23 Haziran 2017 Cuma

ATACAN’IN BAYRAK YORUMU

                                    
Atacan’ın saygı duymayı öğrendiği varlıklardan biri Türk Bayrağı’dır. Neredeyse resmi bayramların hepsinde ellerinde bayrakla kutlamalara, yürüyüşlere katılan anne ve babası var. Daha bebek arabasındayken bayramlara katıldı. Tabi bizim elimizde bayrak olur da onu elinde olmaz mı? Onun da eline bir bayrak verdik hep. Bir de arabasına astık al bayrağımızı. Ona ilk öğrettiğimiz şeylerden biri bayrağı, yere düşürmemesi. Bu konuda çok dikkatlidir. Kendisi bayrağı yere düşürmediği gibi çevresinde gördüğü kişilere de gerektiği zaman gereken uyarıları yapar.
Atacan doğdu doğalı balkonumuzda Türk Bayrağı asıldır. Onu, fırtınalı havalarda kontrol eder. Dostlarımızın evine konuk gittiğinde onların balkonlarında bayrak olup olmadığına bakar. Yoksa… Neden olmadığını sorar. Karşılaştığı devlet yöneticilerine genellikle sorduğu ilk soru balkonlarında bayrak olup olmadığıdır.
Dün öğle yemeğini balkonda yedik. Hava sıcak ve bunaltıcı… Bir yandan yiyip bir yandan söyleşiyoruz.
Atacan, bayrağımızdaki kırmızının, ay ve yıldızın ne anlama geldiği sordu bana. Ben de anlattım. En sonunda da yıldızın insanı temsil ettiğini söyledim. “Nasıl?” diye sordu bana.
Ben: “Kollarını ve ayaklarını yana aç. Başından başlayarak bir, iki, üç, dört, beş… Baş, sağ kol, sol kol, sağ bacak, sol bacak… Bayrağımızdaki yıldız insan vücudunu anlatır. Hilal de insanları birleştirir.” dedim. Bu anlatımım onun çok hoşuna gitti. Dünya bayraklarını incelemeye başladı. Yıldızlı olanlara ilgi gösterdi. Tunus Bayrağının bizimkine benzediğini söyleyip, nedenini sordu? Ben de kardeş ülke olduğumuz yanıtını verdim.
Ata, ülkelerin tümünün bayraklarını incelemeye başladı. Yıldızlı olanları gördükçe seviniyor, kardeş ülkelerin çok olduğunu gülerek karşılıyor. Tunus, Pakistan, Senegal, Malezya, Çin, Suriye, Singapur, Yeni Zelanda, Ürdün, Irak, Fas, Cezayir…
Derken… ABD bayrağı gözüne ilişiyor. “Bu kimin bayrağı? Neden bu bayrakta çok fazla yıldız var?” diye soruyor. “O, Amerika bayrağı…” mırıldanarak çıktı yanıtım dişlerimin arasından. “Ama Amerika bizim kardeşimiz değil ki…” Çünkü ABD ile ilgili konuşmalarımızı işitiyor, televizyonlarda haberlere kulak kabartıyor. “Evet, Amerika yöneticileri bize dost değil.” diyorum.
Atacan, ABD bayrağındaki yıldızları sayıp bu yıldızların neyi temsil ettiklerini soruyor. Ben de ona, her yıldızın bir eyaleti temsil ettiğini söylüyorum. Bayrakta bulunan elli iki yıldızın, elli iki eyaleti belirttiğini, ABD’nin de bu eyaletlerin birleşmesinden oluştuğunu anlatmaya çalıştım.
Atacan durdu, düşündü, birden ciddileşti: “Amerika eyaletlerin, Türkiye de insanların birleşmesinden oluşuyor.” dedi ve sustu. Balkonda kurduğumuz öğlen yemeği sofrasındaki tabağına yöneldi. Çatalla yemeğe başladı. Bu güzel, güzel olduğu kadar anlaşılır tespitinden sonra onu öpüp kutladım.
Ulus devletin bugüne dek bu denli güzel, yalın anlatımını işitmedim. Koca koca adamlar televizyonlara çıkıp ulus devleti yok etmek için bilmeden ya da bilerek abuk sabuk tanımlarla halkın belleğini kirletmekteler.
 Ben, bundan sonra Ata’nın bu tanımını kullanacağım. Bilmem, benden telif hakkı ister mi?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       23 Haziran 2017

18 Haziran 2017 Pazar

İNSAN HASTANEYE NİÇİN GİDER?

   
16 Haziran 2017 Cuma sabahı kahvaltımızı yaptık. Hazırlandık çabucak. Eşimin annesi (kaynanam) hasta. Onu, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’ne götüreceğiz. Yola çıktık kuşluk vakti. Hava sıcak. Trafik sıkışık. Sıkışık yolda cambazlık yapan sürücüler var. Tehlike, her an insanın burnunun dibinde.
Herkes, kendini kurtarmaya çalıştığından kimse kurtulamuyor. Emniyet şeridi ihlalleri hat safhada. Bu ihlalleri yapanlar, zamandan kazandıklarını sanıyorlar, işin gerçeği böyle değil. Birkaç kilometre sonra aynı yerde buluşuyorsunuz bu uyanıklarla. Kendini başkasının yerine koyarak düşünme yok! Topluma egemen olan düşünce gemisini kurtaran kaptan. Bu kafayla gemiyi değil, filikayı bile kurtaramaz kimse. Kurtuluş, gönençli bir Türkiye’ye kavuşmak ve toplum olarak erinç içinde yaşamak elbirliğiyle olur. Atalarımız: “Yalnız taş duvar olmaz.” diye boşuna dememişler.
Trafikyoğunluğunda bekledikçe kaynanamın ağrıları artmakta. Minderler ve çantalarla beline destek yapıyoruz. Ağrıyı dindirmek için yaptığımız her şey, geçici çözüm. Çok fazla yararı olmuyor.
Arabayı, eşim kullanmakta. Trafik kurallarına son derece uygun davranmakta. Gerginliğini belli etmemeye çalışmakta. Yol, uzadıkça uzuyor. Yapılacak dünya kadar iş var. Bir de bu yolculuğun dönüşünü düşündükçe insanın nevri dönüyor. Eşim, hastane dönüşü Kozyatağı’ndaki çocuk yuvasından oğlumuzu alacak. Çocuğa yetişememe kaygısı, sinir sistemini harap ediyor. Her durumda olumlu düşünmeyi elinden bırakmayan ben, her şeyin yolunda gideceğini söyleyip rahatlatmaya çalışıyorum eşimi ve annesini.
Yola çıkmadan önce siyasetle iç içe olan bir arkadaşım aradı beni. Bakırköy’de buluşup görüşmek istedi benimle. Ben de “Şu an yoldayız, Cerrahpaşa’ya gidiyoruz. İşim bitince Bakırköy’e gelirim.” dedim. Arkadaşım: “Tamam!” dedi.
Trafik çilesi en sonunda bitti. Zor bir hal yaklaşık iki saatte Cerrahpaşa’ya vardık. Hastane bahçesi bir şantiye… Bakımsızlıktan eskiyen yapılar, gereksinime yanıt vermediğinden hastane bahçesinde neredeyse boş alanların hepsine prefabrik yapılar yerleştirilmekte. Bu nedenle bahçe karman çorman... Eskimiş yapıların yenilenmesi şart. Cerrahpaşa’nın arsası geniş... Arazinin batı tarafında kalan boş alana büyük bir hastane binası yapılarak hastane birimleri oraya taşınabilir. Sonradan da eskiler yıkılıp yeni binalara yer açılır. Böylece sağlık hizmetleri aksamadan sorun çözülür.
Cerrahpaşa deyince şu sorunu dile getirmeliyim. İstanbul Üniversitesi’ne bağlı iki tane tıp fakültesi var. Bu durum, Türkiye’nin en büyük üniversitesini hantallaştırmakta. Bu nedenle “Cerrahpaşa Sağlık Bilimler Üniversitesi” adıyla yeni bir üniversite kurulmalı. Bu yeni üniversite sağlık alanında daha çok etkinlik göstermeli.
Cerrahpaşa’nın bahçesine girince park yeri arıyoruz gözümüzü dört açarak. En sonunda buluyoruz bir yer. Hemen park ettik aracımızı. Arabadan indik. Kaynanam zor yürümekte. Tam ne yapacağız diye düşünürken eşim, bir tekerlekli sandalye buldu, bindirdik hastamızı. Tekerlekli sandalyeyi ben sürüyorum. Zorlukla beyin cerrahisi bölümüne ulaştık. Tam doktorun odasına gireceğiz Bakırköy’e gitmiş olan arkadaşım aradı, ona hastanede olduğumuzu söyledim.
Doktorun odasına girdik. Gerekli olan her şey konuşuldu, çözümler anlatıldı. Güler yüzlü tıp adamı, bize tatminkâr açıklamalar yaptı. Tedavinin ivediliğinden söz etti. Teşekkür edip ayrıldık.
Hastamızı tekerlekli sandalyeye oturttuk. Bu kez yokuş yukarı sürmek zorundayım tekerlekli sandalyeyi. Kan ter içinde arabamıza yakın bir kantinin önünde durduk. Çünkü sabahtan beri bir şey yememişiz. Hemen birer tost ve ayran aldık. Çabucak yedik. Aceleden lokmalar boğazımıza dizildi. Saat on beş otuza yaklaşmakta. Eşimle annesi, arabaya binerek oğlumuzun devam ettiği yuvaya yetişmek için hareket ettiler. Ben de neredeyse koşarak sahil yolundaki otobüs durağına vardım. Ter içindeyim. Bakırköy’den geçecek bir otobüse kendimi attım. Otobüsün cam kıyısında ayakta dikilip tam da denizi seyre dalmışken uzun süredir görmediğim bir arkadaşımın sesini işittim. Yerinden kalktı, ısrarla oturmamı istedi. Israr artınca oturmak zorunda kaldım. Derin bir söyleşiye daldık. Tam da bu sırada telefonum çaldı. Baktım, buluşmaya gittiğim arkadaş arıyor. Açtım telefonu. Arkadaş hemen söze girdi: “Ne yapıyorsun Cerrahpaşa’da bu kadar süre?”
İnsanların yanlışlarını yüzüne vurup utandırmayı sevmem. Genellikle karşımdaki kişinin hatalarını görmemeye çalışırım. Sabahtan beri arkadaşla üçüncü konuşmam. Nereye gideceğimi söyledim. Bu nedenle de buluşma saati vermedim. Baktım ki aynı yanlış yineleniyor. Söyleyeyim dedim aklıma geleni. “… Bey, hastaneye niçin gider insanlar, bunu bilirsiniz sanırım. Kimse keyif için hastanede dolaşmaz. Öncelikle sözünüze başlarken bana neden ‘Geçmiş olsun arkadaşım, neyiniz var, kim hasta?’ demediniz?
Siyaset önemli, ancak siyaset yapmak için öncelikle insani duygularımızı yitirmemek gerek. İnsani ilişkiler olmadan siyasal ilişki kurulamaz.” dedim. Sustu. “Haklısın!” dedi. Ben de: “Otobüsüm yaklaştı az sonra oradayım.” sözüyle bitirdim konuşmamı sakince.

