20 Ekim 2017 Cuma

BARZANİ SEVER ÖZKÖK

                                                
“Irak güçleri Kuzey Irak’a girerse Türkiye’ye bir milyon peşmerge gelir.” Bu tümce, gazeteci Ertuğrul Özkök’e ait.
Özkök, 20 Ekim 2017 Cuma sabahı CNNTürk’te gündemi yorumladı. Barzani, konusu sorulunca yukarıdaki tümceyi söyledi. Bu tümceyle demek istiyor ki Irak’ın ulusal bütünlüğü sağlanmasın, ABD-İsrail’in kullanabileceği piyonlar hep var olsun.
Türkiye’ye yıllardır terör ihraç eden Barzanistan değil mi? Daha dün Türkiye’yi de içine alan bir bölünme planını referandumla sahneye koyan kimdi? “Türkiye’ye bir Kürt kedisi bile vermem.” diyerek efelenen kişiyi unuttunuz mu yoksa? Türkiye’nin neredeyse üçte birini kapsayan İkinci İsrail haritalarının önünde poz verenleri, acaba anımsayabilir mi Özkök?
Özkök gibi bakışları Atlantik’e kilitlenmiş, düşünceleri bağımsızlıktan soyutlanmış, bakışları atgözlüğüyle sınırlanmış kimi köşe yazıcıları hala gözlerinin önünde apaçık olan olayları görmüyorlar.
Irak Ordusu Kerkük, Musul, Tuzhurmatu, Tel Afer, Sincar ve Mahmur’a girdi. Ölenlerin toplamı elliye bile ulaşmadı. Tutsak edilen Barzani askerleri hemen serbest bırakıldı. Amerikancı basının tüm kışkırtıcı senaryolarına karşın halkalar arası bir boğazlaşma görüntüleri yok! Bağdat yönetimi, kendi yurttaşı olan Kürtleri kazanmak için elinden geleni yapmakta. Irak Ordusu, bir an önce ülkenin kuzeyine girsin ki buralarda yaşayan Kürtlerin can güvenliğini sağlasın. Aşiretler arası çatışmalarda ve ABD çıkarları uğruna can veren insanları kurtarsın.
Özkök ve onun gibi düşünenler Irak’ta olanları bir türlü çıplak gözle göremiyorlar. Çünkü gözlerinde ABD gözlükleri var. Irak’ın toprak bütünlüğünün sağlanması Türkiye’ye göç dalgası yaratmaz. Tam aksine terör örgütlerinden kaçarak ülkemize sığınmış Iraklıların kendi ülkelerine dönmelerini hızlandırır.
Barzanistan’ın kanatları altında ülkemize kan kusturan Kandil var. Irak’ın bütünleşmesi, kandil gibi terör odaklarını da ortadan kaldırır.
Ey Özkök… Sen Kandil’in yok olmasından yana değil misin? Kandil’deki terör yuvası dağıtılırsa Türkiye esenliğe kavuşur, sen bunu neden istemiyorsun? Türkiye’nin huzur güven ve esenliğe kavuşması niye seni rahatsız ediyor?

“Irak’ın kuzeyinden Barzani giderse yerine kim gelir?” sorusu, Amerikan muhiplerinin dilinde. Kendi sorularının yanıtını da kendileri veriyor bu muhipler… “Boşluğu, IŞİD ve PKK doldurur.” Yahu arkadaş siyasal boşluğu neden IŞİD ve PKK doldursun? Irak’ın meşru hükümeti yok mu? Irak devleti ne güne duruyor? O topraklar Irak toprakları değil mi? 
Batı Asya’da güçler dengesi değişti. Emperyalizm ve onun piyonları yeniliyor. Ama nedense yeşil dolardan başka bir şey görmeyen kimi köşe yazıcıları, bu duruma çok üzülüyorlar. Neden mi? Onların vatanı yeşil dolarlar…
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           2 Ekim 2017

15 Ekim 2017 Pazar

KIŞKIRTICI BİR MANŞET

                                   
Sözcü Gazetesi’nin 14 Ekim 2017 tarihli manşeti çok ilgi çekici… “Sırp Kasabından Helal Et Alıyoruz”
Öncelikle dışalıma dayalı bir ekonomik anlayışa şiddetle karşıyım. Öz kaynaklarını iyi kullanarak üreten bir Türkiye’dir asıl özlemim. Türkiye’nin liberal ekonomiye geçmeden önceki “kendi kendine yeten ülke” durumuna dönmesi en büyük mutluluğum olur.
Yukarıdaki manşette, AKP hükümetinin Sırbistan’dan et alması eleştiriliyor aslında. Dışalıma dayalı bir ekonomik anlayışı eleştirmek her yurttaşın ve yayın organının hakkı, hatta görevi. Ancak manşette öne çıkan şey, düşmanlık, kışkırtıcılık, kan davası güdücülük, ırkçılık…
“Sırp kasabı” sözüyle Sırbistan’ın Bosna’da yaptığı insanlık dışı uygulamalar dile getirilmekte. Manşetle de sonsuza dek Sırbistan’la bir hasımlığın sürdürülmesi istenmekte. Halkın, Yugoslavya iç savaşı ile ilgili duyarlılığı etnik ayrımcı bir anlayışla kışkırtılmakta. Küllenen acılar, tırnaklanarak kaşınmakta. Yeni düşmanlık tohumları ekilmesi demek bu… Balkanlarda hiç sönmeyen bir yangının sürmesi istenmekte bu manşetle…
Peki, halklar arasındaki bu kırımları kimler kışkırtıyor? Emperyalist ülkeler…
Neden? Kendi çıkarlarını korumak için…
Mazlum ulusların temsilcileri, halklar arasındaki anlaşmazlıkları gidererek onların birlik olmasını sağlamalı. Emperyalizmin böldüğü coğrafyaları birleştirmek, düşmanlaştırdığı insanları barıştırmak en başta devrimcilerin görevi. Emperyalizmi yenmek için dünyanın ezilen tüm uluslarının birleşmesi gerek.
RTE’nin Sırbistan gezisi, ülkemiz açısından önemlidir. Aradaki buzların erimesi, Türkiye’nin lehinedir: Türkiye’nin bu girişimi, Sırp-Boşnak anlaşmazlığını da ortadan kaldırır. Balkanlarda barış rüzgârları eser. Balkanlarda barış rüzgârlarının esmesinin Sözcü Gazetesine zararı nedir? Neden böylesi bir kışkırtıcı başlık? Bu tür kışkırtıcı manşetlerle balkanları kan gölüne çeviren emperyalistlere hizmet ettiğinin farkında mı Sözcü? Bu manşetiyle hem Türkiye’ye hem de Bosna-Hersek’e zarar vermekte. Bu manşet, bana Akit’in kışkırtıcı manşetlerini anımsattı. Sözcü, habercilikte Akit’i değil; Atatürk döneminin Ulus ve Cumhuriyet gazetelerinin manşetlerini örnek almalı.
Türkiye-Sırbistan dostluğu, Balkanların birleşmesine yönelik bir adımdır. Bunun arkası gelecektir.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       15 Ekim 2017


