25 Kasım 2017 Cumartesi

KILIÇDAROĞLU’NUN SOÇİ KEHANETİ


“Biz 2013 Yılında, Türkiye’de uluslararası Suriye konferansı düzenlenmesini istedik. Rusya’yı çağırın, Amerika’yı çağırın, Avrupa Birliği’ni çağırın, Arap ligini çağırın ve Suriye’nin taraflarını çağırın ve Türkiye bu soruna çözüm bulsun, dedik; ama ellerinin tersiyle ittiler. Şimdi bizim istediğimiz noktaya geldiler. Suriye’nin sorununu çözmek istiyorlar. Çözülürse son derece mutlu oluruz. Suriye’nin bütünlüğünden, Irak’ın bütünlüğünden yanayız. Türkiye’nin bütün komşularıyla barış içinde yaşamasını isteriz ve bunun için bizim üstümüze ne düşüyorsa her türlü desteği vermeye hazırız.” Soçi’de yapılan Erdoğan, Putin ve Ruhani görüşmesinden sonra Kılıçdaroğlu’nun yaptığı destek açıklamasından alınmış bu paragraf.
“Kılıçdaroğlu, Soçi zirvesiyle ilgili diyor ki: “Şimdi bizim istediğimiz noktaya geldiler. Gerçekten öyle mi? Soçi’de, Kılıçdaroğlu’nun istediği noktaya gelinmiş midir?
Kılıçdaroğlu’nun Suriye sorunun çözümü için önerisi neydi? “Biz 2013 Yılında, Türkiye’de uluslararası Suriye konferansı düzenlenmesini istedik. Rusya’yı çağırın, Amerika’yı çağırın, Avrupa Birliği’ni çağırın, Arap ligini çağırın ve Suriye’nin taraflarını çağırın ve Türkiye bu soruna çözüm bulsun, dedik; ama ellerinin tersiyle ittiler.” Kemal Bey’in çağırın dedikleri kimler? Rusya, ABD, AB, Arap Ligi, Suriye’nin tarafları (Bunun içinde Esat yönetimi olduğu gibi ABD denetimindeki terör örgütleri de var.)… Burada bölgenin önemli aktörlerinden İran var mı? Yok…
Kılıçdaroğlu, aklına gelen kuruluşu, devleti sıralayıp saymış rastgele… Güya çözüm önermiş. Saydıklarının çoğunluğu Suriye’yi perişan edenler, buradaki terör gruplarını destekleyeler… Suriye’yi karıştırıp terörle iş tutanlarla çözüm olur mu? Olmaz… Olmadı zaten… Bu nedenle Cenevre görüşmeleri sona erdi bir sonuç alınamadan.
Cenevre, tarihin çöplüğüne gidince yerine Astana geldi. Önemli bir adım atıldı burada. Çözümün ışığı yandı. Esat yönetiminin gücü arttı. Buna koşut olarak da ABD ve müttefiklerinin etkinliği azaldı Suriye’de. Ardından Türkiye, Rusya, İran yetkilileri arasında bir dizi görüşmeler yapıldı. En sonunda Soçi gerçekleşti. Çözüm, masaya yatırıldı. Taraflar anlaştı.
Suriye’de çözümü hızlandıran bölge ülkelerinin birleşmesi… Bölge ülkelerinin ABD emperyalizmine karşı tavır alması… ABD denetimindeki terör örgütlerinin silahla bastırılması… İşte, Soçi ABD ve yandaşlarının dışlanmasıyla kazanılmış bir başarı… Burada, Kemal Bey’in saydıkları yok! Yani ABD’li, AB’li, Suud’lu çözüm yok!
Kılıçdaroğlu’nun önerisi gerçekleşseydi Suriye’de çözümü gerçekleştirmek olanaksız olurdu. Ey Kılıçdaroğlu, senin önerdiğin bir şey yok! Olmadığı için de senin söylediklerinin gerçekleşmesi olanaksız. Öncelikle Kemal Bey’in Ortadoğu’daki sorunların özümü için olaylara Türkiye, Suriye, Irak, İran penceresinden bakmasını öneririm; AB, ABD penceresinden değil.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       25 Kasım 2017


