinde doğruluyor. Gözleri parlıyor. Dudaklarında muzip bir gülümseme. Kim bilir içinden “Bu kadarcık basit şeylerin ne olduğunu bile anlamadın mı?” der gibiydi.
Ben, yine de tek tek soruyorum. İşaret parmağım kırmızı, sarı renkli bir yontuyu gösteriyor. “Bu Şimşek (Bu bir yarış arabası) sanırım, doğru mu?” diyorum. O: “Bildin…” dedi sevinçle. Güzel… Birde bir yaptım, ilk yontuyu tanıdım.
“Yanındakiler ne?”
“Şimşek’in arkadaşları… Küçükler de iki gizli ajan…”
Sıra orta yerdeki koyu renktekinde… “Bu ne?” diye soruyorum.
Çocuk. Hemen yanıtlıyor. “Büyük beyaz…” Ben, bu yanıttan anlıyorum köpekbalığı olduğunu.
Yandaki biraz daha küçük olanı soruyorum.
“Elektro köpekbalığı…”
“Bu, havuz olsa gerek…”
“Evet, havuz…”
“Ya şu yandaki büyükçe ve rengârenk olan?”
“Meyve tabağı… Yiyebilirsin.”
Küçük küçük, koyu renkli bir şeyler var aralarda. “Bunlar ne?”
“Küçük balıklar… Köpekbalıkları yesin diye yaptım.” Bu açıklamadan sonra balıklarla ilgili söyleşimiz başlıyor.
Atacan, oyun hamurlarının plastik kutuların kapaklarını tabak olarak kullanıyor. Bana: “Beyefendi, sizin için hangi balığı pişirmemi istersiniz?” diye soruyor.
Ben: “Lüfer…” diye yanıtlıyorum.
“Nasıl olsun?
“Izgara..”
“Yanında limon, soğan, salata ister misiniz?”
“Evet!”
Plastik küçük tabağın içindeki oyun hamurundan yapılmış balık önüme geliyor. “Kaç lira?” diye soruyorum.
“İki lira…”
Hayali parayı avucuna “Buyurun!” diyerek bırakıyorum.
Parayı alıp “Sağol… Afiyet olsun.” diyor.
Aradan fazla geçmeden soruyor: “Hangi balığı pişireyim sizin için?”
“Levrek…”
“Nasıl pişireyim?”
“Buğulama olsun.”
Oyunumuz böylece sürmekte. “Hamsi, uskumru, istavrit, palamut, mezgit, çinekop, sazan, alabalık, balık çorbası…”
Balıkların adları ve pişirme biçimlerine dalmışken eşim uzun süren suskunluğunu bozuyor. “Bu konuştuğunuz balık türlerinin hepsini bana ısmarladı Adil. Hem de İstanbul’un her yerinde…” dedi. “Ama şimdi yalnızca bulduğumuzla yetiniyoruz.” diye de ekledi.
Atacan bu durur mu, susar mı? “Ben olunca her şey bitti, değil mi? Bu saptama karşısında eşimle neredeyse gülme krizine giriyoruz.
Atacan bilerek ya da bilmeyerek son günlerin önemli bir tartışmasına son noktayı koymuş oluyor. “Aşkın çocuk doğunca sona erdiğini, eşlerin birbirine olan ilgisinin daha çok çocuklara yoğunlaştığını” kısaca anlatıyor. Oysa eskisi kadar olmasa da yine de balık mevsiminde olanaklarımız çerçevesinde gitmekteyiz balıkçılara. Şu da bir gerçek ki eskisi gibi ekonomik olanaklara sahip değiliz. Bu nedenle de ayağımızı yorganımıza göre uzatmak zorundayız.
İnsanın gönlüne işleyen aşk, çocuk olduğunda azalır mı hiç? İki ayrı ağaçken bir ağaç durumuna getiriyor meyve, ağacı. Ağaç, meyvesi olunca daha da güzelleşir. Dalıyla, yaprağıyla, çiçeğiyle, meyvesiyle sevgi dolar.  
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu
                                                                                  13 Ağustos 2017




CANKURTARAN, İTFAİYE, POLİS

                                   
Evimiz, Bostancı’da Emin Ali Paşa ve Ali Nihat Tarlan caddelerinin kesiştiği köşededir. Havalar iyi olduğunda her iki caddeyi de gören balkonumuz önemli bir yaşam alanımızdır. 
Balkon, doğuya baktığı için sabah güneşini alır. Güz ve bahar mevsimlerinde burada kahvaltı yapmanın tadına doyum olmaz. Yaz akşamları yemeğimizi balkonda yer, çayımızı burada içeriz. Taşıt gürültüsü, çoğu zaman balkonu çekilmez yapsa da zamanla alışıyor insan. Biz de motor seslerine gereksiz kornalara alıştık sayılır.
Balkonumuzun önü açıktır. Bu nedenle görüş açısı geniştir. Önümüzde akaryakıt istasyonu olduğundan çok geniş bir alanı görme olanağına sahibiz. Önümüzdeki kavşakta, neredeyse iki günde bir trafik kazası olmakta. Bu kazaların çoğu trafik ışıklarına uymayan sürücüler yüzünden. Akaryakıt istasyonuna giriş çıkışlar da kaza nedeni.
Kavşakta yayalara saygı yok! Bu nedenle yayalara yeşil ışık yandığında çok dikkatli geçmeliler karşıdan karşıya. Çünkü aynı anda taşıtlar da yayalara yanan yeşil ışığa aldırmadan yola devam edebilirler. Bu durum, yayaların can güvenliklerini tehdit etmekte. Yayaların geçiş hakları engellendiğinden araç sahipleri sık sık tartışmalara girişirler. İstanbul’da karmaşıklık adına ne varsa balkonumuzun önündeki kavşakta hepsi var sayılır.
12 Ağustos 2017 günü sıcak bir gün. Rüzgârla tek buluşma noktamız balkon. Yemeğimizi, balkon masasında yemekteyiz. Bir yandan da söyleşiyoruz. Söyleşi dereden tepeden.  Tam da bu sırada üç polis motosikleti, Pendik yönüne doğru hızla geçti. Çok geçmeden ardından bir cankurtaran, inleye inleye E-5’e doğru gaza bastı. Cankurtaran geçerken araçlar ona yol vermek için çaba gösterdiler, ama nafile. Çünkü çift şerit yol, yaya kaldırımlarının önünde park eden araçlar yüzünden tek şeride inmiş durumda. Anlaşılacağı üzere cankurtarana yol açmak isteyen araçların kaçabileceği yer yok. Bu nedenle de yol açmak zor iş.
Cankurtaran geçerken ortaya bir soru attım. “Aynı anda kavşaktaki ışıklarda cankurtaran, itfaiye ve polis aracı sirenlerini öttürerek gelse geçiş üstünlüğü hangisinde olur?” dedim.
Eşim: “Üç aracın aynı anda yan yana gelmesi milyarda bir olasılık bile değil. Böyle bir şey olamaz.” diye yanıtladı beni.
Ben, olabileceğini düşünerek yanıtlayalım dedim. Eşim, itirazını ısrarla sürdürdü. “Bu olasılığın mantıklı olmayacağını söyledi.”
 Eşim itirazını sürdürürken Atacan’ın sesi işitildi. “Olur!” diye bağırdı.
Eşim: “Nasıl?” deyince, o anlattı. “Bir hırsız, bir eve girer soygun yapmak için. Bu sırada ev sahibi direnince hırsız onu yaralar, ardından evi ateşe verir. Komşular da hem cankurtaran hem itfaiye hem de polisi çağırırlar. Böylece aynı kavşakta bu üç araç karşılaşır.” 
Atacan’ın yanıtı karşısında şaşkına döndük. Akılcı bir örnekle annesini bir anda ikna etti. Ben bıyık altından gülmekteyim. Eşim, Atacan’ın örneği karşısında mutlu bir şaşkınlık yaşamakta.
Atacan, annesine: “Anladın mı?” dedi. Annesi: “Tamam…” diye yanıtlayıp kutladı onu. Çocukta şımarıklığın en küçük bir belirtisi bile yok! Sustu… Yemeğinden bir lokma aldı ve oyun hamurlarıyla oynamaya başladı.
Atacan, yine hazırcevaplılığını gösterdi. Her konuda çözüm bulma ustası olan çocuk, verdiği yanıtla çözümü buldu. Benden ona ödül, bir öpücük oldu. Büyük bir olasılıkla sabah olunca benden oyun hamuru almamı isteyecek. Çünkü gece yarısına dek oynadığı oyun hamurları birbirine karışmış durumda. Oyun hamurları da unun ödülü olsun bari.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       12 Ağustos 2017