Arkadaşımla Bakırköy’de buluştuk. Morali biraz bozulmuş gibi geldi bana. Neyse, söyleşmeye başlayınca her şey yoluna girdi. 
Siyaset, insana dokunmaktır. İnsana dokunamayan, halkı kazanamaz. İnsana dokunmak; Onun yaşadığı sorunlar çözüm bulmanın yanı sıra kişini acısını, tatlısını paylaşmaktır. “Arkadaşım!” dediğin kişinin acısını, tatlısını paylaşmıyorsan sokaktaki adamın acısını, tatlısını nasıl paylaşacaksın?
Çoğu zaman küçük bir söz, anlamlı bir bakış, ince bir davranış, güzel bir adım insanların yüreğini fethetmek için yeterlidir. Bu kadar kolay yapılabilecek bir şeyi neden esirgeriz ki insanlardan?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       17 Haziran 2017
                                                                      


17 Haziran 2017 Cumartesi

ATACAN’LA KUZEY’İN KARARI

                                   
16 Haziran 2017 günü yoğun ve sıkıntılıydı bizim için. Eşimle hasta olan kaynanamı Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesine götürmek için Bostancı’dan kuşluk vakti yola çıktık. Köprü trafiği bir azap… Hava sıcak… Yol uzadıkça hastamızın ağrıları artmakta. Hastanede işim bittikten sonra birkaç arkadaşımla buluşacağım. Bu durumun yarattığı gerilim de var üstümde. Eşim, hem arabayı kullanıyor hem de annesini teskin ediyor. Bir yandan da Atacan’ın yuvadan çıkışına yetişememe kaygısıyla oldukça gergin. Ancak bu durumu, belli etmemeye çalışıyor. Gözü hep yolda… Hıncını, trafikte mantıksız hareketler yapan sürücülere kendi kendine söylenerek çıkarmakta.
İki saate yakın bir yolculuktan sonra Cerrahpaşa’ya vardık. Doktorumuzla görüştük. İşimiz bitti. Eşimle annesi arabayla Bostancı’ya dönmek üzere yola çıktılar. Ben, neredeyse koşar adımlarla sahil yoluna indim. Kan ter içinde Bakırköy’e gitmek için belediye otobüsüne bindim. Bakırköy’de bir arkadaşımla söyleşirken eşim aradı. Saat beşi yirmi geçe Atacan’ın devam etmekte olduğu çocuk yuvasına varmışlar. O da ne? Atacan’ın iki gözü iki çeşme...
Eşim, Ata’nın ağladığını söyleyince nedeni sordum, anlattı. Atacan, sınıfında bulunan Kuzey’le (Öztürk) kendi aralarında plan yapmışlar. Birbirlerine söz vermişler. Yuva çıkışı “Arabalar 3” adlı filme gitmek için sözleşmişler. Atacan ve Kuzey yuva çıkışı annelerine sinemaya gitme isteklerini söyleyip bu planlarını yaşama geçirmek düşüncesindeymişler.
Kuzey’in annesi erken gelmiş, oğlunu almış. Eee, serde erkeklik var ne de olsa. Sözünü tutmak zorunda küçük delikanlı. Kuzey, annesine yaptıkları planı anlatıyor ve Atacan’ı beklemeleri gerektiğini, çünkü birlikte sinemaya gideceklerini söylüyor. Anne, çaresiz boyun eğiyor delikanlıca bu isteğe. Bekliyorlar beş on dakika. Ama eşim, yoğun trafikte kendine yol bulmakla meşgul. Bu arada yuvaya, eşimin geç kalabileceğini haber veriyorum. Kuzeylerin beklediğini gören çocuklarımızın öğretmeni Didem Hanım, eşimin geç gelebileceğini söylüyor Kuzeylere. Kuzey ve annesi de çaresiz ayrılıyorlar yuvadan.
Onlar ayrıldıktan on dakika sonra eşim yetişiyor yuvaya. Atacan, çantasıyla çıkıveriyor yuvadan hıçkırıklarla. Eşim, önce anlayamıyor ne olduğunu, niye ağladığını? Neyse ki Ata anlatıyor. “Kuzey’le sinemaya gidecektik, sen geç geldiğin için planımız bozuldu.” demiş. Eşim bir yandan, Ata’nın anneannesi bir yandan çocuğu susturmaya çalışıyorlar; ama ne çare… Çocuk canhıraş ağlamakta… Eşim, “Tamam, sinemaya gideriz, yetişiriz.” deyince biraz sakinleşiyor. Anneanneyi evine bırakmaları gerek. Önce direksiyonu Suadiye’ye kırıyorlar. Sokağın başına gelince Atacan, annesine “Dur! Ninem burada insin, evine yaklaştı, buradan yürüsün. Biz, geç kalmayalım.” diyor. Bu söz, arabayı neşeye boğuyor.
Derken…  Atacan ve annesi, Bostancı’ya, evin önüne geliyorlar. Eşim hemen Kuzey’in annesi Elif Hanım’ı arıyor. “Biz de geleceğiz, bizi bekleyin. Bize de bilet alın.” Elif Hanım “Tamam!” deyince plan uygulamaya geçiyor. Azcık da olsa rahatlama oluyor.
Sinema, Ataşehir’de bir alışveriş merkezinde. Evimizin önünden Dudullu minibüsleri geçmekte. Eşim, arabasını evin önüne park edip minibüsle gitmeye karar veriyor yetişebilmek için. Zaten gün boyu sıkıntılı bir trafik çilesi çekmişti.
Minibüse biniyorlar. Atacan, araç sürücüsüne alışveriş merkezinin adını söyleyerek minibüsün oradan geçip geçmediğini soruyor. Olumlu yanıt alınca “Saat altı buçuğa kadar bizi oraya yetiştir.” diyor. Sürücü bu buyruktan mutlu, gülümseyerek: “Sessiz olup yerinde oturursan seni oraya dediğin saatte yetiştiririm.” yanıtını veriyor. Ata rahatlıyor.  Saat altıyı beş geçe varıyorlar gidecekleri yere. Kuzey’le buluşuyor Atacan. Artık, sinemanın kapısındalar.
Eşim, sinema önünden beni arayıp yaşananları tek tek anlatıyor. Ben, o anlattıkça telefonda heyecanlanıyorum. Ben de Ataşehir’e gitme kararı veriyorum. Kendi başlarına özgürce karar verip uygulatan bu iki küçük, kahraman delikanlıyı görmeliyim sinema çıkışı.
Bakırköy’den hareket ediyorum. Tam dört ayrı araç değiştirerek alışveriş merkezine varıyorum. Delikanlılarımız, anneleriyle yemekte. Çok mutlular… Oturuyorum masalarına… Eşimi de Elif Hanım’ı unutup bu iki delikanlıya planı kimin yaptığını soruyorum. İkisi bir ağızdan, aynı anda “İkimiz…” yanıtını veriyorlar. Bu yanıtta bencillik yok! Öne çıkıp arkadaşını geride bırakma isteği, böbürlenme, arkadaşını ezme yok! Ortak kararın iradesi var. Arkadaşını onurlandırma düşüncesi var. Bu nedenle büyüklerin öğrenmesi gereken bir davranış biçimi bu. Birbirlerine yaslanmaları beni mutlu ediyor.
Elif Hanım, biraz şaşırmış ufaklıkların plan yapmasına. “Bu yaştaki çocukların böyle kendi başlarına plan yapıp karar almaları doğru mu?” diye soruyor. Ben, Atacan’ı da Kuzey’i de kutlayıp yanıtımı veriyorum. Sonra ekliyorum: “Bu işte bir yanlışlık yok! Doğru iş yaptı çocuklar.”
Atacan, bir ayı aşkın bir zamandır gün sayıyor “Arabalar 3” filminin gösterime gireceği gün için. Her gün “Bugün ayın kaçı?” sorusuna yanıt verdik bıkıp usanmadan. 16 Haziran’ın geldiğini görünce hemen arkadaşıyla ortak plan yapıyor sinemaya gitmek için.
Sinema dönüşü çok mutluydu. Yol boyunca sesiz kaldı. Son durakta indik minibüsten. Genellikle her önünden geçişte dondurma yediği dondurmacının yanından geçerken “Dondurma alalım mı?” dedim. “Hayır!” dedi. Durumundan anlaşılacağı üzere filmin tadının üstüne, başka bir tat koymak istemedi. Eve gelince zaman yitirmeden erinç içinde yatağına girdi ve uyudu.
Ülkemizde en büyük eksiklik, kişilerin özgüven kazanması. Atacan’la Kuzey’in ortak karar alıp uygulamak için savaşım vermeleri bir özgüven belirtisi. Biz büyükler, bu tür davranışları destekleyelim ki pısırık, çekingen, hakkını savunamayan, kendi ayaklarının üstünde duramayan çocuklar yetişmesin. Özgür düşünceli, özgüvenli, kendi kararlarını verebilen bireyler yetişsin. Toplumumuzun buna çok gereksinimi var.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       17 Haziran 2017