18 Kasım 2017 Cumartesi

NATO’NUN HEDEFİNDE ATATÜRK VAR


Türkiye, 1952 yılından beri NATO üyesi. Aradan altmış beş yıl geçmiş. NATO istediğinde Türkiye, hizmete koşmuş. Ancak Türkiye’nin başı sıkıştığında NATO destek yerine köstek olmuş.
NATO deyince yanlış anlaşılmasın... NATO demek, ABD demek… ABD’nin dünya egemenliği kurma amacının aracı NATO. Bu nedenle NATO’nun çıkarları demek, ABD’nin çıkarları… Eğer ABD çıkarları söz konusu değilse ortalıkta NATO da yok! Türkiye’nin uluslararası bir anlaşmazlığı olduğunda, güvenliği tehdit edildiğinde “Taraflara itidal ve sükûnet tavsiye eden” bir NATO çıkar karşımıza. Çoğu zaman da Türkiye’nin karşıtını açıkça destekleyen bir ABD/NATO görürüz.
1952’den bu yana Türkiye’yi uluslararası ilişkilerde zorlayan ve güvenliğini tehdit eden Kıbrıs, Ermeni, PKK, Ege… gibi sorunlarında hep karşımızda olan bir NATO/ABD gördük.
Tam bağımsızlığımızı NATO uğruna feda ettik. Ulusal ekonomimizi NATO boyunduruğunda yıkıma uğrattık. Kalkınmamızı NATO çıkarları için aksattık. Milli eğitimimizi NATO/ABD reçeteleriyle yozlaştırdık. Yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızı NATO/ABD’ye şirin görünmek için beş paraya harcadık.
Nice devrimci aydınımızı, NATO/ABD operasyonlarıyla toprağa verdik. Tam bağımsızlık ateşiyle yanıp tutuşan mangal yürekli gençlerimizi, okyanus ötesi buyruklarla biçti NATO’cu iktidarlar.
ABD planlarıyla devletimiz yıkılmaya, vatanımız parçalanmaya, ulusumuz birbirine kırdırılmaya çalışıldı.
NATO tatbikat yapacak Norveç’te. Türkiye’de katılacak bu tatbikata. Tatbikatın fotoğrafları yansıyor kamuoyuna. NATO’nun düşmanı olarak Atatürk gösterildi. Erdoğan da düşmanla işbirliği yapan kişi olarak gösterildi. Bu olay, bir görevlinin yaptığı yanlışlık olarak geçiştirilemez. Yıllardır ABD/NATO’nun yıkmaya çalıştığı Atatürk ve onun kurduğu Cumhuriyet. Yalnızca bu görevli, NATO’nun bilinçaltını açık etmiştir, bu kadar…
Neden Atatürk?
Atatürk demek, Türkiye demek…
Atatürk demek, ezilen uluslara emperyalizme karşı mücadelenin yolunu gösteren lider demek…
Atatürk demek; ortaçağ karanlığına, yobazlığa, feodal geriliğe meydan okumak demek...
Atatürk demek, tam bağımsızlık demek...
Atatürk demek, emperyalist sömürüye başkaldırı demek...
Kısacası Atatürk demek, Türkiye demek...
Bunu içindir ki, NATO/ABD Atatürk’ü düşman belliyor. Biliyorlar ki, Atatürk yıkılırsa Türkiye de yıkılır. Bu gerçeğin ışığında şunu söyleyebiliriz ki; Atatürk’e, onun devrimlerine dil uzatan kim olursa olsun, dün olduğu gibi bugün de ABD’ye hizmet eder. Yıllardır İngiliz ve Amerikan gizli servislerince üretilen yalan/iftiralarla Atatürk’e kara çalmaya çalışanların yüzü kızarmalıdır. Bu aymazlıklarına son vermeliler. Çünkü Türkiye hepimizin ülkesi… Türkiye yok olursa hepimiz yok oluruz. Atatürk, Türkiye’yi ayakta tutan direk… Direk yıkılırsa ortada yapı kalmaz.
Artık, NATO’dan çıkma zamanı daha gelmedi mi?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       18 Kasım 2017



