24 Mayıs 2017 Çarşamba

ATACAN OKULA BAŞLIYOR

                                               
Atacan, önümüzdeki 8 Eylül’de altı yaşını dolduracak, yedi yaşından gün almaya başlayacak. İki yıldır gittiği çocuk yuvası dönemi bitecek, ilkokula başlayacak.  Birkaç haftadır Atacan’a bunu anlatmaya çalışmaktayız. Çünkü çocukların bir kişiden, benimsediği bir kümeden, alıştığı bir ortamdan, aidiyet duyduğu bir yerden ayrılması epeyce zor. Bu durumun çocuk üzerinde tinsel bazı sorunlar yaratacağı kesin.
Atacan’a, artık büyüdüğünü söylüyoruz anne ve baba olarak. Büyüdüğü için de yeni bir okula başlaması gerektiğini anlatıyoruz uygun bir dille. Ailesinin dışında ilk bütünleştiği topluluk, eğitimini sürdürdüğü anasınıfı. Arkadaşlarıyla olağanüstü duygusal bağları var. Çocuklar, kırk yıldır birlikteymişler gibi kendi aralarında çok iyi bütünleşmişler.  Dilerdim ki bu bütünlük bozulmasın, gelecek eğitim aşamalarında da sürsün. Ancak bu olanaksız bir şey… Her ailenin kendisine göre bir eğitim, okul tercihi var. Bu tercihlerde ailelerin sosyoekonomik durumlarının etkisi çok büyük.
Eşimle düşündük taşındık bir okul belirledik Atacan’ın okuması için. Ama bu konudaki kararımıza çocuğumuzu da ortak ettik. O da konuşmalarımıza katıldı. Onun da görüşünü aldık. Sonunda okulu görmek için 20 Mayıs 2017 günü yola çıktık.
Eşim, arabayı kullanıyor. Atacan’la ben arka koltukta oturuyoruz. Kayıt olacağı okula gittiğimizi biliyor ufaklık. Az da olsa heyecanlı, ama bunu belli etmek istemiyor. İşi, eğlenceye vuruyor.
Atacan’a: “Okuyacağın okulda hangi özelliklerin bulunmasını istersin? Biraz sonra okula varınca nelere dikkat edelim? Senin için ne önemli?” sorularını soruyorum. Meğer bizim afacan çoktan bu soruyu bekliyormuş gibi yanıtlarını peş peşe ağzından dökülen tümcelerle veriyor.
“Okul sağlam mı, duvarları renkli mi?” diyor ilk olarak. “Sağlamlığı anladım da duvarların renkli olmasının yararı ne?” diye soruyorum ona. O: “Duvarların renkli olması canlılık belirtisi Adil.” diyor. Susuyorum.
“Müdüre soralım, çocukları seviyorlar mı?” tümcesi kulaklarımı dolduruyor. “Tamam, bunu sen sorarsın, olur mu?” diyorum. Gözlerini yol kıyısındaki ağaçlara dikip “Olur.” diyor.
“Okulda hayvan besliyorlar mı, ona bakalım.” diyor tüm ciddiyetiyle. “Tamam…” Benim yanıtımı beklemeden “Okul bahçesinin çevresinde ağaçlar var mı? Odalarda çiçek bulunuyor mu?” sorularını ortaya attı. Ben de: “Sen okula mı gideceksin, doğa parkına mı? Ne yapacaksın hayvanı, ağacı, çiçeği, böceği?” diye karşılık veriyorum ona. O: “Olur mu Adil, doğayı sevmeyen çocukları sever mi? Canlılar çok önemlidir çok…” diyor bilmiş bilmiş.
“Oyun alanı var mı, geniş mi?” Buna da bakalım diye mırıldanıyor. Annesi: “Sen ders öğrenmeye mi, oyun oynamaya mı gideceksin okula?” deyince Ata, şu yanıtı veriyor. “Çocuklar oynayarak büyür anne. Ders de olacak oyun da.” Annesi de ben de susuyoruz bir süre.
“Kütüphanesi, spor alanları olup olmadığına bakalım.” diyor Ata. “Çünkü çocuklar kitap okumalı, spor yapmalı. Bunlar yoksa kayıt olmayalım.” diye ekliyor.
“Evimize uzaklığını göz önüne alalım. Çok uzaksa kayıt olmayalım. Binanın depreme dayanıklı olup olamadığını da soralım. Okulun kaç katlı olduğuna bakalım.” diye sıralıyor isteklerini. “Tamam, anladık hepsini de okulun kaç katlı olduğunun önemi ne?” diyorum. O: “Birinci sınıfların kaçıncı katta eğitim göreceklerini öğrenmek için bunu öğrenmeliyim.” diyor.
Eşim, Atacan’a unuttuğu bir şeylerin olup olmadığını soruyor. O, tam da annesinin içini okuyor. “Yemekhanesi güzel mi? En çok hangi yemekleri pişiriyorlar?” diye soralım diyor. Eşime göre oğlu iştahsız(!) bir çocuk… Yemek söz konusu olunca annesi rahatlıyor.
“Yangın çıkarsa hangi önlemleri alıyorlar? Okulda elektrikler kesilince ne yapıyorlar?” Evet, yüz yıl düşünsem usuma gelmezdi bu iki soru. Atacan, resmen veli eğitimi yapıyor okul yolunda.
“Ha, unutmayalım Adil! Yazı tahtasının rengine de bakalım.” Otuz yedi yılı bitirdim öğretmenlikte. “Yazı tahtasının rengini” merak eden ilk kişi oluyor Ata. “Ne yapacaksın yazı tahtasının rengini, sen oraya yazılanlara bak!” diyor annesi. “Olur mu?” diyor. “Siyah olursa yazı tahtası, öğrenciler sıkılır.” Yanıtı bizi şaşkına çeviriyor.
“Sınıfa girip sıralara bakalım. Sıralar çocuklara göre mi?” diye bir isteğini daha söylüyor. Evet, güzel bir düşünce… Yıl boyunca oturacağı sıranın nasıl olduğuna bakmak onun hakkı.
Okulun bulunduğu caddeye girdik, karşıdan okul göründü. Birkaç saniye sonra vardık hedefimize. Eşim, arabayı park etti. Hepimiz indik araçtan. Ortamıza geçti, ellerimize yapıştı Atacan.  Okulun bahçesine girdik. Durdu, bizi de durdu. “Bir sınıfta kaç kişi var? Kız-erkek sayısı eşit mi?  Bunu da soralım.” dedi. Son soru, günümüzün anlam ve önemine çok uygundu. Atacan cinsiyet ayrımı konusunda duyarlı. Arkadaşlıklarında cinsiyet ayrımı söz konusu değil. Ben, gülümseyerek “Kızlar olmasa olmaz mı?” diyorum. “Olmaz.” diyor. “Sayılar eşit olmalı.” Diyecek söz bulamıyoruz.
Okula giriyoruz. İyi bir karşılama var. Önce oturup birer çay içiyoruz. Ardından yanımıza bir mihmandar veriyorlar ve okulu gezdiriyor bize. Mihmandarımız genç bir kız, işini seviyor. Dersine iyi çalışmış. Durmadan anlatıyor, okulun her özelliğini bize tanıtıyor. Anlatıyor, diyorum; ama anlatamıyor. Çünkü Atacan, sorularını sıralıyor. Mihmandarımız şaşkın… Sorular çalışmadığı yerlerden… Soruları, kendince yanıtlamaya çalışıyor. Atacan, bıkmadan sorularını sürdürüyor. Okulun her köşesini görmek istiyor. Neyse gezmemiz bitti. Okulu tanıdık. Kayıt bürosuna geldik. Bir yorgunluk kahvesini hak etmiştik. Kahvelerimizi içtikten sonra Ata’nın kaydını yaptırdık.
Okulu biz seçtik, kayıt olmaya Atacan karar verdi. Memlekete, millete hayırlı olsun!
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       24 Mayıs 2017