13 Haziran 2017 Salı

ATACAN, KARNESİNİ ALDI

                                            
9 Haziran 2017 Cuma günü, Atacan eğitimini sürdürdüğü Kadıköy Belediyesi Hasan Ali Yücel Çocuk Yuvası’ndan karnesini aldı. Böylece Yuva’daki eğitimi bitti. Gelecek yıl ilkokul birinci sınıfa gidecek.
Atacan da her çocuk gibi karnesini gururla eve getirdi. “Zayıfım yok! Sınıfımı geçtim!” diyerek herkese karnesini gösteriyor. Karnesi güzel… Ancak karnesinde,yemek yeme konusu biraz iyi değil. Bu durumu, ona söyleyince iştahlandı birden. Yemek ayrımı yapmayacağına, önündeki tabağı bitireceğine söz verdi. Sözünü de tutuyor. Birkaç gündür yemek yeme konusunda maşallahı var. Bakalım bu durum ne kadar sürer?
Karne olur da hediyesi olmaz mı? Olur, tabi ki… Karnesini günde birkaç kez gösteriyor bize. Biz de ilk kez görmüş gibi inceliyoruz karneyi. İlk gün, “karne hediyemi isterim.” dedi. “Adil, sen bana kitap al. Ama dinozor kitabı olsun.” dedi. Annesinden de oyuncak almasını istedi.
11 Haziran Pazar günü öğleden sonra sokağa çıktık. Açık kitapçı arıyoruz. Mahalle arasına, sıkışmış, üç okulun karşısında yer alan bir kırtasiyeciye girdik umutsuzca. Çünkü kitap, dükkânda çok az... Birkaç raf… Çocuk kitapları sekiz on tane… TÜBİTAK yayınlarından “Hayvanlarda Saldırı ve Savunma, İnanılmaz Zırhlar” adlı kitabı seçti Ata.
Atacan, dükkân sahibine: “Dinozorları anlatan bir kitap yok mu?” diye sordu. Dükkâncı, kısa bir düşünmeden sonra rafların altından yeşil renkli bir kitap çıkardı. “Dinozorlar Hakkında Merak Ettiğin Her Şey” adlı ansiklopedik kitabı, Ata eline alınca dünyalar onun oldu. Hemen bir kenara ilişti. Kitabı kucağına aldı. Sayfaları çevirmeye başladı. O sayfaları çeviredururken biz, kitapların parasını ödedik. Atacan’a gitmemiz gerektiği söyledik. Kitaplar, naylon torbada. Küçücük eli, elimde... Arada sırada diğer elimdeki kitaplara bakıyor. Bu nedenle de ikide bir onu çiğnememek için kendimi zor tutuyorum. Dikkatli olmalıyım. Çocuğun ne zaman kitaplara hamle yapacağı belli olmuyor.
Yürüdük, Bostancı sahiline indik. Günlük güneşlik bir gün… Sahil, cıvıl cıvıl… Herkes yazı getirmiş çoktan, Oynayan çocuklar, bisiklete binenler, paten ve kaykayla kayanlar, yürüyüş yapanlar, koşanlar, uçurtma uçuranlar, çimlerin üzerine sere serpe uzananlar, ağaç diplerindeki gölgeliklerde keyif çatanlar, basketbol ve voleybol oynayanlar, çay bahçesinde çayını yudumlayanlar, çayın yanında bir şeyler atıştıranlar, torunlarını gezdiren büyükler, çocuklarını eğlendiren genç anneler, çocukların eşyalarını yüklenmiş babalar, seyyar sandalyesinde kitap okuyanlar, müzik dinleyenler, karın doyurma yarışındaki martılar, fırsatçı kargalar, telaşlı serçeler, ürkek güvercinler, sokulgan kumrular, masaların çevresini tutmuş kediler, ramazanı fırsat belleyen dilenciler, yorulmayan seyyar satıcılar… Her varlık yaşamdan, bir haziran gününden, güneşin aydınlığından, sosuz bir gökyüzünden kendince pay alma peşinde…
Bostancı sahili özgürlüğün, yaşama tutunmanın, günü iyi değerlendirmenin yeri... Burada yaşam var, insan var doğa var. Tüm canlılar barış içinde…
            Ayaküstü aşevi ile çayevi karışımı parka girdik. Herkes gölgeliklere üşüşüp kümelenmiş. Adalar manzaralı ön taraflar bomboş. Oysa ikindi güneşi yakıcı değil. Bir boş masa bulduk, hemen onu öne koyduk. Sandalyeleri el birliğiyle taşıdık. Yerimize oturduk. Deniz otobüsleri, vapurlar, küçük tekneler, kayıklar, şişme botlar, denizde yüzenler, yelkenliler birbirine karışmış. Adaların eteklerine buharlaşmanın oluşturduğu ince bir tül örtülü. Üçümüzün de yüzü denize dönük. Marmara, Bostancı ile Adalar arasında sıkışmış bir göl gibi. Dingin, mavi, anaç…
            Marmara’nın maviliğine, gökyüzünün göz kamaştıran parlak aydınlığına dalmışken Atacan’ın kafası, kollarımın arasında… Adalar’la aramda bir set olmuş. “Adil, dinozor kitabını ne zaman okuyacağız?.” tümcesi, beni düşümden uyandırıyor. “Hemen okuyalım!” diye yanıtlıyorum onu. Kitabı, masanın ortasına koyuyoruz. Eşim bize yiyecek, içecek almak için kalkıyor.
Kitap, İş Bankası yayınlarından… Baskısı tükenmiş. Bilimsel içerik baskın... Araştırıcılığı özendirmekte. Düşündürmeyi amaçlıyor. Çok öğretici… Görsel yanı etkileyici…
Başlıyoruz okumaya… Hem okuyor hem de resimlerle açıklamalarda bulunuyorum. Epey okudum. Dilim, damağım kurudu. Soluklanmam gerek. Tam da bu sırada eşim elindeki tepsiyle geldi. Öğrendiklerimizi, Atacan’la tartışıyoruz. Sorularıyla aman vermiyor bana. Ne yalan söyleyeyim, küçücük çocuk sayesinde dinozorlar konusunda epey bilgileniyorum. Kitap bana mı, Atacan’a mı alındı, tartışılır... Onun kadar ben de öğreniyorum. Yavaş ilerliyoruz; çünkü her sayfanın sonunda uzun uzun konuşmaktayız. Yüz altmış sayfalık kitabın neredeyse dörtte birini bitirdik. Kitap okumayı evde sürdürme kararı alıyoruz.
Atacan, birazcık oyun oynamak için izin istiyor bizden. Masadan kalkıyor. Oyunu dinozorlar üstüne. Gün geceye kavuşmak üzere. Güneş, İstanbul’un üstünde kızıl saçlı bir kadının kocaman başı gibi durmakta. Kadının kızıl saçları, Marmara’nın mavisini  kızıla döndürdü. Kızıllık, başın bulundurduğu yerde koyulaşmakta. Saçlar uzadıkça genişleyip renk açılmakta. Gözlerim kızıl saçlı kadında. Saçlarını okşamak için elimi uzatıyorum, boşuna... Kızıllık, uzakta… Çok uzakta… ben kızıl ipeksi saçları okşama aşkıyla yanıp tutuşurken kızıl saçlı kadın perdeyi indirip biçimsiz yapıların arasında yitiyor. Yerini alacakaranlığa bırakıyor. Sokak lambaları günü değiştiriyor. Yıldızlı bir gecede, bir tek yıldız görünmüyor. Uçakların gürültüsü, dilek fenerlerinin cılız ışıkları geceye karışıyor.
Geç kaldığımızı düşünüyoruz. Atacan’ın uyku zamanı geldi sayılır. Eşyalarımızı topladık. Yavaşça kalktık masadan. Biz kalkarken masanın yeni sahipleri çöktü sandalyelere. Geri geri giden adımlarla eve vardık. Yol üstündeki fırından yumurtalı ramazan pidemizi almıştık.  Bir şeyler atıştıralım, dedik. Atıştırmak ne mümkün?  Her lokmada dinozor kitabı tabağımın üstünde…
Derken… Atacan’ın gözleri, günün yorgunluğuna teslim oluyor. Hemen yatağına taşıyoruz onu. Oh, dinozorlardan kurtuldum!
Atacan uyuduktan sonra ona karne hediyesi olarak aldığımız iki kitaba uzun süre göz atıyorum. Demek ki dinozorlardan kurtuluş yok!
Ben de yorulduğumu duyumsuyorum. Göz kapaklarım ağırlaşıyor. Koltukta uyuyakalıyorum. Balkon kapısı açık… Dışarıdaki bağrışmalar, geceyi yırtıyor. Ben, uyanıyorum. Uyuşuk uyuşuk yatağıma yollanıyorum. Güzel bir günün verdiği mutlulukla uykuya dalıyorum.
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               11 Haziran 2017