11 Ağustos 2017 Cuma

TÜRKİYE’Yİ BÖLEN AKP

                                               
Konyaspor başkanı Ahmet Şan, süper kupa finali öncesi İzmir Marşı için “Bizim stadımız hariç, tüm statlarda söyleniyor, taraftarımıza teşekkür ediyorum.” demişti. Konyaspor Başkanı Şan, İzmir Marşı’nı politik buluyor. Bu nedenle de kendi taraftarları, bu marşı söylemediği için övünüyor.
6 Ağustos 2017 Pazar günü Samsun’da, Beşiktaş’la Konyaspor süper kupa maçını oynadılar. Sahaya meşale, maytap, bıçak atılıyor maç sırasında. Ancak “Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa!” pankartı stadyuma sokulmuyor güvenlik güçlerince. Bıçak zararlı değil, ama Mustafa Kemal Paşa’nın adı yasak, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde. Hem de vatanı kurtarmak için çıktığı Samsun’da. AKP’nin yönettiği emniyet, Mustafa Kemal Paşa’yı sakıncalı buluyor.
İmam-cemaat meselesi… Başkan, İzmir Marşı’na karşı çıkarsa taraftarlar da İzmir Marşı’nı söyleyenleri PKK’lı sanır. Emniyet, “Mustafa Kemal Paşa” yazan pankartı sakıncalı bulursa taraftar, “Ya Allah Bismillah Allah’u Ekber!” diye tekbir getirir.  BJK taraftarı İzmir Marşı’nı söylüyor. Buna karşılık Konyaspor taraftarı “PKK dışarı!” diye bağırıyor. Buna yol açan kimler? Başta Konyaspor başkanı… “Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa!” pankartını içeri almayan yetkililer… Her fırsatta Cumhuriyet’e, Atatürk’e karşı kinlerini dile getiren AKP’li yöneticileri… Atatürk karşıtlığını, AKP yalakalığına dönüştüren kimi ekran bülbülleriyle köşeyazıcıları… Siyasal İslamcıların Atatürk kinini körükleyen emperyalizm…
İzmir Marşı, politik bir söylem midir? Evet, politik bir söylemdir. Kime karşı? Başta İzmir olmak üzere, Türkiye’nin batısını işgal eden Yunanlılara karşı… Başka..? Yunanlıları destekleyen İngiliz, Fransız, İtalyanlar ve bu emperyalistlerin dümen suyuna giden Osmanlı yönetimine karşı…
İzmir Marşı; ayağında çarık olmadan, aç susuz olarak dünyanın en büyük utkusunu kazanan Türk Milleti’nin önderi Mustafa Kemal Atatürk için bestelenmiş bir marştır. Türk Milletinin büyük utkusunu, düşmanın bozgununu anlatır.
Şimdi gelelim işin asıl yönüne… Ey Konyaspor başkanı arkadaş, İzmir Marşı’ndan neden rahatsız oluyorsun? Bu marşı neden politik buluyorsun. Söylemek istemiyorum, yoksa sen İzmir’i işgal edenlerin safında mısın? Türk Milleti’nin kahramanlık destanını anlatan marşlardan neden rahatsız oluyorsun? “Mustafa Kemal Paşa” adı, neden seni rahatsız ediyor? Yoksa sen Delibaş’ın torunu musun? Siyaset söz konusu olduğunda Türk Milleti’nin yanındayım. Kurtuluş Savaşı sırasında ihanet içimde olanların, yurdumu işgal edenlerin yanında siyaseten bulunmayı kendime de yurttaşlarıma da yakıştıramam.
Konyaspor taraftarlarına gelince… Sanırım şaka yaptılar. Beşiktaş taraftarlarına “PKK dışarı!” diye bağırmak, bir Konyalıya yakışmaz. Konyalı yurttaşlarımız, PKK’lılarla ile yurtseverleri ayırt edebilecek zekâ düzeyindedirler. Eğer şaka yapmadılarsa aralarına sızmış kışkırtıcı, bölücü ajanlara dikkat etsinler.
Mustafa Kemal Atatürk, Türk vatanını birleştiren bir önderdir. Atatürk’e karşı çıkmak, bölücülüğü savunmaktır. AKP’li yöneticiler, yaptıkları sorumsuz açıklamaları ile Türk Milletini bölmekteler. İşte örneği: Beşiktaş-Konyaspor tribünleri…
                                                                                  8 Ağustos 2017