20 Mayıs 2017 Cumartesi

OYUN DA AKLI BÜYÜTÜYOR


Güzel, aydınlık, ışıl ışıl bir bahar sabahı… Günlerden cumartesi… İş güç yok! Yılın ilk menemenini pişirdim sabah sabah. Çayı da demledim. Tabaklara zeytin, peynir biraz da sebze koydum.  Atacan’a bir tabak kiraz yıkadım özenle. “Kahvaltı tabağın bitince yersin.” dedim. Gözleri ışıldadı. Teşekkür etti.
Kahvaltımız neşeyle geçti.
Kahvaltı bitiminde keyif çayı içerken bir yandan kitap okuyorum koltukta. Atacan, neden kitap okuduğumu sordu. Kitap okumanın insan için yemek gibi bir gereksinim olduğunu söyledim ona. Hemen bir çocuk kitabı getirdi kendi kitaplığından ve benim kitabımın üstüne koydu. “Hadi, bunu sesli oku da dinleyip öğreneyim.” dedi. Biraz okudum başımdan savmak için.
Çocuk kitaplarında resim ve fotoğrafların neden çok olduğunu sordu bana. Ben de ona: “Resimler, anlatılan konuyu destekler. Hem kulağımızla hem de gözümüzle anlarız konuyu. Görsellik anlamayı kolaylaştırır.” dedim. Kitap okumanın hayal dünyamızı geliştirdiğinden söz ettim. İnsan zekâsının okumayla gelişeceğini anlattım. Bilgimizin çoğalacağını, sözcük dağarcığımızın varsıllaşacağını belirttim. Anlamış gibi davrandı ve oyun oynamaya başladı legolarıyla. Türlü varlıkları yapmaya çalıştı uzun süre.
Atacan oyuna dalınca ben, “Rahatladım.” deyip yeni bir çay doldurdum kendime. Koltuğuma oturup kaldığım yerden kitabımı okumaya başladım. Kitap ilgi çekici… Ben kendimi kaptırmışım gözlerimin önünden akıp giden satırlara.
Atacan sessizce yanıma sokuldu. “Benimle ne zaman oynayacaksın?” diye sordu.
Ben, yavaşça kitabı aşağı indirip okuduğum bölümü ona göstererek “Bu bölüm bitince seninle oynayacağım.” dedim. İkna olmuş gibi uzaklaştı yanımdan.
Çayım bitince yenisini doldurdum. Kitap okumayı sürdürmekteydim. Atacan, yeniden yanıma geldi. “Senin bölümün bitmedi mi?” dedi.
“Hayır, bitmedi oğulcuğum!” dedim. Sustum, onun ne diyeceğini merakla bekledim. Beklememe gerek kalmadan “Çocuk mu önemli, kitap mı?” sorusunu yüreğimin derinliğine sapladı.
“Tabi ki çocuk…” diye yanıtladım Atacan’ı. Sözüm bitince de kucaklayıp öptüm onu gülerek. O, ciddileşti birden. “Bak Adil, oyun da aklı büyütüyor. Bunu unutma!” dedi bilgiç bilgiç. Artık bu sözden sonra diyecek ve yapacak bir şey kalmamıştı. Zorunlu olarak Atacan’a teslim oldum ve onun dediğini yaptım. Oyun oynamalıyız.
Bir öğretmen olarak yıllardır oyunun çocuk üzerindeki olumlu etkilerini velilere anlatmaya çalıştım dilim döndüğünce. Oyunun, çocukların yaratıcılıklarını, üretkenliklerini, özgüvenlerini artırdığını otuz yedi yılı aşkın bir süredir vurgulamaktayım. Oyunun en büyük öğrenme aracı olduğunu aklı başında her eğitimci bilir. Ne yazık ki velilerin büyük çoğunluğunun, hatta ne yazık ki öğretmenlerin bir bölümünün oyunu gereksiz görmesi beni hep kızdırmıştır. Çocuklarımız test ve tost çocuğu olduktan sonra okullarımızın çoğunda oyunlar, oyun alanları kısıtlandı. Beden Eğitimi gibi en önemli derslerden biri yapılmaz oldu. Özellikle eğitsel oyunlar unutuldu. Tam da bu ortamda altı yaşındaki bir çocuktan oyunun önemini belirten bir tümce işitmek ne güzel!
Toplumumuzda yaygın kanı, küçüklerin büyüklerden hemen her şeyi öğrendiğidir. Oysa ben, Atacan’dan ve öğrencilerimden çok şey öğrendiğimi itiraf etmeliyim. Nasıl olsa öğrenmenin sonu yok! Ömür uzun, öğrenilecek çok şey var. İşimiz ne? Öğrenelim bolca… Büyükten, küçükten, yaşamdan, kitaplarda…
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           20 Mayıs 2017

16 Mayıs 2017 Salı

ABD YALANINA SIĞINAN ZAVALILIK

                                   
Sözcü Gazetesi’nde bir haber… “Esat toplu katliamı krematoryumla gizliyor” başlığı ilgimi çekiyor. Haberi okuyorum. “Bu kadarı da olmaz.” diyorum. “Yalanın böylesi olamaz.”
Haberin kaynağı, ABD… Yıllardır “Esat kimyasal/biyolojik silahlar kullanıyor.” yalanını yaydı Amerika’nın propaganda merkezleri. Her seferinde üretilen yalanlar, gerçeğin ışığında yok olup gitti. Ama ne yazık ki yalan üretmeden vazgeçmediler. Irak, Libya, Afganistan, Suriye’de üretilen yalanların sayısını anımsamıyorum. Ne yazık ki bu yalanlara kanan saflar da var, art niyetliler de… Bu yalanlar yüzünden on binlerce insan canından, yurdundan oldu.
“Beyaz kasklılar” diye bir grup var Suriye’de. ABD’de üretilen her yalandan sonra, yalan senaryosunu oynuyorlar kameraların önünde. Bir gün geldi Allah şaşırttı onları ve iplikleri pazara çıktı.
Sözcü’deki habere dönelim… Esat her gün elli kişi asıyormuş. Bakın kırk dokuz değil, elli bir de… Her gün tam tamına elli… Cesetlerden kurtulmak için de ölüleri, krematoryumda yakıyormuş. Senaryo tam da ABD işi. Yani alışılagelmiş bir yalan… Hem de Nazi dönemini anımsatmakta. Çünkü ABD’nin Galadyo örgütlenmesini 1945 sonrası yapanlar, esir aldıkları Nazi subayları. II. Dünya Savaşı öncesi Hitler’in hizmetinde olan Nazi generalleri, savaş sonrası ABD’nin hizmetine girdiler. Tabi böyle olunca senaryodan Nazi kokuları gelmesi de olağan.
Haberi okumayı sürdürdüğümüzde “… öne sürüldü.” denmekte. Yahu be adam, gerçekliği kanıtlanmamış, öne sürülmüşse neden bu yalana ortak oluyorsun? Neden ABD’nin yalan propagandasının aleti olup masum, mazlum bir devlet yönetimini suçluyorsun? Ayıp değil mi?
Bir de kalkıyorsun Atatürk’ten, Cumhuriyet’ten dem vuruyorsun ey Sözcü Gazetesi! Atatürkçü biri, mazluma iftira atılmasına ortak olur mu? Hele bu mazlum, komşunsa… Komşu, bir zalime satılır mı arkadaş? Kendinize gelin, kendinize! Zalimin değil, mazlumun yanında olun! Emperyalizmin değirmenine su taşımayın! ABD yalanına sığınan zavallılar kervanına katılmayın!
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           16 Mayıs 2017

11 Mayıs 2017 Perşembe

SAPIKLIĞIN İTİRAFI

                                               
Yandaş televizyonun birinde kendisini tarihçi sanan, ne yazık ki sözlerinden porno uzmanı oldukları anlaşılan üç kişi Atatürk’e kara çalmaya çalıştılar. Beyinleri, bacak arasında olan bu kişilere kızamadım bile… Üzüldüm zavallı, sefil durumlarına…
Neden mi?
İnsanoğlu aynadır da ondan… Kişi aynaya bakar, kendini görür. Kendi kafasından geçip de uygulama fırsatı bulamadığı sapık düşünceleri, karşısındaki kişiler yapıyormuş gibi anlatır. Psikolojide bunun adına yansıtma denir.
Derin tarih anlattıklarını sanan bu üç kişiye üzülmemin nedeni şu… Bu zavallılar hasta… Hem de tedavileri çok zor hastalar… Bu nedenle onları hemen en yakın hastaneye sevk etmeli. Akıl sağlıkları iyice incelenmeli… Bu tarz kişilerin toplum içinde ellerini kollarını sallayarak gezmelerinde sakınca var. Aileleri varsa, aile bireylerine de zarar verirler.
Nasıl mı?
Aynı evde kalan baba ile evlat ya da evlatlık arasında cinselliğin olabileceği düşüncesindeler. Bu nedenle onların her hangi bir kız çocuğuyla aynı evde kalmaları sakıncalı. Kadınlarla bir arada olmaları sakıncalı. Çünkü kadının yaşı, kimliği ne olursa olsun onunla cinsel ilişki düşünür böyleleri. İşin ilginç yanı da herkesi kendileri gibi sanmaları…
Atatürk’e dil uzatmanın İngiliz emperyalizminin yanında yer almak olduğunu bile bilmeyecek kadar cahil ötesiler…
Atatürk’e karşı olmanın 9 Eylül 1922’de, İzmir Körfezi’ne dökülen Yunanlılarla aynı safta yer almak olduğunu bile kavramayacak kadar beyin fukarasılar…
Atatürk’e hakaret etmenin Türk Milleti’ne hakaret etmek olduğunu bilemeyecek kadar kendilerine kaybetmişler…
Tarihsel konuları anlamak için belgenin zorunlu bir gereç olduğunu bilmeyecek kadar yalancılar…
Kendi uydurdukları yalanlara, kendileri inanacak kadar zekâ yoksunular…
Sözün kısası…
Böylesi olanlara terbiyesiz bile diyemiyorum. Çünkü terbiyesizliği de insanlar yapar. Böyleleri insansı yaratıklar… Acımayalım da ne yapalım böylelerine?
Allah, akıl versin, diyeceğim; ama nafile…
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           10 Mayıs 2017


8 Mayıs 2017 Pazartesi

HAYIR CEPHESİ VAR MI?


CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Önceki Genel Başkan Baykal ve birçok CHP’li yönetici bir “hayır cephesinden” söz etmekteler. Bu cepheyi dağıtmamayı da birincil görev edinmişler. Gerçekte böyle bir cephe var mı?
16 Nisan halkoylamasında başkanlık rejimine “Hayır!” diyenlerin belli bir siyasal görüş ortaklıkları yok! Dünya görüşleri birbirine karşıt kişilerin hayır oyu verdikleri açıkça görülmekte. En önemli ortak yan, tek kişinin yönetimine karşı TBMM’yi savunmak… Daha açık söyleyişle milletin egemenliğini savunmak… Bu da yurtseverliktir.
Peki, evet oyu verenler yurtsever değil mi? Evet oyu verenler de hayır oyu verenler kadar yurtseverdir. Yurttaşların yurtseverliğinden şüphe duymak yanlıştır. Böyle bir düşünce Türkiye’nin birliğinden yana olanlara yakışmaz.
Kılıçdaroğlu, Baykal ve diğerlerinin ifade ettiği “hayır cephesini bir arada tutmak” düşüncesinin aslı CHP-HDP/PKK işbirliğini sağlamaktır. Böyle bir ittifakla ABD’nin istediği bir hükümet modelini ortaya çıkarmak. Tabi bu ittifakta FETÖ de var. Aylardır FETÖ’cü sözde gazetecilerin haklarını savunmak için adeta yarışan CHP’li vekilleri unutmamak gerek. Böyle bir iktidar modeli gerçekleşir mi? Asla… O zaman asla gerçekleşmeyecek bir şey için neden bunca uğraş? Neden mi? Kasetle giden de kasetle gelen de kasetçilerin egemenliğinde ne yazık ki. Yani, teslim alınmışlar kasetçi güçlerce…
Türkiye büyük bir savaşın içinde… ABD ve müttefiki terör örgütleri silahlarını ülkemize çevirmiş durumdalar. Amaçları Türkiye’ye bölerek ulus devleti yok etmek… Bunu görmeyen siyasetçi, kim olursa olsun, Amerika hesabına çalışıyor demektir.
Türkiye’nin savaşın içinde olduğu bir dönemde yurtseverlerin görevi, ulusu bölmek değil, bir araya getirmektir. Yani düşmana (emperyalizme) karşı ulusça tek vücut olmak gerek. Bu nedenle yüzde kırk dokuzu değil, yüzde yüzü bir arada tutmalı. Emperyalizme karşı en geniş birliği kurmak, her yurtseverin görevi. Bu nedenle hem yüzde elli bire hem de yüzde kırk dokuza çok gereksinimiz var mı? Bu içindir ki evet ya da hayır oyu veren herkesi; Türkiye’nin birliği, geleceği, varlığı için birleştirmeliyiz.
Türkiye’ye yapılabilecek en büyük kötülük, Türkiye’yi cephelere ayırmaktır. Bu, Türkiye’yi bölmektir. Hiçbir Atatürkçü, cumhuriyetçi, devrimci, milliyetçi böyle bir çalışmanın içinde olmaz. Tersine, böyle bir projeye sonuna dek karşı çıkar. Bu nedenle “Hayır cephesini dağıtmayalım.” diyerek Türkiye’yi ayrıştırmayı hedefleyen düşünce ve eylemlere karşı çıkmak her yurtseverin görevi olmalı.
Zaten “hayır cephesi” diye bir cephe de yok! Olmayan bir şeyin birliği olur mu?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           8 Mayıs 2017


6 Mayıs 2017 Cumartesi

CHP’DE DEMİRTAŞ SEVGİSİ

                                   
CHP’li vekiller, cezaevinde bulunan HDP eş genel başkanı Selahattin Demirtaş’ı peş peşe ziyaret etmekteler. Önce Veli Ağbaba… Ardından Tuncay Özkan ve Eren Erdem… Bakalım sırada kimler var?
Demirtaş’ı ziyaret eden Ağbaba ve Erdem konuyla ilgili herhangi bir açıklama yapmadı. Ancak Özkan’ın yaptığı açıklamalar kamuoyunda tartışıldı. Özellikle CHP tabanındaki Kemalistler, görüşmeyle ilgili sert tepkilerde bulundular.
Tuncay Özkan: “Adalet, özgürlük, barış için müthiş düşünceleri var. Türkiye, Selahattin Demirtaş’ı daha bir can kulağıyla dinlemeli. İlk duruşmasından itibaren söyleyecekleri çok önemli.” Açıklamasını yaptı ziyaret sonrası. Bu sözlerin Demirtaş’ı parlatmak için söylendiği çok açık. ABD ve AB tarafından gündeme getirilen yeniden açılım sürecinin başlatılmasına hizmet etmekte.
Özkan, yukarıdaki sözlerine kamuoyundan sert tepkiler gelmesine karşın geri adım atmadı. Görüşlerini savunmayı türlü biçimlerde sürdürdü. Özkan özel bir televizyon kanalındaki söyleşisinde, “ziyaretin Kılıçdaroğlu’nun izniyle yapıldığını” söyledi. Bundan da anlaşılıyor ki CHP Genel Merkez yönetimi Demirtaş ziyaretlerinden rahatsız değil.
Özkan’ın “CHP, Demirtaş ile aynı cephede.” sözleri ilginçtir. HDP’nin, terör örgütü PKK’nın siyasal uzantısı olduğunu herkes bilmekte. PKK/PYD de ABD’nin Ortadoğu’daki kara gücü. Tuncay Özkan’ın bu düşüncesi, CHP’yi PKK ile dolayısıyla ABD ile ittifaka götürür. Bölgede ABD ile ittifak kurmak demek, Ortadoğu’daki halkların tümüne düşman olmaktır.
CHP yöneticileri terör örgütünü arkalayarak ne yapmak istemekteler? Emperyalizme karşı mücadele için kurulan bir parti, emperyalizmin müttefiki mi olacak? PKK/HDP ile yan yana yürüyecek bir CHP’nin Atatürk’le bir ilgisi kalır mı? Böyle bir partiye hâlâ Atatürk’ün partisi diyebilir miyiz? CHP derhal kuruluş ilkelerine dönmeli. Eğer dönmeyecekse ve bölücü örgütle kol kola yürüyecekse Kemalistlerin burada bulunmasının Türkiye’ye yararı var mı?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       6 Mayıs 2017