13 Ekim 2017 Cuma

SELVİ’NİN YANILGISI

                                               
Hürriyet Gazetesi köşe yazıcısı Abdülkadir Selvi, 12 Ekim 2017 günkü yazısında “ABD’de bir irade Türkiye’yi Batı ittifakından koparıp Avrasyacı olmaya itiyor.” demekte.
Selvi, ne dünyanın ne de Türkiye’nin gereksinimlerinin, zorunluluklarının farkında. Dünyadaki siyasal dengelerin ABD’nin aleyhine, ezilen ulusların lehine değişimini göremiyor. Kafasında yıllarca egemen emperyalistlerin oluşturup yerleştirdiği düşünce kalıplarından kurtulamıyor bir türlü. ABD ile göbek bağının kesilmesinden ödü kopmakta.
Öncelikle şunu söyleyelim: Türkiye’yi, Avrasya’ya iten ABD’deki bir irade değil. Türkiye’yi, Avrasya’ya yaklaştıran tarihsel bir zorunluluk. Yaşadığımız dünya koşullarının gerekliliği Avrasya’ya yaklaşmak.
ABD’nin Türkiye’ye karşı yıllardır sürdürdüğü düşmanca tutumu büyüdü, büyüdü ve son damla bardağı taşırdı. Türk halkında ABD karşıtlığı yüzde seksenlerin üstünde uzun süredir. Halkımızın büyük çoğunluğu ABD’yi dost değil, düşman görmekte. Türk Ulusu zaten Atlantik’ten kopmuş. Halkın gönlünde “ABD dostluğu” diye bir şey yok! Halkımızın gönlü Avrasya’da. Yaşadığımız olaylar, içinde bulunduğumuz koşullar bunu gerekli kılıyor.
Abdülkadir Selvi, halkın iradesine, eğilimlerine inanıp güvenmiyor. RTE ve AKP halkın ABD karşıtlığını, Avrasya eğilimini geç de olsa gördü. Bu nedenle politika değişikliğine gitti.
Türkiye-ABD arasında yaşananlar, sıradan bir diplomatik kriz değil. Yıllardır iki ülke ilan edilmemiş bir savaşın içindeler… ABD, Türkiye’de ulus devleti çökertmek için yıllardır türlü araçlarla saldırmakta. Ey Selvi, bu saldırlar karşısında Türkiye ne yapmalıydı? Dayağı yedikçe ABD’yi sarılıp koklamalı mıydı? Ya da küresel ceberuta yalvarıp dediklerini mi yapmalıydı? Türkiye, kendi varlığını sürdürmek için ABD’ye karşı çıkıp Avrasya’ya yaklaşmakta.
Türkiye’nin önünde iki seçenek var: Birincisi, tüm komşularıyla kavgalı ve bölünmüş olarak yaşamak… İkincisi ise. Komşularıyla barışık, Avrasya’da kalkınmaya yelken açmış bir Türkiye… Siz hangisini yeğliyorsunuz Abdülkadir Selvi?
Selvi’nin yazısında bir diğer yanılgı da şu: “Türkiye-ABD ilişkilerinin düzelmesini istemeyen bir el devreye girip süreci sabote ediyor. Türkiye, ABD ve AB’den izole ediliyor. Vize kararıyla birlikte İran, Libya, Somali, Suriye, Yemen, Çad, Kuzey Kore ve Venezuela ile aynı lige itiliyor.” diye sürdürmekte yazısını Selvi.
Selvi’nin yukarıda saydığı ülkelerin hepsi mazlumlar dünyasından. Emperyalizmin kuşatmak, parçalamak istediği ülkeler… Libya, Suriye, Somali, Yemen’i kana buladı emperyalizm. Şimdi kalkıyor Abdülkadir Selvi, emperyalizmin kana buladığı Libya, Suriye, Somali, Yemen’i; emperyalizme karşı direnen İran, Kuzey Kore, Venezuela’yı ve emperyalizmin din savaşı çıkarmak için bin takla attığı yoksul Afrika ülkesi Çad’ı uygarlık dışı göstermeye çalışıyor. Kan döken emperyalizm uygar, kanı dökülen ve kanını döktürmek istemeyen ülkeler ilkel öyle mi? Bunun adı güce, emperyalizme tapınmadır. Özgür iradeyi, güçlüye teslim edip tutsaklaşmaktır. Bu insanlık onuruna yakışır mı?
Ne yazık ki tüm siyasal çevrelerde Abdülkadir Selvi’nin yanılgısını yaşayan birçok yurttaşımız var. Bu kişilerin en kısa sürede Türkiye’nin içinde yaşadığı gerçekleri görüp kavramalarını dileriz. Çünkü başka Türkiye yok! Ülkemizi saldırılara, bölünme girişimlerine karşı korumak hepimizin görevi. Böyle bir görevden kaçılır mı?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       13 Ekim 2017



12 Ekim 2017 Perşembe

BÜYÜK İTİRAF VE TEHDİT

                                               
ABD’nin Ankara Büyükelçisi John Bass, giderayak önemli, ilgi çekici bir açıklama yaptı. Bu açıklamada hem bir itiraf hem de açık bir tehdit var. Bu itiraf ve tehdit, Türkiye’nin Atlantik’ten uzaklaşarak Avrasya’ya yaklaşmasının nedenini de anlaşılır biçimde ortaya koymakta. Tabi anlayana…
Bass: “Dokuz buçuk aydır Türkiye’de terör saldırısı yaşanmıyor. Bu, IŞİD vazgeçtiği için değil; işbirliğimizin sonucu.” sözlerini, Türk kamuoyunun gözünün içine baka baka söyledi. Büyükelçi, açıkça “Biz, istersek İŞİD ve diğer terör örgütleri Türkiye’de bombalar patlatır; istemezsek patlatmaz.” demek istemekte. İŞİD’le işbirliği yaptıklarını resmen açıklamakta.
Biz, yıllardır gücümüz yettiğince yazdık, anlattık. Dedik ki “Ülkemizde yapılan tüm terör saldırılarının arkasında ABD var.” diye. Karşıt gibi görünen İŞİD’le PKK’nın ABD tarafından kontrol edildiğini de her terör saldırısı sonrası anlatmaya çalıştık. ABD-İsrail’in bu terör örgütlerini Türkiye’yi bölmek, diz çöktürmek için kullandıklarını özellikle vurguladık.
Nedense İŞİD ve PKK’nın yaptıkları büyük eylemler sırasında ABD’li bir yetkilinin Türkiye’ye ziyareti ilgimizi çekmekteydi. Diplomatik ilişkiyi sürdürmek için terör örgütlerini kullandı Amerika. Bu ziyaretlerin hepsinde el sıkışarak kameralara gülümserken ABD’li yetkililer, masanın altından da silah göstermekteydiler.
IŞİD-PKK karşıtlığı varmış gibi bir senaryo sahneye kondu. Ne yazık ki ülkemizdeki bazı sığ görüşlü siyasetçiler buna inandı ya da bu senaryonun sözcülüğünü yaptı. Bu yolla kamuoyunun kafası karıştırıldı. İŞİD öcüsüne karşı savaşan sevimli PKK yaratılmak istendi. “Emperyalizm” olgusunu unutan vatansız solcular, bu senaryoya kanarak PKK’nın dolayısıyla ABD’nin kuyruğuna takıldılar. Böylece emperyalizme hizmet ettiler.
Bass, bu sözleriyle “İlişkilerimiz bozulursa yeniden terör saldırıları olur.” demeye getirerek Türkiye’yi açıkça tehdit etmekte. Bu açık itiraf ve tehdit karşısında hala Türkiye’nin ABD’den koparak Avrasya’ya neden yaklaştığını anlamayanlar belki yattıkları kış uykusundan ya da ABD severlikten vazgeçerler. IŞİD’i de PKK’yı yok etmek Türkiye’nin görevidir. Bu, emperyalizme karşı utku kazanmanın biricik yoludur.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       12 Ekim 2017



11 Ekim 2017 Çarşamba

KAHROLSUN AMERİKAN EMPERYALİZMİ!