8 Ağustos 2017 Salı

ATACAN’IN KOLU ALÇIDA

                                   
4 Ağustos 2017 Cuma günü yoğun bir iş temposu içindeydim. Sıcak bir gündü. Koşturmacalar, günün sıcaklığını daha çok duyumsamama neden olmaktaydı. Gün içinde eşimle birkaç kez konuştum. Buluşacağımız yeri kararlaştırdık. Ancak Atacan, bizim planlarımızı bozdu. Şaşkın Bakkal sahilinde bisiklet binmek istediğini söyledi annesine. Israr edince de eşim dayanamadı ve onun isteğine uydu ve sahildeki çocuk parkına gittiler.
Sahil tıklım tıklım... Çocuk parkında oynayan, koşan çocuklar… Kaydıraktan kayanlar, salıncakta sallananlar… Bisiklete binenler… Saklambaç, yerden yüksek oynayanlar… Paten ve scooterla kayanlar… Yürümeyi yeni öğrenen bebekler, anne ya da babalarının sıkı gözetiminde paytak paytak yürümedeler… Dedeler, nineler torunlarını gururla izlemekteler… Çocuk parkının yanında bulunan çay bahçesinde oturacak sandalye yok neredeyse.
Atacan, arkadaşlarıyla oynamakta. Her zamanki gibi koşmakta. Bu arada parkın ışıkları kesildi. Ortalık loş bir karanlık. Koşarken yandan scootera binen bir kız çocuğu Ata’ya çarpınca yere düşüyor sertçe. Çocuk canhıraş ağlamakta. Arkadaşları eşime koşuyorlar avaz avaz. Buz arıyorlar, yok! Belediyeye ait çay bahçesinde buz olmaz mı? Olmuyor işte…
Ben, işlerimi bitirip Bakırköy’de bir yorgunluk çayı içeyim derken telefonum çaldı. Eşim  “Atacan’ın kolu kırıldı her halde.” diye korku ve kaygıyla bağırmakta.
Ben: “Göztepe Eğitim Araştırma Hastanesi’ne gidin. Ben de oraya geliyorum.” dedim ve hızla hastaneye ulaşmak için yola çıktım. Ne kadar hızlı davranırsan davran, burası İstanbul. Hem de akşam saati… Raylı sistemi yeğliyorum.
Benden önce hastaneye vardılar. Ben gittiğimde Atacan’ın kolu alçıdaydı. Alçı henüz ıslak, daha kurumamış. Bu nedenle alçıyı, Atacan’dan korumak gerek. Kolunu havada tutuyoruz bir yere çarpmasın diye. Atacan, beni görünce gözleri parladı. Hemen boynuma sarıldı. Olayın nasıl olduğunu anlattı. Üzüntüsü çoktu. Ona moral verdim. Kolunun çok çabuk iyileşeceğini söyledim.
Otacılardan kısaca bilgi alıyorum. Bilek ve dirseğin üstündeki kemiklerde çatlak varmış. Otacılar, buna “yaş ağaç kırığı” demekteler. Kolay iyileşeceğini söylediler.
Hastaneden ayrıldık. Nöbetçi eczaneden ilaçları aldık. Eve geldik. Atacan şaşkın… Saat, çoktan 24.00’ü geçmiş. Kolu yüksekte olmalıymış. Salonda başköşeye oturttuk onu. Kolunun altına minderler koyduk. Birazcık söyleştik.  Uykusu gelmeye başladı. Salonda ona bir yatak yaptık. Eşim, üzgün ve yorgundu. Atacan uyuyunca ona da uyumasını söyledim. Ben televizyonu açtım, sessizce izlemeye başladım. Haberlerin tekrarları, belgeseller, spor programları… Gözüm daha çok Atacan’da. Kolunun üzerine dönme hamlesi yaptığı anda yerimden ok gibi fırlıyor, onu düzeltiyorum. Koluna zarar vermeden uyumasını sağlamak amacım. Sabah olmak üzere. Doğuya bakan salonumuzun içi yavaş yavaş aydınlanmakta. Güneş kendini göstermek üzere. Ufuk, kızıl bir deniz gibi boylu boyunca uzanmakta.
Uykuya teslim olmak üzereyim. Oturduğum koltuktan yavaşça kalktım. Atacan’ın terden hafifçe ıslanmış saçlarını elimle düzelttim. Elim alnına gidiyor ateşine bakmak için. Ateşi yok! Bu güzel… Kolunu kontrol ettim. Yavaşça yanına uzandım. Uykusuzluktan halsizleşmişim. Ancak uyuyamıyorum, çünkü çocuğu kontrol etmeliyim. Ya kolunun üstüne yatarsa…
Kolunun altındaki minderleri düzeltiyorum. Ona sarılıp uyumak istiyorum. Kolum nasıl olsa üstünde… En küçük devinimini duyumsarım ve uyanırım, diye düşünmekteyim. Kolumu duyumsayınca gözlerini açıp bana dönüyor. “Sen misin Adil!” diye mırıldanıyor. “Evet!” diye yanıtlıyorum onu. Çok geçmeden ikimizde uyumuşuz.
Aradan bir saat geçmeden uyanıyor Ata. Beni de uyandırıyor. Yükselen güneş, perdeleri açık salonun camından içeri süzülmekte tüm sıcaklığıyla. “Kolun nasıl, ağrın var mı?” diye soruyorum. O: “Acımıyor.” diyor. Televizyonun kumandasını alıp ikimizin de hoşlanacağı bir program buluyorum. Belgesel… Bu arada Atacan’ın sargısız olan elini ve yüzünü yıkıyorum. O, bana engel olmak istiyor. “Ben, yıkarım Adil.” demesine karşın.
Aradan dört gün geçti. Atacan tek kollu canavar gibi. Dur durak bilmiyor. Dün akşam yaşamında ilk kez ayak paça çorbası içti. Paça içerse kolunun hızla iyileşeceğini söyledik. Bu nedenle paçayı beğenmiş göründü. Çorbasını hızla içti. Koşar adımla sahile indik Ay tutulmasını görmek için. Bulduğumuz masaya kendisi sandalyeler taşıdı tek başına. Bize taşıtmadı. Oturduk çaylarımızı yudumlarken Ay tutulmasını izledik. Çevremizdeki birçok kişinin bu doğa olayından haberi yokmuş. Atacan sayesinde hepsi öğrendi ve herkes fotoğraf çekmeye başladı. Ay tutulması bitince yürüyerek eve döndük. Gece, onu kollarına alana dek söyleştik.
Zor ve sıcak bir yazda bir de kırıkla çıkıkla uğraşmak zor. Atacan’a gerçek bir eziyet. Her sabah şunu soruyor: “Kolumdaki alçıyı ne zaman çıkaracaklar?” Biz de “Yakında…” diyoruz. Bakalım o “yakında” ne zaman gelecek?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       8 Ağustos 2017


DEVLETİMİZİ YIKACAK MECZUP

                                             
“Şimdi biz yeni bir devlet kuruyoruz, beğenin beğenmeyin bu yeni devletin kurucu lideri Tayyip Erdoğan’dır.” diyen kişi, AKP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu’nun eski üyesi Ayhan Oğan.
Ayhan Oğan, son günlerde kamuoyunun ilgisini çekmekte. Televizyonların aranan konuğuydu. Katıldığı televizyon programlarında tartışmıyor, eleştirilere yanıt vermiyor, karşısındakilere sürekli hakaretlerde bulunuyordu. Siyaset bilgisi yok denecek kadar az… Bilgi, görgü, kültürü kıt biri olarak hakaret etmeyi siyasal savaşım sanan bir meczup. En belirgin özelliği, kraldan çok kralcı olması. AKP lideri Erdoğan’ın gözüne girmek için saldırganlığı geçer yol görmekte. Bu nedenle de AKP’nim temel düşüncesi olan Cumhuriyet karşıtlığını yıkıcılığa götürüyor meczup saldırgan.
Diyeceksiniz ki bilgi, görgü, saygı ve kültürü yetersiz olan, üstüne üslük konuşmaları hakaretten ibaret olan biri neden ekranlarda sık sık boy gösterir? Çünkü televizyonların asıl derdi kamuoyunu bilgilendirmek değil, izlenme oranını artırmak. Bunu da en iyi ekranda kavga edenler yapmakta.
Yeni bir devlet kurmak için ne yapmak gerekir? Eski devleti yıkmak… Eski devlet hangisi? Türkiye Cumhuriyeti… Demek ki Ayhan Oğan, Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak ve yeni bir devlet kurmak istemekte. Kuracağı devletin adı, yüzölçümü belli değil.
Kurtuluş Savaşı’nda İzmir’den denize döktüğümüz düvel-i muazzama yıllardır Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaya çalışmakta. Türkiye’yi yıkacak Sevr’i uygulamak için emperyalistlerle işbirlikçileri yoğun uğraşta. ABD, yerli işbirlikçileriyle devletimizi yıkmak için akla gelmedik yolları denemekte. Şu anda PKK ve FETÖ Türkiye’yi yıkıp parçalamak için elinden geleni yapmakta.
Ayhan Oğan, Türkiye’yi yıkmak için FETÖ ve PKK ile ABD projesinin askeri olarak ortaya çıkmakta. Sevr uygulamak isteyenlerin ön önünde durmakta. Bu yolla da terör örgütlerinin yanında yer almakta. Bu, vatana ihanet suçudur. Bu söyleme savcılar sessiz kalamaz.
Herkes soruyor: “FETÖ’nün siyasal ayağında kimler var?” diye. Kimler olacak? Ayhan Oğan’a bakın, görürsünüz siyasal ayağı.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       8 Ağustos 2017