ATACAN’IN KENDİNİ CEZALANDIRMASI

                                   
Atacan, her zaman olduğu gibi 5 Mayıs 2017 Cuma günü, kreşe gitmek için mutlulukla evden çıktı. Okulda oyuncak günü olduğundan plastik bir av köpeğini çantasına koydu.
Atacan, okula götüreceği oyuncaklar konusunda çok özenli. Daha önce götürdüğü oyuncaklarını götürmemeye dikkat ediyor. Bu konuda arkadaşlarının eğilimlerini, beğenilerini, zevklerini kendince hesaplamakta. Kız, erkek ayrımı yapmadan “Falan arkadaşım şundan, filan arkadaşım bu oyuncaktan hoşlanır.” diyerek okula götüreceği oyuncakları seçer. Eğer arkadaşları oyuncaklarını çok sevip oynamışsa onlara aynı oyuncaktan alarak armağan etmeyi düşünür.
Dün sabah okula gittiğinde bazı arkadaşları kahvaltıdaymış Ata’nın. Oyun alanına çıktı ve oynamaya başladı arkadaşlarıyla. Oyun sırasında Atacan’ın elinde bulunan plastik araba, Arda’nın burnuna çarptı. Arda ağladı. Ata üzüldü. “Yanlışlıkla oldu.” dedi. İnandıramadı arkadaşını. Ne yaptıysa olmadı. Arda’nın gönlünü alamadı bir türlü…
Atacanlar, günün ilerleyen saatlerinde spor alanına çıktılar. Yine oyun oynadılar doyasıya. Ne yazık ki gün içinde ikinci kaza oldu. Can, Atacan’la Meriç’i kovalamaya başlamış.
Atacan’ın bir huyu var: Koşarken önünden çok, arkasına bakar. Bir de buna oyun sırasında yaşadığı yüksek coşkuyu ve oyuna odaklanması eklendiğinde olacakları tahmin etmek hiç de güç değil. Bu nedenle de önünde ne varsa çarpar ve canı yanar. Tüm uyarılara karşın bu huyundan vazgeçmedi.
İşte, dün Can, Atacan’ı kovalarken önündeki Çınar’ı görmedi ve onunla çarpıştı. İkisi de ağladı kazanın sonunda. Ama Çınar’ın dudağı çok acımış ve çok ağlamış. Ata, Çınar’ı kaza olduğuna bir türlü inandıramamış. Bu da içine dert olmuş.
Akşama doğru eşim, Atacan’ı yuvadan almaya gitmiş. Hava güzel… Ilık bir bahar günü… Böyle günlerde veliler çocuklarını yuvanın karşısındaki parkta oynatırlar. Hatta bunun için çocuklar kendi aralarında sözleşirler bile… Atacan böyle zamanları hiç kaçırmaz. Annesi, ona:” Hadi, parka gidelim.” diyor. O, mutsuz bir sesle “hayır!” yanıtını veriyor. Annesi, nedenini soruyor. Atacan. Neden olduğu iki kazayı anlatıyor. Arkadaşlarının ağladığını, kendisinin üzüldüğünü söylüyor annesine üzgün, öfkeli bir sesle. Bana telefon açıyorlar. Aynı sözleri bana yineliyor Ata.
Atacan, eşime “Arda ile Çınar’ın canı yanmışken ve bana inanmamışlarken ben, parkta oynayamam. Bugün cezalıyım anne!” diyor bilgiç bilgiç. Annesi, ona: “Bu cezayı sana kim verdi?” diye sorunca o: “Ben, kendime ceza verdim.” diyor.  Eşim, ne diyeceğini şaşırıyor. Telefona sarılıp beni arıyor çabucak eve gelmem için. Ben de zaman geçirmeden eve gidiyorum. Eve girer girmez Atacan, bana durumu anlatıyor. Ben de “Yanlışlık olmuş, arkadaşların seni affeder.” diyorum. O: “Hayır, affetmezler…” diye yanıtlıyor beni. “Pazartesi okula gidince olayın kaza olduğunu ikisine de anlatırsın, sorun kalmaz.” diyerek yatıştırıyorum onu. Nafile… Üzüntüsü çok derin… Gece uyuyuncaya dek söyleşiyoruz. Ona, yeni aldığım kitaplardan birkaçını okuyorum. Neyse ki uyuyor.
Altı yaşında bir çocuk neden olduğu kaza yüzünden kendini yargılayıp oyun oynamama cezası veriyor özüne. Kendince bir adalet sağlamakta. Bilerek insanları kırıp döken yetişkinlere, halka zulmeden siyasetçilere bakın! Ne özür var ne de ceza… Büyükler olarak çocuklardan öğrenecek o kadar çok şey var ki…
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       6 Mayıs 2017

3 Mayıs 2017 Çarşamba

BAYKAL’IN TESLİMİYETİ

                                              
CHP’nin kasetle giden eski genel başkanı Deniz Baykal, 1Mayıs 2017 akşamı bir özel televizyonda soruları yanıtladı. Önce günün anlamına uygun bir açılış yaptı. İşçi bayramının öneminden söz etti. Ardından halkoylamasındaki usulsüzlükleri ve başkanlık rejiminin sakıncalarını anlattı uzun uzun. Daha sonra asıl anlatmak istediği konuya geldi. Yaşamı boyunca kurultaylar toplamakla ün salmış Baykal, yeni bir kurultay isterken sözü çok dolaştırdı. Hatta söyleşinin sonuna doğru ne demek istediği ancak anlaşıldı. Bu çelişkili durum, hem programı yöneten Ahmet Hakan’ı hem de izleyicileri şaşırttı.
Türkiye’de muhalefetin en büyük açmazı, iç politika konularını tartışırken “Bu konuya Avrupa ne der? Bunu dünyaya nasıl anlatırız?” sorularını ortaya atmalarıdır. Bu anlayış, emperyalizme boyun eğen ve büyük güçlerin isteği doğrultusunda siyaset yapmayı alışkanlık durumuna getirenlerin halkına güvenmemelerinden kaynaklanmakta. Ayakları Türkiye topraklarına basan siyasetçi bir konuyu eleştirirken “Türk Milleti ne der? Yaptıklarımız, halkımızın çıkarına mıdır?” sorularını sormalı. Ne yazık ki Deniz Baykal da Avrupalıların gözüyle Türkiye’deki siyasal gelişmeleri değerlendirmekte.
Baykal PKK ile HDP’yi birbirinden ayrı tutmakta. HDP, PKK’dan ayrıymış gibi bir hava yaratmakta kamuoyunda. Bunu yaparken de Ahmet Türk’ü öne çıkarmakta. Onu “Kürtlerin temsilcisi” olarak ilan etmekte. Türkiye’yi kuran bir partinin genel başkanlığını yapmış, Atatürk’ün koltuğuna oturmuş bir siyasetçinin ulus devlet anlayışına ters düşecek, bölücülerin siyasete soktuğu etnik kimlik siyasetini meşrulaştıracak bir söylemde bulunması kabul edilemez. Türk siyasetinde “Kürtler” diye bir siyasal grup yok! Bunu var etmeye çalışan Batılı emperyalistlerle onların işbirlikçileri... Üstelik Ahmet Türk de Kürtlerin temsilcisi değil. Son dönemdeki gelişmeler göstermektedir ki Kürt yurttaşlarımız, hızla PKK/HDP çizgisinden uzaklaşmakta, Türkiye’nin birliği yönünde tavır almaktalar.
TBMM’deki başkanlık rejimiyle ilgili anayasa değişikliği sırasında, HDP eş genel başkanlarının ve bazı vekillerin hapiste olmasının demokrasiye uygun olmadığını vurguladı Deniz Baykal. Bir nevi Demirtaş ve arkadaşlarının avukatlığına soyundu. Nedense bugünlerde bazı CHP’lilerde Demirtaş aşkı yükselmekte.
Emperyalizme karşı mücadelenin içinde kurulmuş CHP’nin genel başkanlığını yapmış birinin ulus devleti bölmeye yönelik söylemlerde bulunması gaflettir. Halk etnik kökenlerine uygun olarak mı siyasette yer alacak Deniz Bey?
Deniz Baykal, söyleşinin ortalarına doğru hayır oylarının çözümlemesine girişti. Yüzde kırk dokuzu kimlerin oluşturduğunu anlattı. Bu yüzde kırk dokuzun cumhurbaşkanı adayının kim olacağının belirlenmesi gerektiğini söyledi. Kılıçdaroğlu’na, şimdiden cumhurbaşkanlığı adaylığını açıklamasını istedi. Bu arada “ben istemem yan cebime koy” havası içinde Deniz Bey. Kılıçdaroğlu’nun adaylığının olanaksız olduğunu herkes gibi Baykal da bilmekte. Böyle bir adaylık söz konusu olduğunda RTE’nin en rahat seçimi kazanacağını en iyi Baykal bilir.
Neyse… Deniz Bey, futbol deyimiyle topu ortada çevirdi çevirdi en sonunda ağzındaki baklayı çıkardı. Abdullah Gül’ün adaylığına yeşil ışığı yaktı. Bu ikinci Ekmeleddin olayı tabi ki…
Gül’ün adaylığı kimin isteği? ABD’nin… Peki, Gül’ü parlatmak, onu olası bir adaylığa hazırlamak CHP’nin eski ve yeni genel başkanlarının işi mi? Daha önce birçok kez Kılıçdaroğlu da Gül’ün tarafsız cumhurbaşkanlığını örnek gösterip onu, elinden geldiğince parlattı. Şimdi sıra Baykal’da…
Şimdi asıl soru şudur: CHP’nin eski ve yeni genel başkanlarının aklına neden Atatürkçü bir cumhurbaşkanı adayı gelmez? Atatürkçü bir cumhurbaşkanı adayının yüzde kırk dokuzu da yüzde elli biri de birleştireceğini, Türk Milletini bir arada tutacağını Kılıçdaroğlu ve Baykal bilmez mi? Böyle bir durumun Türkiye’nin iç ve dış sorunlarını çözeceğinin farkında değiller mi?
Deniz Bey’i dinlerken ister istemez kendime sordum: Yeni bir kaset mi var piyasaya sürülecek? Bu teslimiyet nedendir? CHP kasetle giden, kasetle gelen iki siyasetçiden tez zamanda kurtulmalı. Kaset komplosunu yapanların CHP’yi biçimlendirme isteğini ters çevirmeli. Yoksa, bu gidiş, gidiş değil! CHP’nin Atatürk ve Cumhuriyet’e bağlı tabanı ne zamana dek susacak? Ne zaman taban, partisi üzerindeki emperyalist oyunlara “Dur!” diyecek?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           3 Mayıs 2017




26 Nisan 2017 Çarşamba

“HAYIR!” RÜZGÂRI NASIL DİNDİRİLDİ?