FETÖ soruşturması kapsamında ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğunda çalışan iki kişi için gözaltı kararı veriyor mahkeme. Gözaltına alınan Metin Topuz, FETÖ savcısı Zekeriya Öz’le görüşmeler yapmış. Bu görüşmelerde Ergenekon ve balyoz davalarına gizli tanık bulmuşlar birlikte. Bunun Türkçesi: yalancı şahitlik… Bu görüşmelerden ABD yetkililerinin habersiz olduğu düşünülemez. Bu durumda, ABD’nin TSK’ya ve Cumhuriyet aydınlarına kurulan kumpasın kurgulayıcısı olduğu kanıtlanacak yargı tarafından. Ayrıca FETÖ üyeleriyle ilişkileri de belirlenmiş.
Mahkemenin gözaltı kararı verdiği ikinci kişi, ABD konsolosluğundan çıkmıyor. Yargıdan kaçıyor. Neden mi? Çünkü kendini suçlu olarak görüyor. Suçu olmasa mahkemeden kaçar mı? Gözaltı kararı verilen iki kişinin diplomatik kimliği yok ve ikisi de Türk vatandaşı. Bu nedenle yargı sürecinde diplomatlara uygulanacak hukuksal kurallar bakımından bir yanlışlık yok! O zaman ABD’nin aşırı tepkisi niye? Çünkü 15 Temmuz darbe kalkışmasının perde arkasındaki asıl aktör ortaya çıkacak bu soruşturmayla. Yani darbe yollarının ABD’ye uzandığı kanıtlanacak.
Gelelim ikinci konuya…
Türkiye, Atlantik sisteminin boyunduruğundan kurtulmak için yıllar öncesinden ulusal savaş sanayini kurdu. Zaman içinde bunu geliştirdi. Bu, bağımsızlığa giden önemli bir karar. Ardından Türkiye, Rusya’dan S 400 füzeleri aldı. Bu, NATO üyesi bir ülkenin yapmaması gereken(!) bir şeydi. Türkiye ile Atlantik ilişkileri giderek kopmaktaydı.
Üçüncü konuya gelince…
Türkiye, Suriye politikasında değişikliğe gitti. Atlantik cephesinden ayrılarak mazlum halkların oluşturduğu Batı Asya ülkelerinin yanında yer aldı. Astana’da Rusya, İran ve Suriye ile anlaştı Türkiye. Türk Ordusu, önce Fırat kalkanı harekâtıyla Suriye’nin kuzeyinde oluşturulan ABD koridorunu kesti. Böylece İkinci İsrail’in kurulmasını önledi. Ardından Türk Ordusu, İdlib’e girdi. İdlib harekâtıyla Afrin’deki PYD kantonu kuşatılmış oldu. Ayrıca İdlib’deki El Nusra liderliğindeki terör örgütleri varlığının da sonu gelecek. ABD’nin bölgedeki müttefikleri olan PYD/PKK ve yobaz örgütler yenilecekler. Böylece ABD’nin Suriye’yi bölme planı suya düşecek.
Batı Asya’da yenilip gerileyen ABD, elindeki tüm kozları kullanmakta. Bunun içindir ki Türk vatandaşlarına vize uygulama kararı aldı. Belki bunun arkasından ekonomik yaptırımlar da gelecek.
Türkiye, ABD ile bir vatan savaşı yürütüyor. Kendi vatanını korumak için savaşmakta. Fırat Kalkanı harekâtı da İdlib’e girişi de kendi güvenliği içindir. Komşuları bölünüp parçalanan bir Türkiye, kendi toprak bütünlüğünü koruyamaz. Türk Ordusu’nun Suriye’ye girişi, ABD’nin isteği dışındadır. Çünkü bu askeri harekât, ABD’nin Ortadoğu’yu parçalamak için ortaya attığı BOP’u geçersiz kılmakta. Burada Türk askeri, ABD silahlarıyla donatılmış güçlerle savaşacak.  TIR’lar dolusu savaş malzemeleriyle silahlandırılmış bölücü ve yobaz örgütlerle savaşacak askerimiz. ABD yetkilileri, bölücü örgütü silahlandırdıklarını defalarca söylediler. Bu silahlandırma başta Türkiye olmak üzere tüm Batı Asya ülkelerine düşmanlıktır.
İşte, ABD’nin düşmanca tutumuna karşı Türkiye kendini savunmak için önlemler almakta. Yıllardır ABD yaptırımlarına, isteklerine boyun eğdi Türkiye. ABD jandarmalığı için yarışan iktidarlar oldu ülkemizde. Türkiye, ABD ile zor bir savaşın içinde. Şu anda bu savaşta bir adım öndeyiz.
ABD vize uygulamaya başlayınca ABD sever kimi çevreler harekete geçti. Yok, efendim dolar yükselir, ekonomi çökermiş. Döviz bulunmazmış. Hastalar ilaçsız kalırmış. Ya ABD’de okuyan öğrenciler… İşadamlarımız ne yapacakmış? Teknoloji dışalımı ne olacakmış. Benzer tümceler uzayıp gidiyor. Bu, ABD’ye teslimiyetin feryadıdır. Vatan savaşındayız… Böyle bir durumda kişisel çıkarlar değil, toplumsal gelecek öne çıkar. Toplumsal dayanışmayla zorlukların üstesinden geliriz.
Ey, “Kahrolsun ABD emperyalizmi!” sloganıyla yıllarca meydanları inleten bazı sol grupların düşüncesini benimseyen arkadaş! Size ne oldu? Yıllarca “Kahrolsun Amerika!” diye bağırdınız. Tam bağımsızlık için emek verdiniz. İşte, ABD kahroluyor; ama sen yoksun ortada. “Ama, fakat, ancak…”lı tümcelerle emperyalizme karşı duramıyorsun, neden? Yoksa o sloganı haykırman içten değil miydi?
İsmet Paşa ne demişti? “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye’de o dünyada yerini alır.” İşte, yeni bir dünya kuruluyor ve Türkiye de o dünyada yerini alıyor. Buna sevinmen gerekmez mi CHP’li dostum? İşte, bak İsmet paşa’nın dediği oluyor.
1919’da tarih, Türkiye’nin önüne güneş batmayan İngiliz İmparatorluğunu yıkma fırsatını çıkardı. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra dünyadaki İngiliz egemenliği sona ermeye başladı. Şimdi tarih, yeni bir fırsatı önümüze çıkardı. ABD emperyalizmini yıkma fırsatını… Bu fırsatı geri tepeceğiz? Tabii ki hayır!
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       11 Ekim 2017