28 Temmuz 2017 Cuma

YAĞMURA DAYANAMAYAN KENTLER

                                    
Son yıllarda İstanbul’a yağan her kuvvetli yağmur, sel baskınlarına neden olmakta.
Yalnızca İstanbul’da mı?
Değil tabi ki… Türkiye’nin birçok kentinde yağışların oluşturduğu sel baskınlarının yol açtığı sel baskınlarını görmek olanaklı. Sel baskınlarının olduğu yerleşim yerlerinin büyük çoğunluğunun kıyı kentleri olması ilgi çekici. Biriken yağmur sularının yirmi otuz metre uzaklıktaki denize akıtılamamasının adı beceriksizlikten başka ne olabilir?
Yapılan yolların, yapıların, raylı sistemlerin yağışlar, diğer doğal olaylar düşünülmeden inşa edilmesinin akla mantığa sığan bir yanı var mı? Kentleri oluştururken yalnızca betonu düşünen kafaların, kentlere ve buralarda yaşayan insanlara ihanet içinde olduklarını düşünmek çok zor değil artık.
18 Temmuz 2017 günü yağmur yağdı. Koca İstanbul sele teslim oldu. Marmaray, metrolar, tramvay, Avrasya Tüneli, metrobüs, belediye otobüslerinin bir kısmı sel baskınlarıyla devre dışı kaldı bir anda. Kentin neredeyse her yerinde devasa göletler oluştu. Birçok kişi, kurtulmak için bu göletleri yüzerek geçti. Evlerin alt katları suyla doldu.
Silivri’deki yanlış yapılaşma, tüm rezaletiyle ortaya çıktı. Evlerin deniz yüzeyinin altında yapılması, dünya mizahçılarına taş çıkarır durumda. Hiçbir düzen olmadan, bilimi bir yana iterek yapılan yapılar, suyun altında kaldı.
27 Temmuz’da yağmur yine bastırdı. Hem de cevizden daha büyük yağan doluyla birlikte… İlk beş dakika içinde İstanbul’un farklı ilçelerinden iki yüz elli sel baskını ihbarı geldi. Gerisini siz düşünün… Avrasya Tüneli yine kapandı. Metrolar, metrobüs, tramvay devre dışı kaldı. Otobüsler, otomobiller oluşan göletlerin içinde kaldı. Kentin ana kavşakları suyla doldu her yağışta olduğu gibi… Ağaçlar, elektrik direkleri devrildi; duvarlar çöktü; çatılar uçtu: minareler yıkıldı.  Dolu, camları kırdı. Televizyon yayınları, internet kesildi. Yıldırımlar düştü, vinçler devrildi. Arabalar sel sularında sürüklendi. Yangınlar çıktı…
Üsküdar, Eminönü, Zeytinburnu, Kuzguncuk, Kabataş’ta… biriken sular, birkaç adım ötedeki denize akamıyor. Eminönü’nden Sirkeci’ye yürüyemiyor yurttaşlar. Kentin merkezi alanları sele teslim. Yöneticiler, suçu doğaya atmaktalar. “Afet bu!” Yağmuru afete dönüştüren kim? Kenti yağmalayan/yağmalattıran siyasal anlayış.
 İstanbul’u yalnızca inşaat alanı olarak düşünen anlayış, iflas ediyor bir yağmurda. Deprem mi? Bu, akla bile gelmiyor. Çaresiz yurttaş, kurbanlık koyun gibi beklemekte. Ne yeşil alan kaldı ne de deprem toplanma alanı. Yeşil doğada değil de seccadede, takkede, cüppede, binaların dış cephesinde, bir de ABD dolarında seven anlayış neredeyse bir ağaç gölgesi bırakmadı koca kentte.
Şimdi herkes soruyor: “Neden, her yağmurda sel oluşuyor?” Nedeni çok basit… İstanbul’da toprak yok, her yer beton… Yağmur suları toprakla buluşamıyor. Toprak, suyu ememiyor. Bina bahçeleri beton… Cadde, sokak kıyıları beton… Beton olmayan apartman bahçeleri naylonla kaplanmış dükkânlara dönüşmüş. Bu durumda toprakla buluşamayan su ne yapacak? Bulduğu yerlerden birikerek akıp sel olacak. Başka çare mi var?
Dere yatakları yok edildi, üç kuruşluk getirim için. Dereler olmayınca su yatağını bulamıyor. Yatağını bulamayan su, kendine cadde ve sokakları yatak yapmakta.
AKP’li yöneticilerin belki de en çok sevdikleri iş ağaç kesmek… Kentin yüz yıllık parkları yok edildi. Ağaçları yok edilen kentte suyun hızını azaltacak doğal nesneler yok. Yere düşen yağmur damlalarını emip gövdesinde saklayacak ağaçlar olmayınca sular dizginsiz yılkı atlar gibi önüne gelen her şeyi yıkıp devirmekte.
            Kimse kalkıp suçu doğaya atmasın! Suç, yıllardır kenti yönetenlerde. İstanbul’u, yalnızca yeşil dolar olarak gören anlayışta. Yeşili yok ederek kenti betonlaştıranlarda bütün suç. Kent yönetimine çulsuz gelip karunlaşanlarda büyük suç. Hangi partiden olursa olsun ağaç kesen, kıyıları yağmalatan, ormanlara göz koyan, imar değişiklikleriyle yandaşa getirim sağlayan belediye yöneticileri suçludur.
            Yurttaşı yolunacak kaz olarak gören siyasal anlayışlar olduğu sürece sel felaketlerini hep yaşarız. Tanrı, daha büyük felaketlerden korusun milletimizi! Çünkü kentlerimiz Allah’a emanet…
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu
                                                                                  28 Temmuz 2017