10 Haziran 2017 Cumartesi

ATACAN YAZIMI BEĞENMEDİ

                        
Atacan’la ilgili kaleme aldığım yazıları yayımlanmadan önce genellikle ona okur, onun görüşünü alırım. O da kendince eklemeler ve çıkarımlar yapar yazılardan. “Onu söylememiştim.” ya da “Şunları eksik yazdın.” der. Ben de onun eleştiri ve önerilerini göz önüne alarak yazıma son biçimini veririm.  
24 Mayıs 2017 tarihli “Atacan Okula Başlıyor” başlıklı yazımı yayımlamadan önce Atacan’a okumamıştım. Sonradan okudum. İtiraz etti. “Eksik oldu Adil. En önemlilerini yazmamışsın.” dedi. Ben de neleri eksik bıraktığımı sordum, anlattı. Anlatınca da anımsadım, ondan özür diledim ve bunları yazacağıma söz verdim.
Evet, o gün okuyacağı okula giderken Atatürk büstünün var olup olmadığını sormuştu. “Neden?” diye sordum. “Atatürk yoksa okul da olmaz Adil! Ben, Atatürk’ün sevilmediği bir okulda okumam.” dedi.
Okulun bahçesine girdiğimizde büstü görünce çok sevinmiş, Atatürk’e hayranlık dolu gözlerle bakmıştı.
Arabayla giderken peş peşe okulda aradığı nitelikleri sayarken İstiklal Marşı’nın söylenip söylenmediğini soracağını söyledi. Okula gittiğimizde halkla ilişkilerdeki hanımefendiye sorduğu ilk sorulardan biriydi bu. Olumlu yanıt alınca rahatladı.
Yolda giderken en çok üzerinde durduğu konu okulun bahçesindeki bayrak direğinde Türk Bayrağının olup olmamasıydı. “Bayrağın olup olmamasının senin eğitiminle ne ilişkisi var? diye sordum.
O: “Türkiye’deki okullarda Türk Bayrağı olmalı.” dedi. “Türk Bayrağı yoksa bu okul Türklerin değildir.” yanıtını da ekledi sözlerine.
Okulun bahçesine girince bayrak direğine baktı. Bayrak yok gönderde… Nedenini sordu. Bayrağın, okulun dinlenceye girdiği günlerde asıldığını söyledim. Bayrağın cuma günü akşamları İstiklal Marşı ile göndere çekildiğini, pazartesi sabahları ise yine İstiklal Marşı ile gönderden indirildiğini söyledim. Sözlerim, onu ikna etti.
Atacan: “Bu okulda Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini çocuklara ezberletiyorlar mı? diye sordu birden bire. “Bunu bilemeyeceğim. Gidince sorarsın.” yanıtını verdim. “Bak, dinle!” dedi ve okumaya başladı hitabeyi. Sözcüklerin çoğuna dili dönmüyor, ama şaşırmadan okudu sonuna dek. Gitmekte olduğu çocuk yuvasında Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini altı yaş sınıflarına devam etmekte olan çocukların tümüne ezberletmişler. Bu, büyük başarı…
Sözümü yerine getirdim, eksik olanları yazdım. Atacan’a okudum yazdıklarımı. “Tamam…” dedi. Anlaştık…
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu
                                                                                  10 Haziran 2017


8 Haziran 2017 Perşembe

ATACAN, SAKAL TIRAŞI ÖĞRENİYOR

                                   
Atacan’ın her erkek çocuk gibi en çok merak ettiği konulardan biri sakal tıraşı… Banyoya her girişim, Ata’nın kontrolü altında. Sakal tıraşı olduğum zamanlar yanıma gelir, gözlerini kırpmadan beni izler.
Tıraş fırçasını sıcak suya batırmamı… Fırça ile yüzümü köpük köpük sabunlayışımı… Tıraş bıçağıyla sakalımı dikkatlice kesmemi… Tıraş bıçağına yapışmış kesik sakal ve köpükleri musluğun altında akıtışımı… Bıçağı, yeniden yüzümde gezdirmemi… Tıraş bitince fırçayı ve tıraş bıçağını temizleyip yerine yerleştirmemi…
Tıraş bitince Atacan’a yol görünür banyodan. Çünkü benim duş yapmam gerek. Duş bitinceye dek gözü, kulağı banyodadır. Henüz tıraşla ilgili yapılacaklar bitmemiştir.
Duştan çıktıktan sonra hızla giyinirim. Yeniden banyoya girip tam da elim tıraş kolonyasına uzandığı anda, Atacan yanımda biter. Ne zaman, nasıl geldiğini anlayamam. Elime azıcık kolonya döküp Ata’nın taze, yumuşak yanaklarına sürerim. Bu, onun çok hoşuna gider. Hemen içeri koşar, annesine “Bak, erkek gibi kokuyorum.” der.
Bu sabah biraz geç uyandık. Çabucak kahvaltı hazırladık. Her zamanki gibi Ata ile yan yanayız masada. Tam da kahvaltıya dalmıştım ki kolumda yumuşak bir ıslaklık duyumsadım. “Bu nedir?” diye baktım ki…
Ata’nın elinde bıçak, benim kolumdaki kılları kesmeye çalışmakta.  Köpük yerine, koluma sürdüğü şey de süzme beyaz peynir. Bıçakla kolumu kesebileceği hiç usuma gelmedi. Ancak peyniri koluma sürüp ziyan etmesine birazcık kızdım. Kolumdaki peynirleri temizledim. Ağzıma bir lokma atım. Yine, aynı yumuşak ıslaklık… Göz göze geldik. Ben, bir şey demeden… O, yanıtladı bakışlarımı. “Ama öğreniyorum…”
Atacan’ın bu yanıtından sonra ona söyleyecek bir sözüm olabilir miydi? Tabi ki olamazdı. Uzattım, kolumu, “Hadi, tıraş et bakalım.” dedim. “Ama kolumu kesme, dikkat et!” O: “Kesmem Adil, merak etme!” diye yanıtladı beni.
Ne yapalım, çocukların öğrenme isteğini desteklemeli. Bizleri denek olarak kullanmak isteseler de…
                                                                                              Adil Hacıömeroğlu