2 Ekim 2017 Pazartesi

PEYNİR, ZEYTİN VE YUMURTA YEMEYEN ÇOCUKLAR

                        
Yağışlı, serin bir pazar günü Atacan’ın okulundaki veli toplantısı için evden çıktık. Toplantı saat 12.30’da. Acele etmiyoruz. On ikiyi on geçe yola çıktık. Yollar açık olduğundan toplantıdan beş dakika önce toplantının yapılacağı yerdeydik.
Toplantı başladı. Anneler çoğunlukta. Birkaç çocuğun hem annesi hem de babası gelmiş. İki çocuğunsa yalnızca babaları toplantıya katıldı.
Önce sınıf öğretmeni yaptıklarını ve yapacaklarını anlattı. Ardından branş öğretmenleri söz aldılar. Eğitimin genel işlerliği konusunda tek tük sorular sordu veliler.
Toplantının sonunda doğru okuldaki yemekler gündeme geldi. Öncelikle sabah kahvaltıları… Babalardan ses yok! Ancak anneler peş peşe söz almaktalar. Hepsinin ortak görüşü çocuklarının okul kahvaltısını doğru dürüst yapmadıkları yolunda.
Bazı veliler, çocuklarının okulda yalnızca domates ve salatalık yediklerini peynir,  zeytin, yumurta gibi besleyici besinlere el sürmediklerinden yakındılar. Öğretmenden çocukları peynir, zeytin, yumurta yemeleri konusunda özel çaba göstermelerini istediler. Öğretmen de açık büfede her şeyin olduğunu, çoğu zaman öğrencilerin tabaklarına tüm besin maddelerinden koyduğunu, ama buna rağmen çocukların çoğunun yalnızca domates ve salatalık yediklerini anlatmaya çalıştı.
Evimizdeki sabah kahvaltıları üçüncü dünya savaşı gibi olmakta. Eşim, Atacan’a, abartısız söylüyorum, birkaç kişiyi doyuracak bir tabak hazırlamakta. Bu tabağı yeterli görmediğinden olacak ki küçük kaplarda reçel, pekmez, tahin, bal, tereyağı, süzme peynir…  getiriyor ek olarak. Bu arada tavada sucuk, yumurta da eksik olmuyor. 
Atacan’ın önüne konan kahvaltılıkların yüzde sekseni gerisin geri gidiyor. Çünkü çocuğun bunca besini tüketmesi olanaksız. Çocuk, önüne getirilen şeyleri bitiremeyince eşim devreye giriyor. Önce televizyonda Atacan’ın ilgisini çekecek bir çizgi film bulunuyor. Arkasından “yeme baskısı” devreye giriyor. Çocuk ağzına sokuşturulmakta olanları yememek için müthiş bir direniş gösteriyor. Eşim önce güzellikle halletmeye çalışıyor yeme işini. Yalvarıp yakarıyor. Bu yöntem tutmayınca devreye bağırış çağırış giriyor. Peynir, zeytin, yumurta, ballı-kaymaklı ekmekler, reçel dolu çay kaşıkları ortada kalıyor. Bakır tavadaki sucuk bol yağın içinde donuyor. Anne- çocuk kavgası tüm hızıyla sürmekte. Atacan, iyi direniyor. Direnç, eşimi çıldırtıyor. Ben arada bir müdahale ediyorum. Tabii çocuğun hakkını savunmak için devredeyim. En sonunda eşim benimle kavgayı sürdürüyor. Çocuğun benden cesaret aldığını söylüyor. Suç, tamamen benim üzerime yıkılıyor.
Kahvaltı bitiyor. Masa toplanıyor, ama Atacan’ın tabağı hala ortada. Çünkü annesi vazgeçmedi. Eninde sonunda yedirecek tabaktakileri çocuğa. Ortalık biraz sütliman olunca ben “Hadi, tabağını bitir oğulcuğum.” diyorum. Çocuk, tabaktaki salatalık ve domatesleri bitiriyor beni kırmamak için. Neden mi? Çünkü salatalık ve domatesler için “yeme baskısı” yok!
Veli toplantısında velilerin kahvaltı konusundaki konuşmalarını işitince bizim evdeki durum gözümün önüne geldi. Diğer öğrencilerin çoğunun yemek konusunda yaşadıkları Atacan’dan çok farklı değildir düşüncesindeyim. Söz alıp uyarayım istedim. Ne de olsa öğretmeniz, bildiğimiz doğruları bıkıp usanmadan anlatmak görevimiz. Konuşmaya başlamadan önce sözlerimin bir işe yaramayacağını da biliyorum. Çünkü neredeyse her gün eşime aynı şeyleri söylüyorum. Ama ne fayda…
Kısaca: “Çocuklar, kendilerine zorla yedirilen zeytin, peynir, yumurta gibi gıdalara tepki göstermekteler tıpkı evlerinde olduğu gibi. Oysa evlerinde de “ye baskısı” olmadan isteyerek yedikleri domates ve salatalıkları yiyorlar kimse demeden. Her vesileyle her yerde söylüyorum, burada da söyleyeyim bir kere daha. Türk anneleri kaşık, çatalla çocuklarının peşinde dolanmayı bırakmalılar. Dünyanın hiçbir yerinde anneler kaşık, çatal elinde çocuklarının peşlerinde dolaşmıyorlar. Lütfen çocuklarımıza baskı yapmayalım.” diyorum. Velilerin çoğu suskun... Bir iki cılız itiraz oluyor bana. O da önemli değil…
Atacan’ın kahvaltılarını merak edenleriniz oluyor. Haftanın beş günü okulda yapıyor kahvaltısını. Birkaç gün öncesine kadar eşim ne olur ne olmaz diye sabahleyin az da olsa bir şeyler yediriyordu ona. Ben: “Çocuğun iştahını kapatma! İştahı kapanırsa okulda kahvaltı yapamaz.” diyerek savaşımımı sürdürdüm. Eşim birkaç gündür bu işten vazgeçti gibi. Ben, huzura ermenin sevinci içindeydim ki, Atacan’ı okula bırakırken yolda arabanın içinde bir kısım yiyecekleri çocuğa yedirdiğini duydum. “Ah!” dedim, “Huzur bize haram!”
Çocuklardan önce anne ve babaların eğitime gereksinimi var sanırım. Nasıl olacağını sormayın bana. Çünkü bu konuda başarılı sayılmam. Umudumu yitirdim mi? Asla… Bir gün başaracağız.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       1 Ekim 2017

1 Ekim 2017 Pazar

ATATÜRK’Ü ISLATMAYAN ÇOCUKLAR


30 Eylül 2017 tarihli Aydınlık’ta ilgi çekici bir haber… Haberin yanında fotoğraf  da var. Fotoğrafta üç kız çocuğu… Atatürk büstünün çevrelemişler. Ellerinde bir şemsiye… Şemsiye, Atatürk büstünün üstünde… Yağan yağmurda, Atatürk ıslanmasın diye önlem almış üç ilkokul öğrencisi. Ama kendileri ıslanıyorlar… Varsın ıslansınlar… Yeter ki Ataları yağmurdan etkilenmesin.
Yer, Edirne’nin merkeze bağlı Tayakadın Köyü… Çocuklar, Şehit Cem Havale İlkokulu öğrencileri… Adları: Damla İnceoğlu (7 yaşında), Dilay Büyükpiliç (7), Öykü Cam (7)…
Çocuklar, mutluluk içinde “Biz ıslandık, Atatürk ıslanmadı.” diyorlar.
Ne mutlu bize… Ne mutlu ülkemize… Ne mutlu ulusumuza… Atatürk büstünün bile ıslanmasına gönlü razı olmayan kızlarımız, çocuklarımız var. Geleceğimiz, bu çocukların ellerinde…
Anadolu ve Trakya topraklarında milyonlarca Damla, Dilay ve Öykü var. Bu topraklarda Atatürk yenilmez.
Atatürk’ü unutturmaya çalışanlar; iyi bakın sağınıza, solunuza… Toprak, yağmur, doğa, adsız şehitler “Atatürk!” diye bağırmakta. Bu sesi iyi işitin! Böyle bir coğrafyada Atatürk’e karşı gelirsen bu toprak seni kabul etmez.
Atatürk’e karşı çıkan, onunla kavgaya tutuşup emperyalizmin değirmenine su taşıyan aymazlar; Tayakadın Köyü’ndeki üç çocuğa bakın da utanın. Utanacak yüzünüz varsa tabii ki…
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       1 Ekim 2007