27 Temmuz 2017 Perşembe

GÜRÜLTÜ YAPMIYORUM, KONUŞUYORUM

                                    
Günler çok sıcak… Rutubetli geceler çekilmez durumda… Cehennemi bir temmuz… İstanbul yeşil alanlarını yitirmiş bir kent… Gittikçe betonlaşan kent, insan bedenini alev gibi yalamakta. Devasa yapılar, kuzey rüzgârlarının önünde set… Yaprağın kıpırdamadığı günler çok fazla… Deniz kıyıları giderek halka kapatılmakta. İnsanlar soluksuz kalmakta koca kentte…
Güneş, gün boyu apartman duvarlarını fırına çevirmekte. Fırına dönen duvarlar, akşam olduğunda gündüz biriktirdiği alevleri, kor ataşe döndürüp evin içine kusuyor. Bir küçük esinti, büyük bir mutluluk… Gece uyumak çok zor. Koltuklar, yataklar fırının üstüne konmuş sanki. Terli bedenler, ekşimiş peynir gibi kokmakta. Günde birkaç kez duşa girmek de yeterli olmuyor çoğu zaman.
Sıcak günlerin bunaltıcı etkisini hafifletmenin tek yolu, deniz kıyısındaki en yakın parka koşmak. Biz de öyle yapıyoruz. İkindiden sonra eşim ve Atacan’la sahile doğru yöneliyoruz. Atacan, bisikletiyle…  Ancak biz bisikletle gidiyoruz gibi yoruluyoruz. Kaldırımlar zaman zaman bisikletle gitmeye izin vermemekte. Çocuk, ara sıra kurallara uymamakta. Bu da tehlike yaratmakta. Bu nedenle onu kontrol etme işi bana düşmekte.
Yokuşlar ayrı bir dert… Yokuş yukarı çıkarken desteğe gereksinim duymakta. Bu nedenle arkadan ittiriyorum, o karşı çıksa da. “Bırak, ben giderim Adil!” diyor inatla. Kan ter içinde kalıyor. Düştü düşecek bisikletten. İşte, bu durum karşısında çaktırmadan arkadan ittiriyorum iki tekerli aracı.
Yokuşlardan iniş de bir sorun. Çünkü çok hızlı iniyor aşağıya doğru. Frenler işe yarıyor, ama Ata’da hız tutkusu oluşmuş şimdiden. Bu nedenle ya direksiyona yapışıyorum ya da önüne geçiyorum durdurmak için.
Kaldırımlar kalabalık… Atacan sürekli olarak bisikletin zilini çalmakta uyarı için. Kimi zaman birilerine çarpıyor. Allah’tan büyüklerin çoğu anlayışlı. Ata’nın savunması şu: “Ben zil çalıp uyardım, sen niye kaçmadın yolumdan?”
Kan ter içinde çay bahçesi, lokanta karışımı yere ulaşıyoruz. Atacan boş alanda pedal çevirmekte. Düvenci beygiri gibi dönmekte aynı yerde. Yorulmak yazmıyor onun kitabında. Susadığında uzaktan “Suuu!” diye bağırıyor. Uzattığımız şişeyi eline alıp çabucak içiyor suyunu. Hararet geçince pedal çevirmeyi sürdürüyor.
Biz, kimi zaman gazete okumaktayız. Çoğu zaman da denizi, Adaları izlemekteyiz. Kınalıada, yapılaşmaya teslim olmuş. Gri, yeşili yok etmiş. Büyükada’nın görünen kısmı da öyle. Burgaz ve Heybeli adalarda yeşil şimdilik egemen. Sivriada, bir karaltı. Arkasında Yassıada’da yükselen binalar dikkat çekici.
Bostancı sahilinden Büyükada’ya bakıldığında önünüzdeki su kitlesi bir gölmüş gibi görünmekte. Büyükada sanki Kartal sahiliyle birleşikmiş gibi. Her türlü deniz aracını görmek olanaklı. Kıyıda dolaşanlar deniz gibi özgür.
Güneş gidip gece bastırdığında gökyüzünde yıldız yerine gelip giden uçakların ışıklarını fark edersiniz. Adalar ışıl ışıl. Kıyıdan dilek fenerleri uçurulmakta. Fenerler yavaş yavaş havalanmakta. Gökyüzünde yıldız ışıltısıyla yol almaktalar.
            Atacan birazcık yoruluyor galiba. Bisikletiyle geliyor. Araçtan inip “Tuvaletim geldi!” diye bağırıyor. Büyükşehir Belediyesi, parklardaki tuvaletleri akbilli yapmış. Basıyorsunuz İstanbul Kartı, geçiyorsunuz turnikeden. Kartımı çıkarıp çocuğun eline yapışıyorum. Onu tuvalete götürüyorum. Ellerimizi yıkayıp masamıza doğru yöneliyoruz. Masaya oturur oturmaz “Acıktım! “diye inliyor çocuk. Ne yiyeceğine karar veriyor. Kalkıyorum, Atacan’a yiyecek, eşimle bana da birer çay almak için kasanın önünde uzanan kuyruğa giriyorum.
            Bir süre sonra elimde tepsiyle masaya dönüyorum. Atacan, hem yiyor hem de durmadan konuşuyor. Sesi çok yüksek… Çevremizdeki masalar genç, yaşlı insanlarla dolu. Çoğu konuşmuyor yaşlılar denizi seyrediyor, gençler ve orta yaşlılar cep telefonlarıyla ilgileniyor. Nedense son zamanlarda masalarda söyleşen kişiler görmek çok zor. Hele masalardan kahkahalar işitmek mucize gibi.
            Bir tek Atacan’ın sesi çınlamakta gecede. Sürekli anlatıyor. Yan masalarda oturanlardan bazıları yan gözle Ata’ya bakmaktalar. Bu durum karşısında çocuğu uyarayım, dedim.
            “Atacan biraz sessiz olur musun insanları rahatsız etme! İnsanlar buraya dinlenmeye geldiler.” diyorum herkesin işitebileceği bir biçimde.
            Çocuk, yanıtını anında veriyor bana: “Onlar dinlenmeye geldiyse ben de konuşmaya geldim.” diyor yüksek sesle. “Üstelik ben gürültü yapmıyorum, konuşuyorum.” diyerek sustu kısa bir süre.
Ata’nın yanıtı karşısında yapacağım tek şey vardı, onu yaptım. Öptüm onu uzun uzun… Verdiği yanıtın akıl dolu olduğunu söyledim ona. Gece yarısına dek konuştuk kısa bisiklete binme aralarıyla. Gece, gözkapaklarımıza abanınca eve gitmek için yola koyulduk. Ata yürümekte. Bisikleti eve götürmek benim işim. Zar zor eve ulaştık. Eve girer girmez çocuk hemen yatağına uzandı ve anında uyudu. Ben derin bir soluk aldıktan sonra gülümseyerek onu doyasıya öptüm.
Evet, herkesin sustuğu yerde biz konuşuyoruz. Ne güzel…
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       25 Temmuz 2017

KILIÇDAROĞLU’NUN LİDERLİĞİ (!)