                                                                                              8 Haziran 2017

30 Mayıs 2017 Salı

DOĞA KORUMA BAKANI

                                               
Annelerin, babaların, tüm aile bireylerinin en merak ettiği konu, çocuklarının büyüyünce ne olmak istediğidir. Bu konuda çocuklarına sorular sorarlar sık sık. Çocuklarından her seferinde farklı yanıtlar alır kimi anne, babalar… Bu yanıtların bazılarıyla gururlanır aile büyükleri,  bazılarıyla da hayal kırıklığı yaşarlar.
Çocukların hoşuna giden meslekler onların ilgisini çekenlerdir. Hangi meslekten olacaklarını düşünürlerken parasal konuları düşünmezler. Çünkü onlar için yaşam ideal olandır. İçlerinde kötülük olmadığından iyiyi yapma istekleri üst düzeydedir.
Çocuk ruhu kavgadan, savaştan hoşlanmaz. Kötümserlik çocuklara uyan bir giysi değil. Hep iyilikten yanadır. İyilik, yardımlaşma, dayanışma, güzellik, umut, olumlu düşünme… çocuk ruhundan filizlenip fışkıran duygulardır. Bu nedenle küçük yaşlarda meslek seçimindeki sürekli değişim bu yüzdendir. O anda hangi konuyu düzeltmek istiyorsa o konuda bir mesleği seçer çocuk. Bunun içindir ki ikide bir meslek seçiminde değişiklikler yaşar.
Anneler, babalar çocuklarının meslek seçimindeki değişiklikleri olumsuz karşılar çoğu zaman. Çocuk, sokakları temiz tutmak amacıyla “Çöpçü olacağım.” demişse ailede yüzler asılır, çocuklarının gelecekleriyle ilgili umutları kırılır. Eğer çocuk: “Doktor, mühendis…” olacağım diyorsa ebeveynler gururlanır bunula. Oysa çocuk, yaşadığı ortamın sorunlarını çözmek istemektedir. Bunun için “çöpçü olmayı” düşünmektedir.  Çocuklar, meslekler arasındaki hiyerarşiyi bilmez. Statü umurlarında değildir.
Biz, Atacan’a haftalar önce sorduk: “Ne olacaksın?” diye.
Ata: “Doğa Koruma Bakanı olacağım.” yanıtını verdi bize. Biz, ona bunun nedenini sorduk. O: “başta bitkileri koruyacağım. Çok ağaç kesiyorlar, ormanlar yok oluyor. Ağaç kesip inşaat yapıyorlar, bunu yasaklayacağım.” dedi sorumluluğu üstüne almışçasına.
Sonra şöyle sürdürdü sözlerini: “Hayvanları da korumalıyız. Onların da yaşamaya hakları var. Denizlerin hem altını hem üstünü korumalı. Denizlerin kirlenmesini önlemeli. Tabi havayı korumakta var. Temiz hava, herkese gerek.”
 Uzun süre geçti. Kararında değişiklik olup olmadığını sordum. “Hayır!” dedi kararlılıkla. Bu işe kafayı iyice takmış durumda.
Dün akşam (29 Mayıs 2017) bir toplantıya katıldığımdan eve geç geldim. Atacan, eşime: Adil nerede?” diye sordu.
Eşim: “Bir toplantıya katılacak” dedi.
Atacan, toplantının konusunu sordu. Annesi: “Bakırköy Akıl Hastanesi yıkılıp yerine apartman yapılacakmış. Bu duruma karşı çıkmak için toplantıda baban.” yanıtını verdi.
Ata: “Aslında o toplantıya ben katılmalıydım. Ben konuşma yapmalıydım orada. Çünkü ben Doğa Koruma Bakanı olacağım. Babam, beni niye o toplantıya götürmedi. Bunu, ona soracağım!” karşılığını vermiş annesine.
Ben, eve döndüğümde oğlum çoktan uyumuştu. Sabah kahvaltısında bana hesap sorunca ondan özür diledim. Bundan sonra toplantıya uygun koşullar olursa onu götüreceğimi söyledim.
Doğa yok olmakta. Koca koca kentler, mahalleler yıkılıp yeniden yapılmakta. Her yanımız betonlaşmakta hızla. Yeşili saksılarda arar olduk. Suyumuzu, toprağımızı kirletmek için yarışmaktayız adeta. Soluklanacak ağaç gölgeleri yapsatçılara peşkeş çekilmekte. Çocuk oyun alanlarına alicengiz oyunlarıyla ucube beton yapılar dikilmekte.  Ama ne yazık ki çocuklarımız kadar duyarlı olamıyoruz. Büyüklerin açgözlülükle yaptıkları yıkım, çocukların minik yüreklerine kama gibi saplanırken ilgililer, yetkililer neden bu kadar duyarsız?
Kentlerimizin doğasına, tarihine düşman gibi saldırmakta kimileri. Bizler, hepimiz tek tek ortaya çıkıp “Doğa Koruma Bakanıyım. Doğama dokunma sakın!” diye haykıramıyoruz. Doğamızı, dolayısıyla kendimizi savunamıyoruz. Atacan olmak gerek, Atacan…
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           30 Mayıs 2017