                                   
Halkoylamasına gidileceği belli olduğunda toplumda büyük bir “Hayır!” rüzgârı esmeye başladı. Neredeyse tüm siyasal gruplar, başkanlık rejimine “Hayır!” demek için birleşmişti. İşin en can alıcı noktası ise AKP tabanında hayırcılar lehine bir çözülmenin olmasıydı. Peki, ne oldu da tabandan esen bu güçlü “Hayır!” rüzgârı, giderek gücünü yitirdi ve “Evet!”lerle baş başa duruma geldi?
Halkoylaması kampanyası başladığında birçok kişide olduğu gibi bende de bir kaygı egemendi. Bu kaygı, Kılıçdaroğlu ve bazı üst düzey CHP yöneticilerinin gaf yapmasıydı. Bu gafların AKP yöneticilerine koz vereceği kaygısıydı içimizi kemiren. Bunu zaman zaman da seslendirdik. Birçok dostumuz: “Halkoylamasının sonucu ne olur?” diye sordular bize. Biz de onlara:” Kılıçdaroğlu az konuşursa ‘Hayır!’ kazanır.” dedik.
Kampanyanın başında Kılıçdaroğlu çok az konuşuyor, sahada pek görünmüyordu. TR 705, Bekaroğlu… gibi CHP’nin yumuşak karnını oluşturan kişiler arka planda kaldılar. Baştaki strateji olumluydu. CHP örgütleri çok sorumlu davranıyordu. Diğer seçimlerde olmayan bir anlayış egemen olmuştu CHP yöneticilerine (Bkz. Evet mi, Hayır mı 2? http://www.ulusalkanal.com.tr/evet-mi-hayir-mi-2-makale,6096.html).
Halkoylaması kampanyası sırasında Kılıçdaroğlu ve CHP yöneticilerini eleştirmemeye özel önem verdik. Eleştirilerimizi kampanya sonuna bıraktık. Kılıçdaroğlu, sahaya Baykal ve İnce’yi sürerek kendisinin lider, hatta genel başkan olmadığını toplumun huzurunda itiraf etti. Kendisi sahaya çıkıp ağzını açtığında da AKP’yi rahatlattı, tıpkı 2010 halkoylamasında olduğu gibi.
Halkoylaması kampanyası sırasında RTE ve AKP yöneticileri çok fazla hata yaptılar. “Hayır!”cılara gollük paslar attılar. Ne yazık ki bu paslar değerlendirilmedi. AKP’nin yaptığı ve muhalefetin değerlendiremediği önemli yanlışlar neler?
Öncelikle şunu belirtelim ki RTE ve AKP halkoylamasını yitireceklerini anlayınca “Hayır!”cılarla terör örgütlerini yan yana göstermeye başladılar. Ne yazık ki terör örgütleriyle AKP’nin yan yana olduğunu kanıtlayacak birçok olgu varken…
Barzani önce İstanbul’a sonrasında Ankara’ya geldi. Her iki kentimizde Barzanistan bayrakları asıldı. Ne yazık ki CHP yöneticileri, bu gafletin üstüne yeterince gitmedi. Bu durumun bölücü örgütleri meşrulaştırdığını anlatmadı halka. Eğer anlatsaydı, AKP’nin propaganda stratejisi çökecekti. “Hayır!”cıların terör örgütleriyle birlikteliği masalı ters tepecekti. Ancak böylesi bir fırsat nedense kaçırıldı.
ABD, Tomahawk füzeleriyle Suriye’yi vurdu. RTE, bu saldırıya anında destek verdi. Hatta yetersiz buldu saldırıyı. Ne yazık ki CHP yöneticileri bunun da üstüne gitmedi. ABD saldırısına karşı çıkmadı. Antiemperyalist bir duruş gösteremedi. Oysa AKP tabanının önemli bir bölümü, RTE’yi antiemperyalist sandığı için desteklemekteler. Bu tepkisizlik, Amerikan emperyalizmi karşıtı AKP tabanının “Hayır!” oyu vermesi olasılığını ortadan kaldırdı.
AKP sözcüleri, “eyalet” baklasını ağızlarından çıkardılar. “Türkiye’nin eyaletlere bölünmesinin bir sakıncasının olmayacağını” söylediler. Açıkça bölücülüktü bu. Ne yazık ki bu konuda da gerekli baskı kurulamadı AKP’ye. Bunun üstüne gelen “kontrollü darbe”, “denize dökeceğiz” söylemleri konuyu saptırdı, örttü.
RTE, “Türk Milleti” yerine “tek millet” dedi. Kısacası, “Türk Milleti”ni inkâr etti. Yine Kılıçdaroğlu ve ekibinden ses çıkmadı. Tam da 16 Nisan yaklaşırken Kılıçdaroğlu “kontrollü darbe” ve “bylock listesindeki AKP’lileri” ortaya attı. İşte, bu noktada sürekli savunmada olan RTE ve AKP saldırıya geçti. Bekledikleri fırsat gelmişti. Kampanya boyunca tüm kışkırtmalara karşın konuşmayan Kemal Bey, en sonunda konuştu ve gereken fırsatı karşı tarafa verdi. RTE ve AKP yöneticileri bu konuda abandıkça abandılar Kılıçdaroğlu’na. Bu arada CHP’li vekil Hüsnü Bozkurt’un sorumsuz açıklaması devreye girdi. “Hayır!” rüzgârı hız kesti. AKP yöneticileri, moral kazanıp tabanlarındaki çözülmeyi kısmen durdurdular.
“Oylar çalındı.” diyerek kimse siyasal sorumluktan kaçamaz. Oylar çalınmasaydı, sonuçlar üç aşağı beş yukarı aynı olurdu. Yani açık ara bir yengi söz konusu olmazdı iki taraf içinde. Ancak başta Kılıçdaroğlu olmak üzere bazı basiretsiz yöneticiler yüzünden başkanlık rejiminin reddi olanaklı olmadı.
2010 halkoylamasında Habur rezaletini görmezden gelerek kampanya yürüten Kılıçdaroğlu ve ekibi, yargının FETÖ’ye teslim edilmesine önayak olmuştu. Bugün de aynı ekip, başkanlık rejiminin yasalaşmasında önemli bir rol oynadılar.
CHP tabanı Kılıçdaroğlu ve ekibini daha ne kadar, nereye kadar taşıyacak? Günün öncelikli sorusu budur.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           26 Nisan 2017