30 Eylül 2017 Cumartesi

CENAZELER ORTADA KALIYORMUŞ

                                   
AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, Fatih’te kendi adını taşıyan Anadolu İmam Hatip Lisesinin açılış törenindeki konuşmasında “Cenaze yıkayacak insan yoktu. Türkiye o hale gelmişti. Cenazelerimiz ortada kalıyordu. Onun için ‘Cenaze yıkayıcısı yetiştirilsin.” diye böyle bir adım atıldı. Çünkü bin yıllık geçmişi olan köklü dini müesseselerin kapılarına kilit vuruldu, yerlerine de günümüz ihtiyaçlarına uygun kurumlar ihdas edilmeyince böyle bir tehlike ortaya çıktı.” demekte. Bu sözler doğru mu acaba?
Bir durum hakkında savlar öne sürüyorsanız, bu savlarınızı kanıtlamak zorundasınız. Kanıtlayamıyorsunuz bu sözleriniz, savlarınız yalandır.
Cumhuriyet’in ilanından sonra Türkiye’nin neresinde kimin cenazesi ortada kalmıştır? Bu yaşıma geldim böyle bir duruma ne tanıklık ettim ne de o dönemleri yaşayan aile büyüklerimden, hısım akrabadan, komşularımdan cenazesi yıkanmadığı için ortada kalan birinin olduğuna dair bir şey işittim.
1924’te devrim yasaları nedeniyle medreseler kapatıldı. Dini eğitime bir süre ara verildi. Neden mi? Din eğitimi veren kurumların neredeyse tümü tarikatların denetimi altındaydı. Osmanlıyı mahvedenler de bunlardı. Ancak birçok kent, kasaba ve köyde Kuran kursu (az da olsalar) eğitim vermeyi sürdürdü. O dönemin medreselerini elinde tutan tarikatların büyük çoğunluğunun günümüzdeki FETÖ’den farkının olmadığını söyleyelim. Bunların büyük çoğunluğu, İngilizlerin denetimindeydi ve Osmanlıyı da bunlar yıktı sömürgeci güçlerle işbirliği yaparak. Kapatılma nedenleri de budur.
I. Dünya ve Kurtuluş savaşlarında dönemin medreselerinden kaçında okuyanlar, gönüllü olarak cepheye koşmuştur? Türkiye’nin dört bir yanındaki liselerin bıyığı bile terlememiş öğrencileri cephelerde şehit olurken medrese öğrencileri ne yapıyorlardı? Tabii, bazı istisnaları ayrı tutuyoruz.
Cumhuriyet’in ilanından sonra Türkiye’nin neredeyse tüm camilerinde imamlar vardı. O dönemde dini hizmetler veren cami görevlileri, devlet memuru değillerdi. İmam ve müezzinlerin devlet memuru olmaya başlamaları Cumhuriyet döneminde sağlanmıştır. Eskiden köy camilerindeki din görevlilerinin aylıkları, o yörenin halkınca karşılanırdı. Nüfusu az mahalle ve köylerin camilerinde, cuma namazı kılınmadığından buralarda yalnızca ramazanlarda imam tutulurdu ora halkı tarafından.
1948’de imam hatiplerin ve din eğitimi yapacak yüksekokulların açılması için yasa çıkarıldı. Ardından1949’da Ankara ve İstanbul başta olmak üzere sekiz ilimizde imam hatip kursları düzenlendi. Kurslarda eğitim süresi on aydı. Aynı yıl, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi açıldı. Şimdi burada asıl soru şudur. Yirmi dört yılda toplum, dini bilgilerini tamamen unutmuş olabilir mi? O dönemin yurttaşlarının çoğu imama gereksinim duymadan birçok dini vecibeyi yerine getirebilecek dini bilgiye sahipti. Bu nedenle imam olamasa dahi cenazeler yıkanıp kefenlenerek defnedilebilirdi.
Cumhuriyet’e, Kurtuluş Savaşı’na saldırmayı, karşı olmayı ideoloji kabul edenlerin başta İngiliz istihbaratınca uydurulan yalanlardan başka sarılacakları hiçbir düşünce yok! Hep aynı yalanları ısıt ısıt toplumun önüne sür. Zamanla bu yalanlara kendini de inandır.
Türkiye, çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne imam hatiplerle değil; bilim, sanat, kültür, teknoloji… alanlarında gençleri, çocukları eğitecek okullarla çıkabilir. Bilimin egemen olduğu bir ülkede, “Cenazeler ortada kalıyordu.” benzeri yalanlara da kimse inanmaz. Yalansız bir dünya için en önemli gereklilik bilimdir.
Büyük Atatürk’ün “Yaşamda en doğru yol gösterici bilimdir, fendir.” sözünü kılavuz edinmeliyiz ömrümüzün sonuna dek.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           30 Eylül 2017



29 Eylül 2017 Cuma

OKUMAYAN, BİLİR Mİ?

                                               
28 Eylül 2017 tarihli Aydınlık Gazetesi’nin yedinci sayfasında küçük bir haber… “Telefona üç saat, kitaba bir dakika” başlığın altında kısa bir paragraf… Bence bu haber, birinci sayfada büyük puntolarla yer alması gerekirdi.
Haberde ne mi anlatılmakta?
Türk insanı telefonla konuşmaya günde üç saat ayırıyormuş. Bu doğru… Evde, işte, gezide, dinlencede, parkta, aşevinde, arkadaş toplantılarında, özel buluşmalarda… Akla gelebilecek her yerde telefonlar elden düşmüyor. Telefon konuşmaları içeriksiz, bomboş sözlerden oluşmakta. Eğer kişi telefonla konuşmuyorsa iletiyle zaman öldürmekte. Son bir yılda halkımızın cep telefonu başında geçirdiği süre yüzde 15,4 artmış. Bu arada ülkemizde yetmiş bir milyon cep telefonu kullanıcısı var. Bu kullanıcıların yüzde yetmiş beşi akıllı telefon kullanmakta. Bundan da anlıyoruz ki aile bütçelerinde harcamaların ilk sırasında telefon yer almakta.
Günümüzün iki saat on dört dakikasını ise televizyon başında geçiriyoruz. Neler mi izliyoruz? Birbirinin kopyası olan anlamsız diziler, spor programları…  Spor programı dediysek yanlış anlaşılmasın. Bu programların neredeyse tamamı futbolla dolu.
Başka neler izliyoruz? Geyik muhabbetli yarışmalar… Dedikodu izlenceleri… Arada haberler… Kültür, sanat, bilim içerikli izlenceler neredeyse yok! Olsa da izleyici bulması çok zor.
Telefona günde üç saat, televizyon izlemeye de iki saat on dört dakika ayırınca kitap okumaya ne kadar zaman kalıyor dersiniz? Yalnızca günde bir dakika…
Evet, okumaya günde bir dakika ayıran bir toplumuz. Bu nedenle de televizyonun, sosyal medyannı tutsağı olmuş toplumumuz. Beyaz camda söylenen her şeyi doğru sanıyor. Neden mi? Çünkü okuma alışkanlığı olmadığından okuyup araştırarak doğruya ulaşamıyor. Bu nedenledir ki çapsız siyasetçilerin peşinden gitmekte iktidar ve muhalefetiyle… Ülkemizin ekonomik, sosyal, bilimsel, sanatsal, kültürel değerleri yağmalandığının farkında değil çoğu yurttaş.
Türkiye okuma konusunda büyük bir seferberlik başlatmalı. Günlük bir dakikalık okuma süresini artırmak için büyük bir savaşa girmeliyiz. Günde on sayfa kitap okursak ayda üç yüz sayfa eder. Bu da ortalama bir kitap okumaya denk gelir. Böylece yılda on iki kitap… Ne duruyoruz? İşbaşına…
Okumadan çağdaşlaşmak, varsıllaşmak, kalkınmak, doğayı korumak, değerlerimize sahip çıkmak, barış içinde yaşamak hayal…
Okumayan bilemez. Bilmeyen de yapmaz.
Cep telefonlarını, televizyon kumandalarını birazcık elimizden bırakıp kitaplara zaman ayıralım ki “muasır medeniyet seviyesinin üstüne” çıkalım.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       29 Eylül 2017