29 Mayıs 2017 Pazartesi

KUSTURAN ISRAR

                                               
Güzel, ılık, günün yorgunluğunu yok eden bir bahar ikindisi… Mayıs ayının en güzel günlerinden biri… Atacan’ı, çocuk yuvasından ben alıyorum. Parka gidiyoruz. Arkadaşları da geliyor parka ve çocuklar doyasıya bir oyunun içindeler. Bir saat geçtikten sonra eşim de geliyor. Atacan, bir saat daha oynuyor arkadaşlarıyla. Bazı veliler, akşam serinliği çökünce ılıklığın üstüne telaşla çocuklarını çağırıyorlar. Çocuklar, gönülsüzce velilerinin isteğine boyun eğiyorlar. Çocukların aklı parkta ve arkadaşlarında, velilerinse evlerinde…
Çocuklar teker teker azalırken kalan velilerle anlaşıp parktan ayrılma kararı verdik. Atacan, her zamanki gibi oyuna doyamamış bir biçimde son dakikaya dek arkadaşlarıyla oynayarak peşimizden arabaya doğru geliyor. Bir saniye bile onun için çok önemli. Oynamalı, oynamalı, oynamalı…
Uzun süredir bir şeyler yemedi, ama oyun isteği açlığı bastırmakta. Arabamıza biniyoruz.
Atacan, çok iştahlı bir çocuk değil. Ancak aç da gezmiyor. Türk annelerinin çoğu gibi eşim de oğlunun yemek yemesi için kaşık ve tabak elinde dolaşıyor. Atacan nereye, o da oraya peşinden… Bu durum, anne-oğul arasında bitmeyen kovalamacalara, tartışmalara yol açmakta. Zaman zaman aşırı ısrar, çocuğu üzüp ağlatmakta. Çocuğa zorla yedirmek, onun bütün eğlenceli yanını yok etmekte. Kısa süreli de olsa bir mutsuzluğa yol açmakta. Ben de istiyorum ki,  zorlayarak değil, güzellikle olsun yemek.
Arabaya biner binmez konu, Atacan’ın ne yiyeceğine odaklanıyor. Atacan elimi tutup “Ne yiyelim Adil?” diye soruyor bana. Güzel bir taktik… Tartışmayı savuşturma isteği… Ben de ona birkaç tene yemek adı söylüyorum, içlerinden birini seçmesini istiyorum. O da seçiyor.
Evin önüne geliyoruz. Atacan’la annesi eve çıkıyorlar. Ben, alışveriş yapmak için yollanıyorum. Alışverişimi tamamlayıp eve dönüyorum çabucak. Mutfağa geçip küçük kahramanımızın isteği doğrultusunda yemekler hazırlıyorum. Eşim de zaten kendince bir hazırlık içindeydi. Elbirliğiyle hazırlıkları tamamlayıp sofrayı kuruyoruz. Yemek masasına oturduk. Herkes çok neşeli... Bunda baharın, işbirliğinin etkisi var.
Atacan’ın önüne tabağını koyuyorum, o da çok seviniyor. Çatalı elinde, yemeğe girişecek aç kurtlar gibi. O da ne? Annesi, bir tas çorba getiriyor. Çocuk, itiraz ediyor. Annesi, direniyor çorbayı içirmek için. Kaşığı alıyor ve Atacan’ın tüm direncine karşın ona çorbayı içirmeye başlıyor.  Çocuk, üzgün bir ifadeyle içmeyeceğini söylemekte. Ama dinleyen kim? Tabi, çorba içme faslı yavaş ilerlemekte. Bunu, Ata da fark ediyor. “Çorba içerken okulda hızlıyım, evde neden yavaşım? “diye soruyor.  Yerden göğe dek haklı… Aslında işin özeti, anadüşüncesi bu. Eşim duymuyor bile… Bu haklı saptamayı anlamak istemiyor. Çorba içirme işini sürdürmekte. Birkaç kaşık sonra bir öğürtü ve Atacan içtiği çorbaları, önündeki tasa boşaltıyor. Hepimiz ayaklanıyoruz. Peçeteler ellerimizde… Çocuk, haklı olarak kızıyor annesine. “İstemediğim halde niye içiriyorsun bana bunu?” diyor kızgın, ağlamaklı bir sesle.
Ata’yı kucaklıyorum. Balkona çıkıyoruz. Birlikte dikip bakımını üslendiğimiz biber, salatalık, domates, maydanoz, çilek, roka, nanelere bakıyoruz. Beş dakika geçmeden yeniden içeri girip sofraya oturuyoruz. Tabağını önüne koyuyorum. Keyifle yemeğe başlıyor. Kocaman tabak bitiyor. Ardından “Meyve yiyelim mi?” diyorum. “Yiyelim!” yanıtını veriyor. Birlikte mutfağa girip mevsim meyvelerinden üç tabak hazırlıyoruz yardımlaşarak. Meyvelerini zevkle yiyor. Bu arada doğa belgeseli izlemekteyiz. Meyveler bitince sofrayı birlikte kaldırdık. Tabi eşim de yardım etti. Koltuğa oturup bilgisayarımı elime aldım ki, Atacan’ın elinde bir kitap… “Okuyalım mı Adil?” “Okuyalım Atacan!”
Koltuğa sıkıştı. Kitabı okuduk ve sorularına yanıt vermeye çalıştım. Atacan’a uyku saatinin geldiğini söyledi eşim. Kalktık, Ata dişlerini fırçaladı ve yatağına yattı. Haftada beş gün ona yatmadan önce masal ve öykü anlatmaktayım. Konuyu, Ata söylüyor. Öykü ya da masal olacağına da o karar veriyor. Bu akşamki öykümüzün konusu “Ev ve Araba”. Öykü bitti. Sarılıp öpüştük, iyi uykular diledik karşılıklı. Yorganı boynuna doğru çekti. Gözlerini yumdu. Aradan birkaç dakika geçmişti ki uykuya daldı. Odanın alaca karanlığında onu biraz seyrettim. Eğildim, yavaşça öptüm. Saçını okşadım. Odadan çıkıp bilgisayarın başına oturdum.
Yaşam çocukla, çocuklarla çok güzel… Onların mutluluğundan daha önemli bir şey var mı?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       26 Mayıs 2017


24 Mayıs 2017 Çarşamba

ATACAN OKULA BAŞLIYOR

                                               
                                               
Atacan, önümüzdeki 8 Eylül’de altı yaşını dolduracak, yedi yaşından gün almaya başlayacak. İki yıldır gittiği çocuk yuvası dönemi bitecek, ilkokula gidecek.  Birkaç haftadır Atacan’a bunu anlatmaya çalışmaktayız. Çünkü çocukların bir kişiden, benimsediği bir kümeden, alıştığı bir ortamdan, aidiyet duyduğu bir yerden ayrılması epeyce zor. Bu durumun çocuk üzerinde tinsel bazı sorunlar yaratacağı kesin.
Atacan’a, artık büyüdüğünü söylüyoruz anne ve baba olarak. Büyüdüğü için de yeni bir okula başlaması gerektiğini anlatıyoruz uygun bir dille. Ailesinin dışında ilk bütünleştiği topluluk, eğitimini sürdürdüğü anasınıfı. Arkadaşlarıyla olağanüstü duygusal bağları var. Çocuklar, kırk yıldır birlikteymişler gibi kendi aralarında çok iyi bütünleşmişler.  Dilerdim ki bu bütünlük bozulmasın, gelecek eğitim aşamalarında da sürsün. Ancak bu olanaksız bir şey… Her ailenin kendisine göre bir eğitim, okul tercihi var. Bu tercihlerde ailelerin sosyoekonomik durumlarının etkisi çok büyük.
Eşimle düşündük taşındık bir okul belirledik Atacan’ın okuması için. Ama bu konudaki kararımıza çocuğumuzu da ortak ettik. O da konuşmalarımıza katıldı. Onun da görüşünü aldık. Sonunda okulu görmek için 20 Mayıs 2017 günü yola çıktık.
Eşim, arabayı kullanıyor. Atacan’la ben arka koltukta oturuyoruz. Kayıt olacağı okula gittiğimizi biliyor ufaklık. Az da olsa heyecanlı, ama bunu belli etmek istemiyor. İşi, eğlenceye vuruyor.
Atacan’a: “Okuyacağın okulda hangi özelliklerin bulunmasını istersin? Biraz sonra okula varınca nelere dikkat edelim? Senin için ne önemli?” sorularını soruyorum. Meğer bizim afacan çoktan bu soruyu bekliyormuş gibi yanıtlarını peş peşe ağzından dökülen tümcelerle veriyor.
“Okul sağlam mı, duvarları renkli mi?” diyor ilk olarak.
“Sağlamlığı anladım da duvarların renkli olmasının yararı ne?” diye soruyorum ona.
O: “Duvarların renkli olması canlılık belirtisi Adil.” diyor. Susuyorum.
“Müdüre soralım, çocukları seviyorlar mı?” tümcesi kulaklarımı dolduruyor.
“Tamam, bunu sen sorarsın, olur mu?” diyorum. Gözlerini yol kıyısındaki ağaçlara dikip “Olur.” diyor.
“Okulda hayvan besliyorlar mı, ona bakalım.” diyor tüm ciddiyetiyle. “Tamam…” Benim yanıtımı beklemeden “Okul bahçesinin çevresinde ağaçlar var mı? Odalarda çiçek bulunuyor mu?” sorularını ortaya attı. Ben de: “Sen okula mı gideceksin, doğa parkına mı? Ne yapacaksın hayvanı, ağacı, çiçeği, böceği?” diye karşılık veriyorum ona. O: “Olur mu Adil, doğayı sevmeyen çocukları sever mi? Canlılar çok önemlidir çok…” diyor bilmiş bilmiş.
“Oyun alanı var mı, geniş mi?” Buna da bakalım diye mırıldanıyor. Annesi: “Sen ders öğrenmeye mi, oyun oynamaya mı gideceksin okula?” deyince Ata, şu yanıtı veriyor. “Çocuklar oynayarak büyür anne. Ders de olacak oyun da.” Annesi de ben de susuyoruz bir süre.
“Kütüphanesi, spor alanları olup olmadığına bakalım.” diyor Ata. “Çünkü çocuklar kitap okumalı, spor yapmalı. Bunlar yoksa kayıt olmayalım.” diye ekliyor.
“Evimize uzaklığını göz önüne alalım. Çok uzaksa kayıt olmayalım. Binanın depreme dayanıklı olup olamadığını da soralım. Okulun kaç katlı olduğuna bakalım.” diye sıralıyor isteklerini.
“Tamam, anladık hepsini de okulun kaç katlı olduğunun önemi ne?” diyorum.
O: “Birinci sınıfların kaçıncı katta eğitim göreceklerini öğrenmek için bunu öğrenmeliyim.” diyor.
Eşim, Atacan’a unuttuğu bir şeylerin olup olmadığını soruyor. O, tam da annesinin içini okuyor. “Yemekhanesi güzel mi? En çok hangi yemekleri pişiriyorlar?” diye soralım diyor. Eşime göre oğlu iştahsız(!) bir çocuk… Yemek söz konusu olunca annesi rahatlıyor.
“Yangın çıkarsa hangi önlemleri alıyorlar? Okulda elektrikler kesilince ne yapıyorlar?” Evet, yüz yıl düşünsem usuma gelmezdi bu iki soru. Atacan, resmen veli eğitimi yapıyor okul yolunda bizlere.
“Ha, unutmayalım Adil! Yazı tahtasının rengine de bakalım.” Otuz yedi yılı bitirdim öğretmenlikte. “Yazı tahtasının rengini” merak eden ilk kişi oluyor Ata.
“Ne yapacaksın yazı tahtasının rengini, sen oraya yazılanlara bak!” diyor annesi. “Olur mu?” diyor. “Siyah olursa yazı tahtası, öğrenciler sıkılır.” yanıtı bizi şaşkına çeviriyor.
“Sınıfa girip sıralara bakalım. Sıralar çocuklara göre mi?” diye bir isteğini daha söylüyor.
Evet, güzel bir düşünce… Yıl boyunca oturacağı sıranın nasıl olduğuna bakmak onun hakkı.
Okulun bulunduğu caddeye girdik, karşıdan okul göründü. Birkaç saniye sonra vardık hedefimize. Eşim, arabayı park etti. Hepimiz indik araçtan. Ortamıza geçti, ellerimize yapıştı Atacan.  Okulun bahçesine girdik. Durdu, bizi de durdu. “Bir sınıfta kaç kişi var? Kız-erkek sayısı eşit mi?  Bunu da soralım.” dedi.
Son soru, günümüzün anlam ve önemine çok uygundu. Atacan cinsiyet ayrımı konusunda duyarlı. Arkadaşlıklarında cinsiyet ayrımı söz konusu değil. Ben, gülümseyerek “Kızlar olmasa olmaz mı?” diyorum. “Olmaz.” diyor. “Sayılar eşit olmalı.” Diyecek söz bulamıyoruz...
Okula giriyoruz. İyi bir karşılama var. Önce oturup birer çay içiyoruz. Ardından yanımıza bir kılavuz veriyorlar ve okulu gezdiriyor bize. Kılavuzumuz genç bir kız, işini seviyor. Dersine iyi çalışmış. Durmadan anlatıyor, okulun her özelliğini bize tanıtıyor. Anlatıyor, diyorum; ama anlatamıyor. Çünkü Atacan, sorularını sıralıyor. Kılavuzumuz şaşkın… Sorular çalışmadığı yerlerden… Soruları, kendince yanıtlamaya çalışıyor. Atacan, bıkmadan sorularını sürdürüyor. Okulun her köşesini görmek istiyor. Neyse gezmemiz bitti. Okulu tanıdık. Kayıt bürosuna geldik. Bir yorgunluk kahvesini hak etmiştik. Kahvelerimizi içtikten sonra Ata’nın kaydını yaptırdık.
Okulu biz seçtik, kayıt olmaya Atacan karar verdi. Memlekete, millete hayırlı olsun!
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       24 Mayıs 2017