25 Nisan 2017 Salı

SANDIKLARA SAHİP ÇIKMAK


16 Nisan’da halkoylaması sürerken özellikle erken açılacak sandıkların bulunduğu illerdeki tanıdıklara telefon ettim. Saat 16.00’da, sandıklar açılmaya başlayınca heyecanım arttı. Erken sonuç almak için acele ediyordum.
Erzurum’un küçük bir ilçesinde yaşayan eski bir öğretmen arkadaşımı aradım. Devlet memuru olduğu için adını yazmıyorum. Ülkücü… MHP’nin muhalif kanadıyla hareket ediyor. Halkoylamasının hayırcılarından… Sandık sonuçları veriyor bana Uzundere’den. Evetler açık ara önde…
Uzundere’deki arkadaşıma soruyorum: “Sandık güvenliği nasıl?” diye. “Ne güvenliği kardeş…” diyerek yanıtlıyor beni. “Sandık başkanları AKP denetiminde. Sandık kurullarında AKP’lilerden başkası yok! Özellikle köylerde, küçük merkezlerde hayırcılar sandık kurullarında bulunmuyor. Neredeyse bölgede birkaç istisna dışında durum böyle…” diyerek sürdürüyor sözlerini. Sesinde bir üzüntü, çaresizlik vardı. Benzer konuşmaları evet oylarının rekor kırdığı birçok ilimizden kişilerle yaptım. Neredeyse herkes aynı şeyleri söylemekteydi.
Erzurumlu arkadaşımın söyledikleri, mühürsüz oy pusulalarının nerelerden sisteme dâhil edildiğini açıklıyor aslında. Büyük kentlerde sandık kurullarında hayırcılar yer aldı ve oylara sahip çıkıldı. Ne yazık ki kırsal kesimlerde aynı şey yapılamadı.
Halkoylamasından bir gün sonra Trabzon’un Hayrat İlçesinin CHP İlçe Başkanı Ali Nuhoğlu ile uzun uzun konuştuk. Ali ile baba, dede dostuyuz. Ali Nuhoğlu’nun derdi çok. En uzak köylerdeki sandıklara bile birer kişi bulmuşlar. Ancak sandık başlarındaki CHP’lilere yoğun baskı olduğunu söyledi. Devlet gücünü kullanan iktidar, tüm gücüyle abanmış seçimlere. Yoğun bakımdaki hastaların oy kullandığını belirlemiş. Sandık başkanlarının birkaçı hakkında suç duyurusunda bulunmuş. Sandık başkanlarının bazılarının devletin değil de AKP’nin memuru gibi davrandıklarının altını çizdi. Köylerde oturmayanların yerine oy kullanıldığını saptamış.
Adaletli bir halkoylamasının olmadığını özellikle vurguladı Ali Nuhoğlu. Oy kullanımı sürerken bile AKP’li yöneticilerin yüz yüze ya da telefonla hayır oyu verebilme olasılığı olanlara iş bulma, köylere yatırım yapma sözleri verdiklerini söyledi. Bu doğrultuda birçok yerden benzer yakınmalar gelmekte. Halkoylaması, birçok yerde bu koşullarda yapıldı. Devletin her türlü olanağını kullanan bir siyasal iktidara karşı, aklıyla, emeğiyle kampanya yürüten hayırcılar…
Halkoylaması kampanyası sırasında ve sonrasında açıkça gördük ki, evet oyu verenlerin haklı saygısını kazandı hayırcılar. Bu da gelecekte siyasetin biçimlenmesi açısından çok önemli. Her şeye karşın, halkoylaması Türkiye’ye çok şey kazandırmıştır. Gelecekle ilgili kaygılanmanın gereği yoktur. Bu nedenle umudu yeşertmek her yurttaşın görevi olmalı.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       24 Nisan 2017


21 Nisan 2017 Cuma

TÜRK MİLLETİ BİRLEŞTİ KAZANDI

                                   
Başkanlık rejimine karşı Türk milleti farklı siyasal gruplarıyla birleşti. CHP (yönetimindeki bazı kişiler dışında), MHP’nin gövdesi, Vatan Partisi, SP, DSP, DP, HDP’den kaçan yurttaşlar, AKP tabanının önemli bir bölümü ve daha nice siyasal gruplar bir araya geldi. Herkes elinden geldiğince çalıştı. Gecesini gündüzüne kattı. “Evet” oyu vereceklerle bire bir ilişki kuruldu. Uzun tartışmalarla ikna etmek için uğraşılar verildi.
Şimdi, herkes soruyor: Halkoylamasında hayırcılara kim önderlik etti, diye. Bu işin belli bir önderi yok! Halk kendi geleceğini sahiplendi. Herkes sorumluluk aldı kendince. Partiler, görünürde var olmaya çalıştı. Yurttaş, mahallelerde dolaştı. Ev gezmeleri yapıldı. Uzak kentlerde, köylerde yaşayan akrabalar, eski arkadaşlar, dostlar arandı. İşyerlerinde aralıksız tartışmalar yapıldı.
AKP tabanı, halkoylaması kampanyası sırasında mahcuptu genellikle. Hep savunmada olmanın sıkıntısını yaşadılar. Çoğu zaman, neden evet oyu vereceklerini savunamadılar.
AKP yönetimi, devletin olanaklarını sonuna dek kullandı. Köy köy, mahalle mahalle, sokak sokak gezdiler. Armağanlar dağıtıp vaatlerde bulundular. Akla gelebilecek her şeyi dağıttılar. Bazı aileler, yıllık çay tüketimlerini karşıladılar kampanya boyunca. Dozerler, kepçeler, devlete ait iş makineleri, kamyonlar, resmi binek araçları, otobüsler, minibüsler neredeyse hiç kontak kapamadılar. İş vaatleri havalarda uçuştu.
Halkoylamasından önce Trabzon Hayrat’ta tanıdıklarımı aradım. Halkoylamasında ne yapacaklarını sordum. Öncelikle şunu belirteyim ki, Hayrat yoğun göç vermekte. İlçeyi ayakta tutan çay tarımı bitmiş. Geçinmeye yetmiyor. Alternatif ürünler yok! Hayvancılık tükenmiş. Köylerde işsizlik, yoksulluk dizboyu. Bütünşehir yasasından sonra ilçenin en uzak köyleri mahalle oluvermiş bir gecede. İlçe belediye başkanı AKP’li. Tüm köyler ilçeye muhtaç. Tabi bu durum partizanlığı artırmış. Evet oyu vermeleri için yurttaşa inanılmaz vaatlerde bulunulmakta. İlk vaat: “Köylere doğalgaz getireceğiz.” Tamam, getir. Elini kolunu bağlayan mı var? Eğer bu bir devlet projesiyse zaten olacak. Herkesin evine bağlanacak, herkes de parayı verip doğal gazı kullanacak.
İkinci önemli vaat: İlçe merkezine dört yıllık üniversite yapılacağı… Üniversite yapılması güzel bir iş, yap kardeşim! Neden bunu halkoylamasına alet ediyorsun?
Eğer halkoylamasında yüzde yüz evet oyu çıkarsa Reis, Hayrat’a gelip burada temeller atacakmış. İşsizlere bol kepçeden iş vaadi de var. Yahu, sen devlet değil misin? İşsize iş bulmak senin görevin değil mi? Görevin… O zaman neden vatandaşa baskı yapıyorsun? Neden vatandaşın özgür iradesine müdahale ediyorsun? Neden milli iradeyi engelliyorsun?
“Hayır” oyu vermeye eğilimli bazı yurttaşların bizzat bölgenin bakanlarınca telefonlarla ikna edilmeye çalışıldığı söylenmekte. Devlet olanakları, devletin gücü sonuna dek kullanılmış.
Büyük kentlerin birçoğunda “hayır” propagandası yapmak için kurulmak istenen çadırlar kurdurulmadı. Kiralanan salonların sözleşmeleri iptal edildi. Bazılarında elektrikler kesildi, kürsüler devrildi.
Kentlerde neredeyse bütün reklam panolarında AKP afişleri vardı. Hemen hemen tüm anayollarda AKP pankartları yer aldı. Hastane, okul, cami, adliye, kaymakamlık, belediye.. neredeyse tüm kamu kuruluşların duvarlarını AKP pankartları işgal etti. Yaklaşık yirmi dördü ulusal, geri kalanları yerel olmak üzere seksen televizyon kanalı hep bir ağızdan AKP’ye çalıştı. “Evet” oyu için çalışan radyoların sayısı belirsiz. Bir iki gazete dışında tüm gazeteler AKP’nin emrindeydi.
AKP, yasalara uymamayı alışkanlık yapmış. Seçim yasaları uygulanmadı. Tarafsızlık, eşit koşullarda yarışma kuralı hiçe sayıldı. Milyarlarca liralık devlet bütçesi “evet” propagandası için çarçur edildi. Yetimin, yoksulun hakkı siyasal parti çıkarları için kullanıldı. Devletin uçakları, helikopterleri resmi araçları “evet” propagandasının hizmetine girdi. Birçok devlet memuru “evet” propagandasının aleti oldu.
Neyse fazla uzatmayalım… Eşitsiz bir propaganda dönemi sonunda sandığa gidildi. Bütün bu anlattıklarımıza karşın, başa baş bir sonuç çıktı. Hayır oyları bu nedenle çok değerlidir. Bu durum, Türkiye’ye umut aşılamakta. Otuz büyükşehirin on yedisinde kaybeden bir parti Türkiye’de iktidar olamaz. Bu partinin lideri de başkanlık koltuğuna oturamaz.
Halkoylaması sonucu gösteriyor ki, AKP erimekte. Doğru siyasetle Türkiye’nin AKP’den kurtulacağı çok açık. Bu nedenle muhalefet partilerine büyük görevler düşmekte. Ayakları Türkiye topraklarına basan ve halkın gereksinmelerini, eğilimlerini doğru belirleyen partilere iktidar yolu açık. Bu nedenle parti örgütleri, siyasetleri gözden geçirilip açık yüreklilikle tartışılmalı. Türkiye’nin kuruluş ilkelerine dönme fırsatı heba edilmemeli.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       20 Nisan 2017