MARKETLER, FIRINCI VE DONDURMACILARIN HAKKINI YİYOR


Son yıllarda alışveriş düzeni değişti toplumumuzda. Mahalle esnafı, neredeyse bitti. Bakkal, kasap, terzi, pastacı, fırıncı, manav, yufkacı, tuhafiyeci… gibi her mahallede bulunan meslek türleri tarihe karışmakta. Dolayısıyla yeni kuşaklar, bu meslekleri bilmemekteler. Geçmişi anlatan roman, öykü, anı, gezi yazılarından öğrenecek çocuklarımız bu meslekleri ne yazık ki. Yok, olan mesleklerin yerini, yenileri almakta.
Marketler; bakkal, kasap, terzi, pastacı, fırın, manav, yufkacı, tuhafiyeci… gibi birçok dükkânın yapacağı işi kendi içinde topluyor. Bir markete ya da süper markete girdiğinizde her türlü ürünü bulabilmektesiniz. Alışveriş sepetleri ya da arabaları kişinin gereksinimi olmayan birçok ürünle dolmakta. Çünkü market raflarını yerleştirme düzeni, ürünlerin alıcıların alışverişlerini kamçılayacak biçimde sergilenmekte. Amaç, tüketimi artırmak.
Çok zorunlu durumlar olmadıkça ekmeği fırından, dondurmayı dondurmacıdan, eti kasaptan, sütü bakkaldan, meyve ve sebzeyi manavdan, yufkayı yufkacıdan… almaya çalışırım.
Bazı alışverişlerime, Atacan (Henüz birinci sınıfta) da katılır. Ona, adeta alışveriş dersi veririm. Neyi, nereden, nasıl alacağını uygulamalı olarak öğrenir bu alışverişlerde. Her şeyin raflardaki yerini bilir. Evin gereksinmelerine göre ürünler seçer. Gücü oranında alışveriş torbalarını taşır.
Geçenlerde Atacan’la evimizin yakınındaki bir markete gittik. Evimizin gereksinmelerini karşılamaktayız. Alışverişimizi bitirip kasalara doğru yöneliyoruz. Dondurmaların olduğu buzdolaplarının önünden geçerken “indirim” etiketini görünce “Atacan, dondurma ister misin?” diye soruyorum.
Çocuk: “Hayır!” diyor donuk bir sesle. “Ekmek almaya gideceğiz ya, fırının yanındaki dondurmacıdan alırız dondurmayı.” tümcesini, düşünceli düşünceli ekleyiverdi sözlerine.
“Tamam” diyerek Atacan’ı onayladım. Kasada, aldıklarımızın parasını ödeyip çıktık.
Yolda yürürken “Bu marketler, neden fırıncıların ve dondurmacıların hakkını yiyorlar?” diye sordu bana.
Ben: “Nasıl?” diye sordum ona.
O: “Dondurma ve ekmek satarak onların haklarını yiyorlar.” diyerek yanıtladı beni. “Marketlerin her şeyi satması iyi olmuyor.” tümcesini de ekledi sözlerine.
“Toplumumuzda bazı kişiler paraya doymuyorlar, çok para kazanmak istiyorlar.” dedim.
Atacan: “Niye bu kadar çok para kazanmak istiyorlar?”
Ben: “Çok varsıllaşmak için…” diye yanıtlıyorum onu.
O: “Çok paran olup varsıllaşınca ne olacak?” diyor.
Ben: “Dünyada bazı kişiler para biriktirir, bazıları kitap, bazıları sevgi, bazıları ise dost…” diyorum. “Örneğin, sen oyuncak ve kitap biriktiriyorsun.” diyecek oldum...
O, birden sözümü kesti. “Ben oyuncaklarımı oyuncakçıdan alıyorum. Başkalarına zarar vermiyor, onların haklarını yemiyorum. Hem benim oyuncak ve kitap biriktirmemin kimseye zararı yok! Ben, onları arkadaşlarımla paylaşıyorum.” dedi heyecanla.
Doğru söze ve toplumsal duyarlılığa ne denir? Çocuk haklı... Haksızlık; bizim kanımızı, iliğimizi emen ve doymak bilmeyen sömürü düzeninde. Parayı tüm değerlerin, amaçların önüne koyan bir sistemi küçük yaşta fark eden çocuk, ancak alnından öpülür. Biz de öyle yaptık. Atacan’ı hem alnından hem de yanaklarından öperek evin yolunu tuttuk.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           29 Eylül 2017

24 Eylül 2017 Pazar

METAL YORGUNLUĞU

                                                   
RTE, AKP örgütlerinde “metal yorgunluğu olduğunu” belirledi. Bu metal yorgunluğunun partiyi geriletmekte olduğunu söyledi açık açık. Yorulan yöneticilerin yerlerini yeni kişilere bırakması gerektiğini açıklamalarına ekledi. Metal yorgunu olanlar arasında bazı vekillerin, belediye başkanlarının, il ve ilçe yöneticilerinin olduğunu belirtti. Metal yorgunu olan birçok il başkanı ve yöneticisi görevden el çektirildi.
Metal yorgunluğu nedir, nelerde olur? Sürekli çalışan ya da belirli bir miktar yükün sürekli uygulanması sonucu metal malzemelerin istenen dayanım özelliğini yitirmesi ya da sürekliliğin bozulmasıdır metal yorgunluğu. Bina ve köprülerdeki demirler zamanla aşınır ve dayanıklıkları azalır. Böylece yük taşıyamaz duruma gelir demirler. Bu durum, metal yorgunluğu olarak açıklanır. Bu durumda ya binayı ya köprüyü yıkıp yeniden yaparsınız ya da demirleri değiştirip destekleyerek onarırsınız. Demirler, cansız varlık olduğundan yıkıma ya da değişikliğe karşı çıkamaz.
AKP, ne binadır ne de köprü… O zaman neden bu “metal yorgunluğu” benzetmesi? İnsanı “Allah şaşırtır.” Ayakları birbirine dolaşır, ne diyeceğini bilemez çoğu zaman. RTE’yi de Allah şaşırttı. İnsanlardan oluşan parti yöneticilerini, metale benzetti. Bu teknik terimle parti de olanları da örtmeye çalışmakta aklınca.
RTE, “metal yorgunluğu” sözüyle ne anlatmak istedi? İşin açıkçası şu… AKP belediyelerinin neredeyse tümü yolsuzluk bataklığının içinde. Kentlerde yeşil alan kalmadı. Büyük kentlerde deprem toplanma alanları bile imara açıldı. Asırlık hastaneler, okullar ve fabrikalar türlü gerekçelerle yok edilip imara açık arsalara dönüştürülmekte. Yükleniciler, yapsatçılar hep yandaşlar… Halk yoksullaştıkça yandaşlar varsıllaşmakta. Bu talandan parti yöneticilerinin çoğu payını almakta. Yurttaş bu durumu görmekte. AKP’liler, çevrelerinde varsıllaşmalarıyla konuşulmakta. Bu nedenle de parti tabanından yöneticilere tepkiler oluşmaya başlamıştı. Aslında anayasa değişikliğiyle ilgili halk oylaması öncesi bu söylentiler, homurtu durumunu almıştı. Ne yazık ki bu homurtuları, Kılıçdaroğlu’nun yanlış söylemleri bir süreliğine susturdu. Ekonomik krizin etkisini artırdığı günümüzde bu homurtular daha çok işitilmekte. Başta RTE olmak üzere AKP üst yöneticileri bunun farkında.
FETÖ ile mücadelede acayiplikler var. Daha yüksek faiz almak adına FETÖ bankasına para yatıran gariban yurttaş, örgüt üyeliğinden gözaltında. Ancak AKP yöneticilerinin damatları, yakınları serbest... FETÖ’ye ekonomik çıkar sağlayan belediye başkanları görevde… Bu durum, halkın vicdanında bir hesaplaşmaya gitmekte. Ders kitaplarında FETÖ izleri görülmekte. FETÖ’nün kapanan dersanelerinin kitapları hâlâ kitapçı raflarında kaynak kitap olarak satılmakta. Birçok kurumda FETÖ’cü bürokratlar görev başında.
RTE, metal yorgunluğuyla demek istiyor ki “Partimizde gırtlağına dek yolsuzluğun içinde olanlar var. Belediyelerimiz halkın değil yandaşın... FETÖ ile hasım değil, hısım olan yöneticilerimiz var. Bu metalleri içimizden temizleyelim. Çünkü metaller zamanla paslanır. En dirençli metaller bile kaynak makinesini görünce koparlar yapıştıkları yerden. Metalin itiraz ya da seçim hakkı olur mu nerede kullanılacağına.” Bunun içindir ki Reis, istediği kişiyi, istediği yere atar. Görevden el çektirilenler fazla konuşamazlar iktidarın ballı böreği ortada dururken. Kimi parmağını yalar, kimi dudaklarını… Bazılarının da yiyenleri gördükçe ağzı sulanır.
Metal yorgunluğu, AKP’de oldukça fazla. On beş yıldır metaller aşırı nemden paslanmış durumda. Bakın, paslı metallerin gacırtıları, çatırtıları her yandan işitilmekte. Kimi paslı metallerse başka cisimlerin karışmasıyla çürüme kokusu yaymakta her yana…
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       23 Eylül 2017