20 Mayıs 2017 Cumartesi

OYUN DA AKLI BÜYÜTÜYOR


Güzel, aydınlık, ışıl ışıl bir bahar sabahı… Günlerden cumartesi… İş güç yok! Yılın ilk menemenini pişirdim sabah sabah. Çayı da demledim. Tabaklara zeytin, peynir biraz da sebze koydum.  Atacan’a bir tabak kiraz yıkadım özenle. “Kahvaltı tabağın bitince yersin.” dedim. Gözleri ışıldadı. Teşekkür etti.
Kahvaltımız neşeyle geçti.
Kahvaltı bitiminde keyif çayı içerken bir yandan kitap okuyorum koltukta. Atacan, neden kitap okuduğumu sordu. Kitap okumanın insan için yemek gibi bir gereksinim olduğunu söyledim ona. Hemen bir çocuk kitabı getirdi kendi kitaplığından ve benim kitabımın üstüne koydu. “Hadi, bunu sesli oku da dinleyip öğreneyim.” dedi. Biraz okudum başımdan savmak için.
Çocuk kitaplarında resim ve fotoğrafların neden çok olduğunu sordu bana. Ben de ona: “Resimler, anlatılan konuyu destekler. Hem kulağımızla hem de gözümüzle anlarız konuyu. Görsellik anlamayı kolaylaştırır.” dedim. Kitap okumanın hayal dünyamızı geliştirdiğinden söz ettim. İnsan zekâsının okumayla gelişeceğini anlattım. Bilgimizin çoğalacağını, sözcük dağarcığımızın varsıllaşacağını belirttim. Anlamış gibi davrandı ve oyun oynamaya başladı legolarıyla. Türlü varlıkları yapmaya çalıştı uzun süre.
Atacan oyuna dalınca ben, “Rahatladım.” deyip yeni bir çay doldurdum kendime. Koltuğuma oturup kaldığım yerden kitabımı okumaya başladım. Kitap ilgi çekici… Ben kendimi kaptırmışım gözlerimin önünden akıp giden satırlara.
Atacan sessizce yanıma sokuldu. “Benimle ne zaman oynayacaksın?” diye sordu.
Ben, yavaşça kitabı aşağı indirip okuduğum bölümü ona göstererek “Bu bölüm bitince seninle oynayacağım.” dedim. İkna olmuş gibi uzaklaştı yanımdan.
Çayım bitince yenisini doldurdum. Kitap okumayı sürdürmekteydim. Atacan, yeniden yanıma geldi. “Senin bölümün bitmedi mi?” dedi.
“Hayır, bitmedi oğulcuğum!” dedim. Sustum, onun ne diyeceğini merakla bekledim. Beklememe gerek kalmadan “Çocuk mu önemli, kitap mı?” sorusunu yüreğimin derinliğine sapladı.
“Tabi ki çocuk…” diye yanıtladım Atacan’ı. Sözüm bitince de kucaklayıp öptüm onu gülerek. O, ciddileşti birden. “Bak Adil, oyun da aklı büyütüyor. Bunu unutma!” dedi bilgiç bilgiç. Artık bu sözden sonra diyecek ve yapacak bir şey kalmamıştı. Zorunlu olarak Atacan’a teslim oldum ve onun dediğini yaptım. Oyun oynamalıyız.
Bir öğretmen olarak yıllardır oyunun çocuk üzerindeki olumlu etkilerini velilere anlatmaya çalıştım dilim döndüğünce. Oyunun, çocukların yaratıcılıklarını, üretkenliklerini, özgüvenlerini artırdığını otuz yedi yılı aşkın bir süredir vurgulamaktayım. Oyunun en büyük öğrenme aracı olduğunu aklı başında her eğitimci bilir. Ne yazık ki velilerin büyük çoğunluğunun, hatta ne yazık ki öğretmenlerin bir bölümünün oyunu gereksiz görmesi beni hep kızdırmıştır. Çocuklarımız test ve tost çocuğu olduktan sonra okullarımızın çoğunda oyunlar, oyun alanları kısıtlandı. Beden Eğitimi gibi en önemli derslerden biri yapılmaz oldu. Özellikle eğitsel oyunlar unutuldu. Tam da bu ortamda altı yaşındaki bir çocuktan oyunun önemini belirten bir tümce işitmek ne güzel!
Toplumumuzda yaygın kanı, küçüklerin büyüklerden hemen her şeyi öğrendiğidir. Oysa ben, Atacan’dan ve öğrencilerimden çok şey öğrendiğimi itiraf etmeliyim. Nasıl olsa öğrenmenin sonu yok! Ömür uzun, öğrenilecek çok şey var. İşimiz ne? Öğrenelim bolca… Büyükten, küçükten, yaşamdan, kitaplarda…
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           20 Mayıs 2017