19 Nisan 2017 Çarşamba

MÜHÜRSÜZ SEÇİM


Başkanlık rejimine geçilmesiyle ilgili anayasa değişikliği, 16 Nisan 2017 günü oylandı. Seçime katılım yüksekti. Yaşlı, genç, kadın, erkek, engelli, hasta… Herkes sandık başına koştu. Türkiye’nin geleceğinin oylandığı sandıklar, demokrasi şölenine dönüştü. Çünkü söz konusu olan vatandı. Başkanlık rejiminin Türkiye’yi bölme girişimine karşı halk, çareyi sandıkta aradı.
Halkoylaması, Türkiye genelinde birkaç olay dışında sakin geçti. Ülkemizi evetçi ve hayırcı olarak bölmek isteyenlerin tüm çabalarına karşın herkes, büyük bir sorumluluk içinde davrandı.
16 Nisan’da birçok okulda oylamayı izledim. Sandık başındaki hayırcılar sakin ve özgüvenliydi. AKP yanlıları kaygılıydı.
Türkiye’nin doğusunda buluna sandıklar, bir saat önce açılacaktı. Bu nedenle farklı illerde yaşayan birçok arkadaşımı aradım ve oralardan ilk sonuçları telefonla aldım. Bu illerimizde evet oyları açık ara öndeydi. Bunun ilerleyen saatlerde değişeceğini umut ettim ve en yakınımdaki Bakırköy Cengiz Topel İlkokulu’na gittim.
Okula gittiğimde sandıklar kapanmıştı. Sandıkların bazılarında oy sayımı başlamıştı. Bu arada AKP müşahidi olduğunu gördüğüm biri, sandıkları dolaşarak bir uyarıda bulunmaktaydı. Kulak kabarttım. Bu kişi, sandık başkanlarına, mühürsüz oyların geçerli sayılması gerektiğini söylüyordu. YSK’nın bu konudaki kararını anımsatmayı da unutmamıştı. Sandık başkanlarının birçoğu, YSK’nın bu kararından haberi yoktu.
Sonradan öğrendik ki AKP’nin YSK’daki temsilcisi, daha Doğu’daki sandıklar bile açılmadan saat 16.10’da başvuru yapmış YSK’ya. “Birçok oy pusulasının mühürsüz olduğu ve vatandaşın seçme hakkının engellenmemesi için mühürsüz oy pusulalarının geçerli sayılması” isteğini iletmiş. YSK da bu isteği hemencecik kabul etmiş.
Öncelikle şu soruyu soralım: Daha sandıklar açılmadan oy pusulalarının mühürsüz olduğunu nereden biliyor AKP temsilcisi? Hem de “mühürsüz oy pusulalarının yoğun olduğunu” biliyor bu kişi.
Milyonlarca oy pusulası nasıl mühürsüz olur? Her sandık başkanı bu pusulaları mühürlemek zorunda mı? Evet... Çünkü bu konuda YSK’nın emri var. Bugüne dek hep böyle oldu. Arada sehven birkaç mühürsüz pusula gözden kaçardı. Şimdi de diyelim ki, birkaç sandık başkanı görevini savsakladı ve pusulaları mühürlemedi. Bu sayının milyonlara ulaşması olanaklı mı? Tabi ki hayır… Daha oy pusulalarını görmeden bu sayının çokluğunu bilen kişi, aslında yapılan hileyi de itiraf ediyor. Bu, suçüstü durumudur. Bu arada şu ayrıntıyı da atlamayalım. Bugüne kadar seçimlerde genellikle öğretmenler olmak üzere devlet memurları sandık başkanı olurdu. Halkoylamasında sandık başkanlarının birçoğu, memur değildi. Bu durumun altı çizilmelidir.
Erdoğan ve Binali Yıldırım’ın YSK kararını beklemeden açıklama yapması da manidardır. Amiyane tabirle işi boğuntuya getirmektir. RTE’nin “Atı alan Üsküdar’a (Üsküdar’ı olacak aslı) geçti.” sözü anlamlıdır. Bu söz, bir fırsatçılığın itirafıdır. Bu deyimi, YSK’nın kararından emin olarak bilerek ya da bilmeyerek değiştirerek söylüyor RTE. Hileli bir seçimle Türkiye’de rejim değiştirilmeye çalışılıyor.
“Milli irade” diye diye milli iradeyi yok ediyor AKP. Halkın iradesine saygı göstermek yerine, fırsatçılıkla devletin tepesinde yer tutmak peşindeler. Allah ile aldatanlar, sandıkta da halkı aldatıyor.
Oy pusulalarına sahte oy kullanımını önlemek amacıyla mühür vurulur. Mühürsüz pusulaların neredeyse hepsinin evet oyu olması ilginç değil mi?16 Nisan halkoylamasında mühür yoktur. Mühürsüz evrak resmiyet taşımaz.
Oy pusulalarında “tercih” yazılı mühürlerin kullanılacağını açıkladı YSK. Oylama sürerken “evet” yazılı mühürlerin kullanıldığı anlaşılıyor ve bu pusulalar da geçerli kabul ediliyor. Günün sorusu şu: TÜRKİYE’DE HER HANGİ BİR SANDIKTAN HEM “EVET” HEM DE “TERCİH” YAZILI MÜHÜRLÜ OY PUSULASI ÇIKTI MI? YSK’nın yanıt vermesi gereken soru budur.
Keşke halkoylamasına hile hurda karışmasaydı. AKP, belki yine kazanırdı bir ya da beş oyla hiç önemli değil! Önemli olan halkın, Türk Milleti’nin iradesi sandıktan tartışmaya yer vermeyecek bir biçimde ortaya çıksaydı... Ancak görünen şu ki, bu seçimi halk kazandı. Türk Milleti kazandı. Rejim değişikliğine, başkanlığa “Hayır!” dedi halk. Bunu en iyi de RTE, Yıldırım ve evet oyu veren yurttaşlar bilmekte. Bu nedenle bu şaibeli seçim iptal edilmeli. İptal edilsin ki adalet yerini bulsun. Adaletin olmadığı bir yerde hiçbir şey doğru gitmez. Ve… Bir gün adalet herkese gerekli!
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       19 Nisan 2017