                                              
Ankara-İstanbul yürüyüşünü yaptıktan sonra medyadaki bazı köşe yazıcıları, Kılıçdaroğlu’nun artık lider olduğunu yazdılar. Kılıçdaroğlu’nu baştan beri eleştiren birtakım CHP’liler de bu görüşü yüksek sesle dile getirmeye başladılar. Kemal Bey, gerçekten genel başkanlıktan liderliğe terfi etti mi?
Ankara-İstanbul yürüyüşünün ana konusu adaletti. Kimlere adalet? FETÖ, PKK/HDP tutuklularına. Arada Enis Berberoğlu gibi haksızlığa uğramış tek tük kişiler de var tabi. Vatanın bölünmez bütünlüğünün tehlikede olduğu koşullarda yapılan bu yürüyüşte, “vatan” sözcüğünün adı bile geçmedi.
Kılıçdaroğlu’nun lider olduğu söylenince, “Tamam!” dedik, Kemal Bey bu kez ortaya atılıp cumhurbaşkanlığına aday olacak. CHP tabanını Ekmeleddinlere muhtaç etmeyecek, diye düşündüm.
Lider olmak, öncü olmaktır. Çıkarsın ortaya rakibin olarak gördüğün Erdoğan’la kıran kırana bir seçim yarışı yaparsın. Yürüyüşünü, İstanbul’dan sürdürerek cumhurbaşkanlığına gidersin. Ama nerde…
Bazı öngörüsüz köşe yazıcılarınca lider yapılan Kemal Bey, çok geçmeden kimseyi şaşırtmadı ve 2019 için niyetini söyledi.
Kılıçdaroğlu haftalık Der Spiegel Dergisine yaptığı açıklamada 2019’da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimine aday olmayacağını söyledi. Ayrıca 2019 seçiminde cumhurbaşkanlığına “Ben partiler üstü bir aday istiyorum.” diyerek aday arayışı içinde olmadığını belirtti.
Kemal Bey için öncelikle şunu söyleyelim. Anayasanın değiştiğinin farkında değil. Artık Fahri Korutürk, Ahmet Necdet Sezer… gibi tarafsız cumhurbaşkanı seçmeyeceğiz 2019’da. Önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçiminde Türkiye’yi beş yıl yönetecek kişi işbaşına gelecek. Cumhurbaşkanı olacak kişi, bakanlar kurulunu belirleyecek. Anayasa değişikliğiyle TBMM’nin hükümet üzerindeki denetimi zayıfladı. Hükümet üyeleri TBMM dışından olacak.
Kılıçdaroğlu, aday olmayarak iktidar olmak istemiyor. Dünyanın neresinde bir ana muhalefet partisi, iktidara talip olmaz. Bunun örneğini gören, işiten, bilen var mı? Kemal Bey, aday olmayacağım, derken Erdoğan’ın zaferini de ilan ediyor.
Partiler üstü adaya gelince… Bu söylem daha çok darbe dönemlerinde dile gelir. Siyaseti, siyasetçiyi halkın gözünden düşürmeye çalışan darbeciler, kendilerini ve işbaşına getirdikleri kişileri partiler üstü gösterir.
Kılıçdaroğlu’nun aday olamayacağını söylemesi, onun lider olmadığını göstermekte. Lider olan biri, hükümeti kurmak için kendisine lider arar mı? Partiler üstü aday söylemi, yeni bir Ekmeleddin geliyor demektir. Güya türlü kesimlerle ittifak yapıyormuş gibi görünerek CHP tabanını uyutma taktiğidir. Atalarımız; “Deli bile düştüğü çukura iki defa düşmez.” demişler. Cumhuriyet ilkelerine bağlı, yurtsever CHP tabanının yeni bir Ekmeleddin tuzağına düşeceğini sanmıyorum. Türkiye’nin aydınlık yüzünü oluşturan yurttaşlar, bu tuzağı boşa çıkarıp RTE’nin karşısına Cumhuriyet değerlerine bağlı bir adayla yarışa muhakkak katılacak. 2019 seçimi, hem RTE’yi iktidardan düşürecek hem de Kılıçdaroğlu’nu evine gönderecek.
Türkiye, çapsız siyasetçilerle geleceğini kurtaramaz. Bugün ihtiyacımız olan Altıok programıdır. Amaç, 2019’da cumhurbaşkanlığı koltuğuna Altıok’a bağlı bir yurtseveri oturtmaktır. Türkiye’yi bütün tehlikelerden kurtaracak çözüm budur.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       26 Temmuz 2016