16 Mayıs 2017 Salı

ABD YALANINA SIĞINAN ZAVALILIK

                                   
Sözcü Gazetesi’nde bir haber… “Esat toplu katliamı krematoryumla gizliyor” başlığı ilgimi çekiyor. Haberi okuyorum. “Bu kadarı da olmaz.” diyorum. “Yalanın böylesi olamaz.”
Haberin kaynağı, ABD… Yıllardır “Esat kimyasal/biyolojik silahlar kullanıyor.” yalanını yaydı Amerika’nın propaganda merkezleri. Her seferinde üretilen yalanlar, gerçeğin ışığında yok olup gitti. Ama ne yazık ki yalan üretmeden vazgeçmediler. Irak, Libya, Afganistan, Suriye’de üretilen yalanların sayısını anımsamıyorum. Ne yazık ki bu yalanlara kanan saflar da var, art niyetliler de… Bu yalanlar yüzünden on binlerce insan canından, yurdundan oldu.
“Beyaz kasklılar” diye bir grup var Suriye’de. ABD’de üretilen her yalandan sonra, yalan senaryosunu oynuyorlar kameraların önünde. Bir gün geldi Allah şaşırttı onları ve iplikleri pazara çıktı.
Sözcü’deki habere dönelim… Esat her gün elli kişi asıyormuş. Bakın kırk dokuz değil, elli bir de… Her gün tam tamına elli… Cesetlerden kurtulmak için de ölüleri, krematoryumda yakıyormuş. Senaryo tam da ABD işi. Yani alışılagelmiş bir yalan… Hem de Nazi dönemini anımsatmakta. Çünkü ABD’nin Galadyo örgütlenmesini 1945 sonrası yapanlar, esir aldıkları Nazi subayları. II. Dünya Savaşı öncesi Hitler’in hizmetinde olan Nazi generalleri, savaş sonrası ABD’nin hizmetine girdiler. Tabi böyle olunca senaryodan Nazi kokuları gelmesi de olağan.
Haberi okumayı sürdürdüğümüzde “… öne sürüldü.” denmekte. Yahu be adam, gerçekliği kanıtlanmamış, öne sürülmüşse neden bu yalana ortak oluyorsun? Neden ABD’nin yalan propagandasının aleti olup masum, mazlum bir devlet yönetimini suçluyorsun? Ayıp değil mi?
Bir de kalkıyorsun Atatürk’ten, Cumhuriyet’ten dem vuruyorsun ey Sözcü Gazetesi! Atatürkçü biri, mazluma iftira atılmasına ortak olur mu? Hele bu mazlum, komşunsa… Komşu, bir zalime satılır mı arkadaş? Kendinize gelin, kendinize! Zalimin değil, mazlumun yanında olun! Emperyalizmin değirmenine su taşımayın! ABD yalanına sığınan zavallılar kervanına katılmayın!
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           16 Mayıs 2017

11 Mayıs 2017 Perşembe

SAPIKLIĞIN İTİRAFI

                                               
Yandaş televizyonun birinde kendisini tarihçi sanan, ne yazık ki sözlerinden porno uzmanı oldukları anlaşılan üç kişi Atatürk’e kara çalmaya çalıştılar. Beyinleri, bacak arasında olan bu kişilere kızamadım bile… Üzüldüm zavallı, sefil durumlarına…
Neden mi?
İnsanoğlu aynadır da ondan… Kişi aynaya bakar, kendini görür. Kendi kafasından geçip de uygulama fırsatı bulamadığı sapık düşünceleri, karşısındaki kişiler yapıyormuş gibi anlatır. Psikolojide bunun adına yansıtma denir.
Derin tarih anlattıklarını sanan bu üç kişiye üzülmemin nedeni şu… Bu zavallılar hasta… Hem de tedavileri çok zor hastalar… Bu nedenle onları hemen en yakın hastaneye sevk etmeli. Akıl sağlıkları iyice incelenmeli… Bu tarz kişilerin toplum içinde ellerini kollarını sallayarak gezmelerinde sakınca var. Aileleri varsa, aile bireylerine de zarar verirler.
Nasıl mı?
Aynı evde kalan baba ile evlat ya da evlatlık arasında cinselliğin olabileceği düşüncesindeler. Bu nedenle onların her hangi bir kız çocuğuyla aynı evde kalmaları sakıncalı. Kadınlarla bir arada olmaları sakıncalı. Çünkü kadının yaşı, kimliği ne olursa olsun onunla cinsel ilişki düşünür böyleleri. İşin ilginç yanı da herkesi kendileri gibi sanmaları…
Atatürk’e dil uzatmanın İngiliz emperyalizminin yanında yer almak olduğunu bile bilmeyecek kadar cahil ötesiler…
Atatürk’e karşı olmanın 9 Eylül 1922’de, İzmir Körfezi’ne dökülen Yunanlılarla aynı safta yer almak olduğunu bile kavramayacak kadar beyin fukarasılar…
Atatürk’e hakaret etmenin Türk Milleti’ne hakaret etmek olduğunu bilemeyecek kadar kendilerine kaybetmişler…
Tarihsel konuları anlamak için belgenin zorunlu bir gereç olduğunu bilmeyecek kadar yalancılar…
Kendi uydurdukları yalanlara, kendileri inanacak kadar zekâ yoksunular…
Sözün kısası…
Böylesi olanlara terbiyesiz bile diyemiyorum. Çünkü terbiyesizliği de insanlar yapar. Böyleleri insansı yaratıklar… Acımayalım da ne yapalım böylelerine?
Allah, akıl versin, diyeceğim; ama nafile…
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           10 Mayıs 2017


8 Mayıs 2017 Pazartesi

HAYIR CEPHESİ VAR MI?


CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Önceki Genel Başkan Baykal ve birçok CHP’li yönetici bir “hayır cephesinden” söz etmekteler. Bu cepheyi dağıtmamayı da birincil görev edinmişler. Gerçekte böyle bir cephe var mı?
16 Nisan halkoylamasında başkanlık rejimine “Hayır!” diyenlerin belli bir siyasal görüş ortaklıkları yok! Dünya görüşleri birbirine karşıt kişilerin hayır oyu verdikleri açıkça görülmekte. En önemli ortak yan, tek kişinin yönetimine karşı TBMM’yi savunmak… Daha açık söyleyişle milletin egemenliğini savunmak… Bu da yurtseverliktir.
Peki, evet oyu verenler yurtsever değil mi? Evet oyu verenler de hayır oyu verenler kadar yurtseverdir. Yurttaşların yurtseverliğinden şüphe duymak yanlıştır. Böyle bir düşünce Türkiye’nin birliğinden yana olanlara yakışmaz.
Kılıçdaroğlu, Baykal ve diğerlerinin ifade ettiği “hayır cephesini bir arada tutmak” düşüncesinin aslı CHP-HDP/PKK işbirliğini sağlamaktır. Böyle bir ittifakla ABD’nin istediği bir hükümet modelini ortaya çıkarmak. Tabi bu ittifakta FETÖ de var. Aylardır FETÖ’cü sözde gazetecilerin haklarını savunmak için adeta yarışan CHP’li vekilleri unutmamak gerek. Böyle bir iktidar modeli gerçekleşir mi? Asla… O zaman asla gerçekleşmeyecek bir şey için neden bunca uğraş? Neden mi? Kasetle giden de kasetle gelen de kasetçilerin egemenliğinde ne yazık ki. Yani, teslim alınmışlar kasetçi güçlerce…
Türkiye büyük bir savaşın içinde… ABD ve müttefiki terör örgütleri silahlarını ülkemize çevirmiş durumdalar. Amaçları Türkiye’ye bölerek ulus devleti yok etmek… Bunu görmeyen siyasetçi, kim olursa olsun, Amerika hesabına çalışıyor demektir.
Türkiye’nin savaşın içinde olduğu bir dönemde yurtseverlerin görevi, ulusu bölmek değil, bir araya getirmektir. Yani düşmana (emperyalizme) karşı ulusça tek vücut olmak gerek. Bu nedenle yüzde kırk dokuzu değil, yüzde yüzü bir arada tutmalı. Emperyalizme karşı en geniş birliği kurmak, her yurtseverin görevi. Bu nedenle hem yüzde elli bire hem de yüzde kırk dokuza çok gereksinimiz var mı? Bu içindir ki evet ya da hayır oyu veren herkesi; Türkiye’nin birliği, geleceği, varlığı için birleştirmeliyiz.
Türkiye’ye yapılabilecek en büyük kötülük, Türkiye’yi cephelere ayırmaktır. Bu, Türkiye’yi bölmektir. Hiçbir Atatürkçü, cumhuriyetçi, devrimci, milliyetçi böyle bir çalışmanın içinde olmaz. Tersine, böyle bir projeye sonuna dek karşı çıkar. Bu nedenle “Hayır cephesini dağıtmayalım.” diyerek Türkiye’yi ayrıştırmayı hedefleyen düşünce ve eylemlere karşı çıkmak her yurtseverin görevi olmalı.
Zaten “hayır cephesi” diye bir cephe de yok! Olmayan bir şeyin birliği olur mu?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           8 Mayıs 2017