16 Eylül 2017 Cumartesi

ÜRETİM EKONOMİSİNE YÖNELİŞ

                                   
                                   
Son günlerde işittiğim en mutlu haberlerden biri. Bir evde konuktuk. Televizyonda haberler… Ses zar zor işitilmekte. “Susurluk Şeker Fabrikası üretime yeniden başlayacak.” sözünü duyduğumda heyecanlanıp çok sevindim. Kısaca haberin ayrıntıları anlatıldı ve ardından Alpullu’nun da üretime başlayacağı muştulandı.
Şeker fabrikaları ulusal sanayimizin can damarı. Şekerpancarı üretimi de tarımımızın belkemiği. Neden mi? Şekerpancarı, Türkiye’nin tüm bölgelerinde yetişebilen bir tarım ürünü. Bu nedenle şeker fabrikaları da bölgesel farlılık gözetmeksizin tün yurda yayılmış durumda. Şeker sanayi sayesinde yurdun her köşesinde fabrika bacaları tüttü yıllarca.
Şeker fabrikaları, Cumhuriyet’le kuruldu. Amaç, ulusal ekonominin iki önemli ayağı olan tarım ve sanayinin geliştirilmesiydi. İlk şeker fabrikasının temeli Uşak’ta atıldı 1925’te. Ardından Alpullu’nun temeli atıldı ve on bir ay gibi kısa bir sürede tamamlanarak 1926’da üretime başladı. İlk Türk şekeri Alpullu’da üretildi. Böylece Türkiye, şekerde dışa bağımlılıktan kurtuldu.
Şeker fabrikalarının kurulmasıyla şeker kanunu da çıktı. Böylece Türk köylüsü yeni bir ekmek kapısına kavuştu.
Şeker fabrikaları, giderek yurdun dört bir yanına yayıldı. En temel sanayi kuruluşlarımızdan biri oldu. Bu fabrikalar, şekerin yanı sıra küspe de üretmekteler. Küspe demek, hayvancılık demek…
Şeker fabrikalarını önemli bir kısmı özelleştirilmeye ve dışalıma dayalı liberal ekonomi yüzünden kapatıldı. Üretim dışı kalan fabrikaların çalışanları işsiz kaldı. Bu fabrikaların pancarını üreten köylünün ekmeği elinden alındı. Küspe üretiminin azalması nedeniyle hayvancılık önemli bir darbe yedi. Bunun içindir ki kurban bayramlarında dünyanın dört bir yanından hayvan ithal edildi. İthal şeker, halkımızın damak tadına uymadı. Dışalım nedeniyle Türk işçi ve köylüsünün hakkı olan paralar, yabancı ülke üreticilerinin cebine girdi.
Alpullu ve Susurluk şeker fabrikalarının yeniden üretime başlaması sevindiricidir. Özelleştirme ve dışalıma dayalı politikalarından vazgeçilmekte olduğunun bir işaretidir. Devletin yeniden sanayiye, üretime el atmakta olduğunun belirtisi bu iki fabrikanın üretime başlaması.
15 Temmuz 2015’te açılım politikalarına son veren ve PKK’yı hendeklere gömen siyasal anlayış, Türkiye’nin birliği için önemli bir adım attı. Ülkemizin güneyinde oluşturulmakta olan ABD koridoruna son verdi Türkiye. Atlantik’ten Avrasya’ya yönelmekte olan Türkiye, doğal zorunluluk gereği olarak üç dört yıldır kapalı olan fabrikalarını üretime açtı. Sıcak parayla bir ülkenin kalkınamayacağını iktidar da anladı. Birleşen Türkiye, üreten Türkiye ile güçlenecek. Avrasya’ya yönelen Türkiye üretmek zorunda. Bu nedenle de Atlantikçi sistemin liberal reçetelerini yırtma süreci başladı.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       16 Eylül 2017


15 Eylül 2017 Cuma

BEN KIRILSAYDIM DAHA MI İYİ OLURDU?

         
         
Sıcak, bunaltıcı bir Pazar günü… Kahvaltımızı bunaltıcı havanın verdiği uyuşuklukla yaptık. Gece doğru düzgün bir uyku uyuduğum söylenemez. Başımda bir ağrı var. Kahvaltıdan sonra kitap okuyayım, dedim. İlk sayfada anlamaz oldum okuduklarımı. Durumu söyleyince eşim sessiz sedasız iki tane şekersiz Türk kahvesi yaptı.
Karşılıklı oturduk, kahvemizi içtik eşimle. Eşimin kahve içmesindeki en büyük neden fal. O, çay ve kahveyi genellikle benden önce içer. Ben, sıcak içecekleri biraz ılıdıktan sonra içerim, hiç acele etmem. Bu kez de öyle oldu. Eşim, kahvesini benden önce içip ters çevirdi fincanını. Benimki de bitince onun uyarısı üzerine fincanımı ters çevirdim.
Kahve içtikten sonra kendimi biraz rahatlamış gördüm. Bir şeyler yazmaya başladım. Dalmışım işime. Eşimin seslenmesiyle daldığım hayal dünyasından uyandım.
Eşim fincanların fotoğrafını çekerek internetten fal bakan bir siteye gönderdi. Teknoloji, falcı bacıların ekmeğiyle oynuyor bu arada! Fotoğraflar gitti gitmesine de hanım yakamı bırakmıyor yine de. Fincanı gözüme dayayıp “Ne görüyorsun? Böyle bir fal görmedim. Olağanüstü şeyler var fincanda.” Ben de ister istemez başımı fincanın üzerine getirip “Bir kuş var, elinde bir zarf. Şu tarafta bir kanguru. Karşısında geyik var. İki yol var, ikisinin de önü açık.” diye işi geçiştirmek için bir şeyle söylüyorum.
Ben, hayvanlardan söz edince Atacan, hızla yanımıza geldi. Hayvanları görmek için kafasını fincana uzatınca annesinin eline çarptı ve fincan yere düştü. Eşim, kendince muhteşem(!) olan falının bozulacağından ve fincanın kırılabileceğinden kaygılanarak kızgınca çocuğa bağırdı. “Atacaaannn! Bak fincanı düşürdün, kırıldı sanırım.” Sessizliği bozan ve salonu inleten bu bağrış, çocuğu ürküttü epeyce.
Atacan, şaşkınlıkla karışık bir kızgınlıkla “Ben kırılsam daha mı iyi, fincan benden değerli mi Adil? Annem niye böyle bağırıyor?” diye sordu.
Ben: “Dünyanın bütün fincanlarını sana değişmem, en değerli olan sensin. Sen kırılma! Hem kolun kanadın kırılmasın hem de kalbin.” dedim.
Eğildi, yerden fincanı aldı. Annesine göstererek: “Bak, fincan kırılmamış, niye bağırdın bana?” diye sordu.
Annesi özür diledi. Olmadı, bir daha özür diledi. Bir daha… Bir daha…
Atacan, bana döndü: “Adil, annemin özrünü kabul edeyim mi?” diye sordu.
“Kabul et! Bilmeden bağırdı. İsteyerek olmadı. Bir daha yapmaz.” dedim.
Çocuk, parlayan gözleriyle annesine döndü. “Tamam, affettim seni! Bir daha bağırma!” dedi ve anne-oğul sarmaş dolaş oldular.
Mal kırılır, yenisi alınır. Ama insanın yenisi yok! Bu nedenle büyük olsun, küçük olsun insanları kırmamaya özen göstermek gerek.
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu

11 Eylül 2017

10 Eylül 2017 Pazar

BİZ SENİNLE DOST DEĞİLİZ


Atacan’la geçen gün söyleşerek oynamaktayız. Hiç ara vermeden sorular sormakta değişik konularla ilgili. Ben de yanıtlamaya çalışıyorum sorularını. O, karşısındaki kişiye dokunmaktan olağanüstü keyif alır. Benim yanağımı okşaması onu çok mutlu eder. Doğduğu günden beri göbeğimde uyur (Göbeğin bir işe yaramadığını söyleyenlere duyurulur.). Çok küçükken göbeğim ona yataktı, şimdilerde ise yastık.
Oyuna dalmıştık. Bir yandan da söyleşiyoruz. Geldi, bana sarılıp yanağımdan öptü. Ben de onun eylemine benzer biçimde karşılık verdim. “Sen, benim çok iyi bir arkadaşımsın.” Dedim mutlulukla.
Çocuk, bana baktı “biz seninle arkadaş değiliz.” dedi. “Benim arkadaşlarım okulumda. “ diye söylendi.
Ben: “Arkadaş değilsek, o zaman dostuz.” dedim bu kez.
O: “Hayır dost da değiliz. Arkadaşlarımın içinde daha çok sevdiklerim dostum olabilir.” diye sözlerini tamamladı.
Atacan’ın bu sözleri karşısında şaşkınım. Bu şaşkınlıkla yeniden sordum ona: “Bu halde biz neyiz, arkadaş ve dost olmadığımıza göre?”
“Biz, baba oğuluz Adil…”  diye yanıtladı beni. Birden ciddileşti. “Ben seni babam olarak seviyorum. Sen de beni oğlun olduğum için sev!” sözlerini de ekledi tümcelerine.
“Arkadaş, dost, baba oğul…” hepsi ayrı kavramlar ve tanımlar… Hepsi, insan ilişkisinde bir dereceyi, düzeyi belirtmekte. Yaşamdaki rollerimizi karıştırmamak gerek.
“Çocuktan bir şey öğrenilir mi?” diye sormayın sakın! Çok şey öğreniyorum bedeni küçük ruhu büyük oğlumdan. Zaten yaşamım boyunca çocuklardan hep öğrendim. Hele öğrencilerimden… Mesleksel toyluğumu erkenden üzerimden atmamı öğrencilerim sağladı. Yaşam uzun, öğrenmenin de sonu yok! O halde işimiz ne? Öğrenmek…
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu
                                                                                  10 Eylül 2017

                                                                       

HAYKIRIŞ

                                                           
“O… / Tertemiz bir iç ile / Ayrılırken anacığından / Biz… / Gökte kayan bir yıldızı düşlerdik / En sonunda… / Bir ağacın altında / Yapayalnız… / Yatarken bulduk seni / Damarlarından akan sıvıyla / Ağaçta kalan, beş parmak izin / Hepimizin suratına / Bir tokat gibi, şimdi” Muzaffer Talatpaşaoğlu, böyle başlıyor haykırışına. 1 Mayıs 1980’de kardeşi Talat Eryılmaz’ın sokağa çıkma yasağına uymaması nedeniyle kurşunlanması karşısındaki duygularını böyle haykırıyor ozanımız.
“Haykırış” Talatpaşaoğlu’nun kendi olanaklarıyla bastırdığı bir şiir ve şiir tadında düzyazı kitabının adı. Alışılmadık bir şey bu... Bu kitabın ilk iki bölümü şiirlerden, üçüncü bölüm ise düzyazılardan oluşmakta.
Talatpaşaoğlu, şiirleriyle Türkiye’nin bir dönemine ışık tutmakta. Şiirler, sanki AKP iktidarı dönemi olaylarının bir kronolojisi. Yapılan haksızlıklar, yaşanan hukuksuzluklar, talan edilen kamu olanakları, çökertilen Cumhuriyet kurumları, örgütlenmiş cehaletin demokratlık kılıfıyla yok ettiği demokrasi, ulusal bayramların yasaklanması, mücahitlikten müteahhitliğe atlayan siyaset erbabı, yurttaşı adam yerine koymayan ve hakkını arayan adama küfreden anlayış, Ergenekon ve Balyoz’la çökertilmeye çalışılan TSK, kumpaslarla susturulmak istenen Cumhuriyet aydınları, laik eğitim kurumlarının yozlaştırılması, yargının siyasallaşması… 2002 sonundan başlayan bir tarihsel sürece şiirleriyle ışık tutmakta Muzaffer Talatpaşaoğlu.
Şiir dili yalın ve basmakalıp söylemlerden uzak. Dizelerin oluşmasında zorlama yok. Bir çağlayanın özgür akışının sesi var dizelerde. Günlük olaylar, usta bir söyleyişle birleşerek anlatılmış.
Kitaba adını veren “Haykırış” adlı şiiri şöyle başlıyor: “ Biz eğmedik hiç başımızı /  Bize gelmez bu havalar / Yedi düveli / Denize döktüğümüzde / Kalkmıştı bu başlar / Sen eğerek başını, çökmüşsen / birinin dizinin dibine / Bize NE...”
Günlük yaşamda karşılaşılan haksızlıklar, siyasetçilerin tutarsızlığı okuyucuyu sıkmadan anlatılmış dizelerde. Güzel Türkçemiz ustalıkla işlenmiş şiirlerde. Haksızlığa uğramış yurttaşın sesi olmuş “Haykırış”.
Şiirlerin çoğunda hiciv var. Hicivli anlatım, dizeleri daha da akıcı yapmış. Şiirleri okurken yaşadığımız acı olayları, gülümseyerek okumak ayrı bir tat.
Kitabın üçüncü bölümünde yer alan kısacık fıkralar, usta işi. Uzun yazmak kolaydır; ancak bir olayı, bir düşünceyi kısacık birkaç paragrafla anlatmak çok zor.
Talatpaşaoğlu, AKP dönemi olaylarını kronolojik bir sırayla anlatmış yazılarında. Yazılarında şiirin etkisi duyumsanmakta. Okurken sanki şiir okuyormuş gibi okunmakta yazıları. Türk basınında, günlük olayları böyle kısacık fıkralarla anlatan yazar yok denecek kadar az. Bu nedenle Sayın Yazar’ın bu yazılarını sürdürmesi gerek. Özellikle iş yaşamının zorlaştığı, ulaşımın güçleştiği, çalışma saatlerinin uzadığı, insanların okumaktan uzaklaştığı içinde yaşadığımız dönemde bu tür yazılara çok gereksinim var.
Olanaksızlıklar, iki farklı edebi türü aynı kitapta birleştirdi. Amatörce, kendi kişisel olanaklarıyla sesini duyurmaya çalışan yazarlara destek verilmeli. Bu destekler yeni yazarların, gür sesli ozanların doğmasını sağlar. Bu başarılı çalışmayı okuyucular, aşağıdaki adresten edinebilirler.
Adres: Analiz Basın Yayın, Meşrutiyet Cad. Kardeşler Han, No: 6/3 Galatasaray-İstanbul
Tel: 0212 252 21 56-99
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       Eğitimci-Yazar
                                                                       14 Temmuz 2017