26 Temmuz 2017 Çarşamba

DALGALAR VE DOLUNAY


Üç dört gündür kavurucu sıcaklar, insanları olduğu gibi hayvanları da bitkileri de canından bezdirdi. Toprak üzerinde ne varsa bir tutam esintiye, ferahlatıcı bir serinliğe özlem duymaktaydı. Her canlı, serin bir kuzey rüzgârının canına soluk katacağının farkındaydı sanki.
Her şey sıcaktı. Kum, deniz, toprak, taş, esintiye muhtaç bedenler, soluklanmak için oturulan koltuklar, sandalyeler, uyumak için uzanılan yataklar… Rüzgâr, sanki unutulan bir zamanın gelip giden yolcusuydu. Kulaklar, hava durumu anlatan radyo ve televizyonlardaydı. Herkes, unutulan zamanların yolcusunu beklemekteydi yanık bir özlemle.
Hava durumu anlatıcıları, unutulan zamanların yolcusunun geleceğini haber verdi. Bedenler gevşedi, yürekler ferahladı. Akşama doğru kuzeybatıdan hafif bir yel esmeye başladı. Yel güçlendi, güçlendi… Denizdeki mavilik, turkuaza döndü önce. Sonra dalgalar büyüdü, büyüdü kirli açık kahverengi oldu.
Akşam, gecenin koynunda uykusuna dalarken kızgın sıcak yerini serinliğe bıraktı. Açık camlar örtüldü. Katlanmış nevresimler, yaz tembelliğinden kurtularak açıldı, yatakların üzerine serildi. Çıplak bedenler, gecenin üşütücü serinliğinde yazlık pijamamsı giysilerine kavuştu.
Rüzgârın şiddetlenmesiyle yaz boyu açık kalan pencerelerin bir kısmı kapandı. Kapılar örtüldü telaşla… Evlerin büyükleri, çocuklarını uyardı sert ve bağırtkan sözlerle… “Kapıları, pencereleri kapayın! Camlar kırılmasın!” Bu uyarılar şangırtıların duyulmasını önledi.
Herkes rahat bir uykunun koynuna girdi. Sevgililer, sevişmeyi rutine bağlayan evliler serin gecenin derinliklerinde cennet meyvesinden tatmak için ivedi davrandılar. Gecenin koynunda, sevgilinin hızlı yürek atışlarının körüğe döndürdüğü göğüs kafeslerine başlar erinçle yaslandı ve uyku perisinin kollarında düşler görüldü peş peşe.
Geceyi azaba döndüren sivrisinekler rüzgârın kovuculuğunda yok olup gittiler. Camın önündeki vişne ağacının dalları kimi zaman camlara, kimi zaman da evin duvarlarına vurmakta arsız çocuk gibi. Yavrusunu yitiren kedinin avazı, uluyan köpeğin sesine karışıyor gecede. Uyku, bölünüyor. Varsın bölünsün… Gece serin, sivriler yok, denizden dalgaların bitmez şarkısı kulaklarda ya… Vişne dallarının cama vuruşları bile bir yaşam belirtisi...
Gecenin sessizliğinde homurtular, hırıltılar, tıslamalar işitilmekte derin derin. Kendini uykunun kucağına bırakmış bedenler, rahat sakin ve serin bir gecenin verdiği erinçle kendi doğası içinde seslerle sabaha kavuşmak istemekteler.
Sabah; önce araba, traktör, pırpırların sesleri ile geldi. Arkasından kuşların neşeli ötüşleri muştuladı yeni günü. Serin, aydınlık, temiz sabah açılan pencerelerden odalara doldu. Dinlenmiş, keyfe ve zevke doymuş bedenler kısa, sık, yumuşak dokunuşlarla günaydınlaştı. Güneş, doğudan Mürefte’nin sonsuz göğünde yavaş yavaş yükselmekte. Güneşin aydınlık saçları Aşağı Kalamış, Eriklice’yi aşarak Şarköy’ün yüzüne dalga dalga saçılmakta. Saçların ucu, Çanakkale’nin maviliklerinde denizkızına dönüşmekte.
Kuşlar telaşlı... Kırlangıçlar yay gibi uçmakta… Serçeler karınlarını doyurma kaygısıyla aceleciler… Arılar, bir önceki günden kaldıkları yerden sürdürmekte çalışmalarını. Çiçekten çiçeğe konma yarışındalar. Karasinekler, buldukları meyve artıklarına üşüşmekteler. Karıncalar, dur durak bilmeden yorulmaksızın koşturmadalar. Yükleri kendilerinden ağır. Kediler, yılışık yılışık kuyruklarını sürtmekteler masalara, sandalyelere ve yerleri süpüren, kahvaltı hazırlayan yazlıkçılara.
Kahvaltı masaları hazırlanıyor. Uykulu çocuklar, yavaşça masadaki yerlerini almakta. Dün havayı döndüren karayel, biraz hafiflemiş gibi. Rüzgâr, kuzeydoğuya dönmekte hafiften. Poyraz gittikçe hızlanıyor. Poyraz, önce denizin ortasını kabartıyor. Kıyılardaki su çekilir gibi oluyor. Sonsuz mavilik, tarih öncesinin canavarları gibi sırtını kabartarak avını bekliyor sanki.
Poyraz; güne, denize ve doğaya egemen oluyor. Denizin rengi yavaş yavaş değişiyor. Dalgalar çoğalıyor. Denizin orta yeri laciverte kesiliyor. Kıyıya yaklaştıkça turkuaz bir kemer oluştu. Karaya yaklaşan dalgalar açık, kirli bir kahverengiye döndü. Sular bir devin ağzı gibi açılıyor kıyıya büyük bir balyoz gibi iniyor. Turkuaz kemerden kopan dalgalar, denizin dibinden kopardığı yosunları hoplata zıplata, evirip çevirerek kıyıya sürüklemekte. Sarıya dönen kahverengi dalgaların sürüklediği yosunlar ağzında avını taşıyan etçil bir hayvan gibi kıyıya koşmakta.
Etobur dalgalar, kıyıdaki çakıl taşlarına vurunca bir süre dinginleşip soluklanıyor. Arkasından gelen yeni dalganın içinde yitip gidiyor. Etobur yırtıcı ağzındaki avı kıyıdaki çakıl taşlarının üstüne hışımla bırakıyor. Dinginleşen sular, yosunları yavaş bir somurmayla içine çekiyor. Dipten sürüklenen yosunlar azgın bir dalganın ağzında yeniden kıyıya gelmekte doludizgin. Zeytin ağaçları kollarını açmış, sağa sola sallayarak dalgaları selamlamakta karadan.
Poyraz durmak bilmiyor. Gün boyu azgın devinimlerle kıyıya saldırmakta. Rüzgâr, denizin üstündeki buharı dağıtıyor. Her yan berraklaştı. Görüş mesafesi arttı. Biga yarımadasındaki yapılar görünmekte. Tepelerdeki enerji üreten rüzgârgülleri tek tek sayılmakta. Sola doğru bakınca Marmara Adası, denizin efesi gibi olduğu yerde kımıldamadan durmakta. Birilerine, bir yerlere gözdağı veriyormuş gibi. Marmara adasının ayaklarının dibinden kopan dalgalar, lacivert mavi dev gövdesiyle kımıldanarak avına yaklaşan koca bir aslan gibi ağzından köpükler akıta akıta Mürefte kıyılarına ulaşmak için sabırsızlanmakta. Beyaz köpükler, denizin ortasında bir çiçek bahçesi gibi rüzgârda salınmakta.
Köpükler, turkuaz bölgede evcil bir beyaz güvercin gibi kanat çırpmakta. Ak güvercinler, giderek açılmış manolya çiçeklerine dönüşmekte. Lacivert deniz, manolya ormanı gibi. Dört yana uzanmakta.
 Açık, kirli kahverengi, ak güvercinden dönüşen manolya çiçeklerini bir köpek balığı çevikliğiyle yutmakta. Köpükler yerlerini, yosunların koyuluğuna terk etmekte. Gün boyu bu durum sürüp gitti.
Gün, geceye kavuşurken deniz koyulaştı. Dolunay; önce gökyüzünü, sonra denizi tutsak etti. Çok geçmeden dünyanın çatısını binlerce yıldız kapladı. Karanlık gece, dolunayla, yıldızlarla aydınlandı. Gece kuşları uçuşmaya başladı. Dalgaların sesi, yıldızlara alkış tutuyor gibi yorulmadan sürmekte.
Poyrazlı gecede serinleyen bedenler, dinginleşen tinler demli çayların tüten buharlarında arındılar. Dolunay, denizin içindeki aydınlık yoldan ilerlemekte. Güneş, geceyi dolunaya emanet etti. Sabaha dek canlı ve cansız tüm varlıkların nöbetini tutacak.
Marmara Adası’nın güneyinde Ekinlik Adasının başladığı noktadan Ay yükselmeye başladı. Kızıl bir alev gibi kendini gösterdi. Yükseldikçe kızıllık, turuncuya dönüştü. Tabak gibi Ay’ın ortasındaki karartılar, bir insanın yüzünü andırmakta. Turuncu kafadan upuzun saçlar serilmekte Marmara’nın göğsüne. Bir kadının saçları gibi… Saçlar dalgalanmakta geceye karşı. Saçlar uzuyor, uzuyor, uzuyor kıyıya ulaşıyor. Elimi uzatıyorum okşamak için… Elim havada kalıyor, nazlı sevgili kızıl, parlak saçlarını kaçırıyor. Saçlar savruluyor her yana. Poyraz üşütüp ürpertiyor bedenimi. Ruhum alev alev, tıpkı dolunay gibi.
Ay, yükseliyor . Yükseldikçe güneye doğru kaymakta yavaşça. Önce Ekinlik Adası’nı boydan boya kat ediyor. Marmara Adası’nın Mürefte’ye bakan kıyısında yer alan Çınarlı Köyü’nün ışıkları daha da parlıyor Ay’ın güneye kaymasıyla. Hayırsızada sessiz… Zaten bilmeyenler onu, Marmara Adası’’nın bir parçası sanır. Hayırsızada’daki deniz feneri yanıp sönmekte. Buranın tek sakini olan deniz fenerinin bekçisi, acaba dolunayda ne yapıyor?
Ekinlik Adası’nın üstündeki Ay, turuncudan sarıya dönüyor. Renk açıldıkça ışığı çoğalıyor Ay’ın. Ekinlik Adası kıyısından tek tük görünen ışıklar, Ay ışığında iyice silikleşiyor, giderek görünmez oluyor.
Ay, yavaşça Avşa Adası’nın üstüne doğru geliyor; gökyüzünde asılı büyük bir fener gibi. Saçlar yavaşça yitip gidiyor. Kocaman bir merdivene dönüşüyor basamak basamak. Basamaklar, çıkmakla bitmez. Merdivenin ucu bucağı belli değil.
Ay, Biga Burnu’na doğru yaklaşmakta. Demir Çelik santralinin bulunduğu Aksaz Köyü ışıl ışıl. Rengi önce açık sarıya, sonra beyaza dönüyor. Merdiven, yerini büyük bir vatoz balığına bırakıyor. Kuyruğu uzun, kanatlarını denizin üstüne açmış bir vatoz. Denizde yaşayan canlıları saklayıp koruyan, parlak bir vatoz.
Ay, denizle neredeyse dik açı yaptığında vatoz, iribaşa dönüşüyor fark ettirmeden. İribaşın kuyruğu çok uzun. Gecenin ilerleyen saatlerinde kuyruk kısalıyor yavaşça. Giderek iribaş yok oldu.
Gece, serin bir aydınlığın koynunda. Işıl ışıl gökyüzü berrak… Saatlerce kayan bir yıldız görmek için nöbetteyim. Ne yazık ki göremiyorum. İstanbul’da yıllardır özlediğim başlıca şey çocukluğumun gökyüzü. Yıldızlarla dolu, ışıl ışıl… Kayan bir yıldızı görmeyeli yıllar oldu. Samanyolunu, büyük ayıyı, küçük ayıyı izlemeyeli ne kadar oldu anımsamıyorum bile. İstanbul’da geceleri deniz kıyısında, açık alanlarda gezerken hep dua ederim: “Tanrım, ne olur kentin tüm ışıkları aynı anda sönsün.” diye. Niye mi? Niye olacak? Yıldızları göreyim, gökyüzüne doyasıya bakayım diye. Açık hava tutsak evinde gökyüzüne hasretiz. Yıldızları ancak düşleyebiliyoruz silik görüntülerle.
Gece, gözkapaklarıma çöküyor yavaşça. Uyku meleği, bedenimi istiyor kucağına. Gece kuşları, çoktan yok oldu. Yazlıkların birkaçında cılız ışıklar… Kıyının sessizliğini, dalgaların ritmik sesi bozmakta. Dalgalar yorulmadan, ritmi bozmadan, sesin düzeyini değiştirmeden kıyıyı dövüyor. Kıyı direnmekte var gücüyle…
Kulağım dalgalarda, gözüm yıldızlarda, gönlüm ayda… Geceye, direncim yavaşlıyor. Yavaşça oturduğum yerden kalktım. Ayakta durdum bir süre. Göz göze geldik Biga yarımadasının üstündeki kocaman fenerle. O, bana göz kırptı denizle birlikte. Çocukluğum, gençliğim aktı gökyüzünden dalgaların üstüne. Kapıyı kapadım, içeri girdim. Uyumak için yatağıma uzandım. Dalgalar uğultuya dönüştü. Uzaktan köpek havlamaları gelmekte. Ay ışığı perdenin aralığından sızmakta. Çok geçmeden uyuyorum. Sabaha dek düşümde çocukluğumun yıldızlı gökyüzünü görüyorum. Gece bitmesin, hep uyuyayım, düşüm sürsün istiyorum. Bir traktörün motor sesi sabahı yırtıyor orta yerinden. Ben uyanıyorum.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       11 Temmuz 2107