15 Nisan 2017 Cumartesi

ERDOĞAN İSTEMEZSE DANIŞMANLAR KONUŞMAZ


Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın danışmanlarının eyalet sistemi ve Cumhuriyet rejiminin temel niteliklerinin ortadan kaldırılması konusundaki açıklamaları kamuoyunu meşgul etmekte. Bu açıklamalar, AKP’nin gerçek yüzünü de açığa çıkarmakta.
“Eyalet sistemi getirilmelidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin taşra teşkilatı ve devletin yönetim şekli tekrar düzenlenmelidir. Bu sistem hem Kürtlerin ve diğer etnik grupların özerklik isteklerini kapsayacak hem de devlete bağlılık ve aidiyet duygusunu artıracak şekilde oluşturulmalıdır. Her bakanlık kendine bağlı en fazla altı ya da on birimi layıkıyla sevk ve idare edebilir. Seksen bir vilayet merkezden dirayetle yönetilemez.” Bu sözler, Erdoğan’ın başdanışmanlarından TSK’dan irticai faaliyetleri nedeniyle emekli edilen Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi’ye ait.
Tanrıverdi, açıkça Kürtlere özerklik verilmesini savunmakta 2015 yılında. Peki, Kürtlere özerklik kimin projesi? ABD-AB ve PKK’nın… Cumhurbaşkanı danışmanının görevi Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü savunmak mı, yoksa emperyalistlerin, bölücü örgütün görüşlerini dile getirmek mi?
Peki, Türkiye’nin devlet yapısının değiştirilmesi nasıl olacak? Bunu da Erdoğan’ın başka bir başdanışmanı Mehmet Uçum açıklıyor.
“Sessiz değil, halkımız gümbür gümbür bir devrim yapıyor farkında mısınız? Halk kendi devletini kurmak için adım atıyor. 16 Nisan kutlu olsun.” Uçum, bu sözleri neyle ilişkili olarak söylüyor? Başkanlık rejimiyle ilgili olarak… Başkanlık rejimi, emperyalizmin Türkiye’ye dayattığı bir şey olduğuna göre halkın dostu olamaz, halk düşmanı bir rejimdir.
Türk halkı kendi rejimini 1923’te kurmuştur. Nasıl mı? Emperyalizm ve Ortaçağ rejimiyle savaşa savaşa… Cumhuriyet; Erzurum ve Sivas kongrelerinde, 23 Nisan’da, Sakarya’da, Dumlupınar’da… kuruldu. Bunu yıkacak güç, emperyalizmdir. Uçum ve onun kafasındakiler, Damat Feritler gibi emperyalistlerle işbirliği yaparak Cumhuriyet’i ortadan kaldırabilirler. Tabi ki güçleri yeterse…
Erdoğan’ın bir başka danışmanının eyalet konusundaki düşüncelerine daha önceki bir yazımızda değinmiştik. Aynı danışman Karatepe, başkanlık rejimine geçilmesi için yapılan ve halkoylamasına sunulan anayasa değişikliğiyle ilgili söylediği sözler çok ilginç.
Karatepe, sorulan bir soru üzerine başkanlık rejimi konusunda çok fazla bilgili olmadığını itiraf ediyor ve uygulamada terslik olması durumunda şunları söylüyor. “Uygularız üç sene, beş sene; baktık olmuyor, toplanır parlamento tekrar değiştirir.”
Karatepe’ye göre devlet, Cumhuriyet yazboz tahtası. Keyiflerine göre değiştirirler rejimin temel dayanaklarını. Halkın geleceğini dilediklerince değiştirirler. Yurttaşların, ülkenin yaşamını tehlikeye düşürme pahasına aklımıza eseni yaparız düşüncesindeler. Bundan da anlaşılıyor ki danışmanların devleti, yurttaşı koruma gibi bir düşünceleri yok!
Şimdi, herkes sanıyor ki cumhurbaşkanının danışmanları, Erdoğan’dan farklı düşünüyorlar. Bakalım, gerçek böyle mi?
“Benim söylediğim şu; güçlü bir Türkiye eyalet sisteminden asla korkmamalıdır. Üniter yapı noktasındaki yaklaşım tarzı aslında bununla alakalı bir şey değil. Siz, eyalet sisteminde de bu üniter yapıyı muhafaza edebilirsiniz. Tamamıyla bunu atıp götürme diye bir şey yok. Federal yapı diyoruz. Federal yapı nedir? Orada toplanıyor zaten. Yani diyelim Osmanlı ‘Kürdistan, Lazistan’ demiş. Bizim ‘Kürdistan, Lazistan’ dememize gerek yok. Biz, şimdi nasıl coğrafi bölgelerimiz var, bu bölgeler sistemi içinde değerlendirebiliriz. Böyle bir yaklaşım tarzı güçlü bir Türkiye için faydalı olabilir.” RTE, 2013’te özel bir televizyon kanalında söylüyor bu sözleri. Konuşmadaki cümle bozuklukları ilginizi çekmiştir. Beş yüz sözcüğü aşmayan bir sözcük dağarcığıyla Türkiye’nin geleceğini yönlendirmekte.
Üniter devletle eyalet sistemini bilmediği belli Erdoğan’ın. Bu iki sistem birbirinin karşıtı. Ama ne yazık ki RTE, kendisine verilen reçete gereği eyalet sistemini uygulayacak ya, üniter yapı ile eyalet düzenini birbirinin içine sokup aklınca halkı ikna edecek. İkna edecek yerine, kandıracak demek daha doğru.
Türk Milleti, geleceğini tehlikeye atacak projelere dur demeli. Eyalet sistemi, ülkenin bölünmesi demek. Bölünmek kan, acı, gözyaşı demek. Emperyalizmin de amacı “Böl, parçala, yönet!” değil mi? Buna karşı ulus devletimizi daha da sağlamlaştırmak değil mi görevimiz? O zaman ne duruyoruz? Bölünmeye gidecek yolları kapamak için dört elle çalışmalıyız. 29 Ekim yerine yeni bayramlar türetecek kökü dışarda zihniyete geçit vermeyelim. İşte, 16 Nisan bunun için çok önemli…
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           15 Nisan 2017

13 Nisan 2017 Perşembe

BAŞKANLIK REJİMİ, ABD PROJESİDİR


Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başdanışmanlarından ve başkanlık rejimi ile ilgili anayasa değişikliğinin hazırlayıcılarından Şükrü Karatepe, Çin benzeri eyalet önerisinde bulundu.  
 “Şehir yönetiminin başkanlık sistemine uyumlu hale getirilmesi için düzenlemeler yapılırken, büyük şehirlerin hizmetler alanında değişen rolü dikkate alınarak, şehir yönetimi yeniden tanımlanmalıdır. Bu tanımlama yapılırken büyükşehir belediye başkanına doğrudan ‘şehir başkanı’ veya ‘büyükşehir başkanı’ gibi bir ad verilmelidir. Bütün şehirde (30 büyükşehir) özel idarelerin kalkması ve iki başlı yürütmenin sona ermesi ise başkanlık sisteminin tam olarak kurulması yolunda atılan önemli bir adımdır.” Bu sözler, Karatepe’ye ait. Açıkça eyalet sistemini savunmakta. Eyalet sistemi demek, Türkiye’nin hızla bölünmeye gitmesi demek.
Dünyada eyalet sistemiyle yönetilen ülkeler yok mu? Var… Peki, bu ülkeler, daha demokratik olalım diye mi eyaletlere ayrıldılar? Hayır… Bu ülkeler kurulmadan önce her eyalet ayrı bir devletçikti. Bunların birleşmesiyle merkezi devlet oluştu. Buna ABD, Yugoslavya, Sovyetler Birliği ve Almanya’yı örnek gösterebiliriz. Bunlardan ikisi dağıldı, yok artık. Eyalet sistemi olan ülkeler, devleti oluşturan halkların ayrılıkları üzerine kuruldular.
Türkiye gibi üniter (ulus) devletler ise kuruluşları sırasında farklı etnik köken ve inanç gruplarının ortak paydası üzerine kuruldular. Bu birlikteliği bozacak özerklik, eyalet… ve benzeri gibi yapılar paydayı geçersiz kılar ve ulus devlet dağılır. Eyalet/özerklik ve başkanlık bu nedenledir ki yıllardır ABD ve AB tarafından Türkiye’ye dayatılmıştır. Emperyalizmin buradaki asıl amacı. Kürdistan’ın (İkinci İsrail’in) kurulmasına giden yolun açılmasıdır. Bu nedenle başkanlık rejimi, ABD projesidir ve Türkiye’ye bölmek içindir.
CİA Eski Türkiye Şefi Paul Henze, 2006’da şunları söylüyor. “Türkiye’nin bu şekliyle, Amerikan politikalarının yanında olacağından emin olamayız. Ülkeyi kuranlar denetim mekanizmasını çok sıkı tutmuşlar. Hükümeti ikna ettiğimizde, Meclis; Meclis’i ikna ettiğimizde, ordu; orduyu ikna ettiğimizde, yargı karşımıza geçebiliyor. Eğer Amerika’nın çıkarı Türkiye’de bir federal devlet kuruması ise mutlaka ve öncelikle yargı, ordu, meclis ve hükümeti tek elde toplayan başkanlık rejimine geçilmelidir.
Bir kişiyi ikna etmek, birbirini denetleyen yapıyı ikna etmekten çok daha kolay olacaktır. Eğer o bir kişi Amerikan çıkarlarına yardım etmek konusunda tereddüt ederse, bir kişi üzerine kurulmuş yapıyı yıkmak Amerika için sorun olmaz.”
Son günlerde yapılan tartışmalara dikkat edelim. AKP’liler “eski rejimi” eleştirirken hep yargı, ordu, Meclis’ten çıkan hükümet, farklı kesimlerin temsiliyle oluşan TBMM’yi hedef almıyorlar mı? “Vesayet rejimi” diyerek TBMM, TSK ve yargıyı etkisizleştirmek istemiyorlar mı? Başkanlık rejimini savunanların söylemleriyle CİA Şefi Henze’nin görüşlerinin bu kadar örtüşmesi rastlantı mıdır acaba?
Ey başkanlık rejimine “Evet” oyu verecek vatansever kardeşim, arkadaşım, yurttaşım; sana, milletine oynanan oyunu gör artık! 16 Nisan’da “Evet!” diyeceğin anayasa değişikliği bir ABD projesidir. Bu projeyle Türkiye teslim alınacak ve bölünme sürecine girecek. Bu Amerikan oyununu milletçe bozmak zorundayız. Amerikan tuzağına düşmeyelim ki Türk Milleti huzur içinde, birlikte sonsuza dek yaşasın.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       13 Nisan 2017