25 Temmuz 2017 Salı

MATEMATİK GEREKSİZMİŞ, ÖYLE Mİ?

                                   
AKP’li vekil ve TBMM Milli Eğitim Komisyonu üyesi Ahmet Hamdi Çamlı, “Cihat bilmeyen çocuğa, matematik öğretmenin faydası yok!” demiş. Bu sözü yeni müfredat programını savunmak için söylemiş RTE’nin eski şoförü. Bu arada Çamlı’nın TBMM ‘de 20 Ocak 2017 günü yapılan yeni anayasa görüşmelerini Genel Kurul’dan “Yeliz Adley takma adıyla yayınlamasıyla tanınmış olduğunu söyleyelim.
Bir erkeğin, takma kadın adı kullanmasının üzerinde durmayacağız. Çünkü bu, bizim konumuz değil. Gerektiğinde bu konuyla ilgili olarak uzman ruh hekimleri görüşlerini açıklamalı. Çünkü yurttaşlarımız, bu takma ad konusunu merak edebilir. Eee, bir konuda merak varsa, merakı bilgilenerek giderme de söz konusu olmalı.
Çamlı “Namaz dinin direğiyse cihat çadırıdır.” buyurmuş ayrıca. Ey Çamlı, Kuran’ın Müslümanlara ilk emri nedir? Oku!
Ey Allah’la aldatanlar! Neden, İslam’dan söz ederken “okumayı” usunuzdan geçirmezsiniz? Niye, Allah’ın ilk emrinin göz ardı ettirmek için özel çaba içindesiniz?
“Cihat, İslam’ın en önemli unsurudur. Namazdan da önce gelir. Osmanlı padişahlarına baktığımızda neredeyse tamamı cihadı bırakmamak için hacca bile gitmemiştir.” diyerek kendince tarihsel, dinsel bir saptama yapmış. Bu Allah’la aldatanlar, garip kişiler… Gerçeklerden haberleri yok! Kafalarında kurmaca üretip önce buna kendileri inanıyor, sonra da gerçekmiş gibi bunu halka anlatıp inandırmak istemekteler.
Osmanlı’nın otuz altı padişahı oldu. Birinci Dünya Savaşı döneminin Padişahı Mehmet Reşat’ın dışında “cihat” sözcüğünü ağzına alan var mı? Yaptıkları savaşlara, çıktıkları seferlere “cihat” adını veren bir padişahı tarih yazdı mı? Mehmet Reşat, Almanların isteğiyle İngilizlere karşı “cihat” ilan ediyor, ama bir işe yaramıyor. İngiliz sömürgelerin de yaşayan Müslümanlar ve Osmanlı topraklarında yaşayan İslam kardeşlerimiz(!) silahlarını İngilizlere değil de bize doğrulttular. Osmanlı padişahlarını hiçbirinin hacca gitmemesine bahane üretmek de AKP’li vekile düşmüş anlaşılan.
Ne yazık ki Allah’la aldatanlar sabah akşam söz ettikleri dini, İslam tarihini bile bilmediklerini belirterek matematik konusuna geçelim.
Matematik, çoğu kişinin anladığı gibi yalnızca bir işlemler dizisi değildir. Sandalyede oturuşun, bağdaş kurmanın, sokakta yürümenin, yemek yemenin, su içmenin, sevişmenin, araba kullanmanın, savaşmanın, devlet yönetmenin, yatakta uyumanın, insanlarla ilişki kurmanın; bina,  yol, liman, havaalanı, fabrika, demiryolu, okul, hastane, ibadethane, kulübe yapmanın; doğal afetlere karşı önlem almanın, fen ve teknoloji alanlarında buluşlar bulunmanın, günlük yaşamda kullandığımız her şeyi üretmenin, ağaç dikmenin, bahçe sulamanın, hava sanayini geliştirmenin, düşünmenin, futbol oynamanın… bir matematiği vardır.
Yaşamın her alanında matematiğe gereksinim vardır. Hatta cihat yaparken bile matematik gerekir Yeliz Hanım, pardon Sayın Çamlı. Matematik bilmesen top da yapamazsın tüfek de. Öyle ki başkalarının yaptığı topu, tüfeği de kullanamazsın.
Ey bilim yoksulu Çamlı! O çok hayranı olduğunuz Osmanlı’nın mühendishanesine getirilen Avrupalı bir hoca, öğrencilere “Üçgenin iç açıları toplamı kaç derecedir?” diye sorar. Öğrencilerin yanıtı şudur: “Üçgenine göre değişir.” İşte, bu yanıtın verildiği dönemde Osmanlı, neredeyse girdiği savaşların tümünü kaybetmekteydi. Neden mi? Bilim ve teknoloji dan…yoksunluğundan…
Matematiği yok sayarak Türkiye’deki tüm bilim dallarını çökertmek mi istiyorsun ey bilgisiz vekil? Böylece Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalayıp yıkmak mıdır amacın?
Ey yeşili kurumuş Çamlı! Senin konuşman için bile matematik bilmen gerekli. Bunu da bil, istedim.
Ey eski şoför, yeni vekil! Yıllarca şoförlüğünü yaptığın RTE’ye özel arabanın kapısını açıp kapatırken az da olsa bildiğin matematiğe gereksinim duyduğunu bilir misin? Yoksa RTE, her iniş ve binişte kafasını çarpardı kapılara…
AKP’nin Türkiye’yi getirmek istediği nokta, bilimsiz bir ülke olmaktır. Bilimden nasibini almamış bir toplumun ilerlemesi, birliğini koruması olanaklı mıdır?
Ey AKP’li sözcüler, dilinizin geometrisini hesaplayarak konuşun! Konuşun ki, kendinizi gülünç duruma düşürmeyin!
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                                  25 Temmuz 2017