17 Kasım 2017 Cuma

1938 DERSİM, TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN CİNNETİ; ÖYLE Mİ?

            
CHP Tunceli İl Başkanı Ali Rıza Güder, Cumhuriyet’e karşı isyan eden Seyit Rıza’yı anmak için basın açıklaması yaptı. Basın açıklamasındaki sözleri ilgi çekici…
“1938 Dersim, Türkiye Cumhuriyeti’nin cinnetidir. (…) İnsanoğlunun en zalim kılıç darbesiyle bu dünyadan göçüp gitmiş atalarımızdan bir nebze hürmetin ve merhametin esirgenmesi duygularımızı incitmektedir.” demekte Güder Cumhuriyet’e karşı cinnet getirerek. Cinnet, “delilik” demek. Yani aklın ve mantığın yok olduğu bir durumdur cinnet. Cumhuriyet ve onun kurucu yöneticileri akıldan, mantıktan uzak kişiler midir? Delirmişler miydi? Ne yaptıklarını bilmeyecek kadar kendilerini yitirmiş kişiler midir Cumhuriyet’in kurucu yöneticileri? Düşmanına gösterdiği merhameti kendi yurttaşından esirgeyecek kadar gözü dönmüş kişiler midir Cumhuriyet’in kurucuları?
1938 Dersim olayları sırasında Türkiye’nin başında Atatürk var. “Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir.” diyen bir önder “cinnet”le suçlanmakta. Hem de kurucusu olduğu partinin il başkanınca. Bu, rezaletin ötesinde bir şey…
Güder, emperyalizm destekli Cumhuriyet karşıtlarını “atalarımız” diye anmakta. Ey Güder, senin ataların sömürgeciliğe karşı savaşıp Cumhuriyet’i kuran Atatürk ve arkadaşları mı, yoksa emperyalistlerin kışkırttığı Seyit Rıza ve yandaşları feodal derebeyileri mi? Cumhuriyet yıkıcısı Seyit Rızalar atansa Atatürk’ün kurduğu partide ne işin var?
CHP’nin Tunceli İl Başkanı, genel başkanının yolunu izlemekte. Genel başkan “Ben Dersimli Kemal’im!” derse il başkanı da “1938 Dersim, Türkiye Cumhuriyeti’nin cinnetidir.” der. Şaşırdık mı? Hiç… Atalarımız, “Ön tekerlek nereye giderse art tekerlek de oraya gider.” sözünü boşuna söylemişler.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       17 Kasım 2017


5 Kasım 2017 Pazar

MÜFLİS BEZİRGÂN

                                               
On beş yıldır AKP iktidarına muhalefet yapan partilerin en büyük çıkmazı seçenek oluşturacak siyaset üretememeleridir. Türkiye’nin iç ve dış sorunlarına çözümler üretemeyen muhalefet partileri, bir kısır döngünün içine girdiler. Deyim yerindeyse avara kasnak gibi dönüp durmaktalar; umutsuz, amaçsız…
Yeni siyasetler üretemeyen partiler, siyaseti kişiler üzerinden yürütmekteler. Oysa sorun, sistem sorunu. Uzun zamandır, 24 Ocak 1980’den beri, Türkiye liberal sistemin egemenliğinde. Bu sistem; köylüyü ürünsüz, kentliyi üretimsiz, genci işsiz, emekliyi aşsız, çalışını umutsuz yapmakta.
Liberalizm kara bir kâbus gibi toplumumuzun tüm değerlerini aşındırıp yok etmekte. Ulusal kazanımlarımız, yıllar içinde sorumsuzca peşkeş çekildi emperyalist odaklara ve sonradan görme asalaklara. Doğa yok edildi umarsızca. Orman ve tarım alanlarında ağaç, sebze, meyve, tahıl ürünleri yerine betonlar yükselmekte. Emperyalizm güdümlü terör, Mehmetçiğin kanını dökmekte vatan topraklarına. Nice ocaklar söndü emperyalist saldırıların kör karanlığında.
Yedi düvele karşı amansız bir savaşın sonunda elde edilen bağımsızlık, özgürlük, başı dik yaşam, kula kul olmayı reddeden anlayış kişisel çıkar uğruna heba edildi.
Bilim, hurafenin toz bulutunda görünmez oldu. Bilim, sanat, kültür adamları aşağılandı; yobazlığı yayarak halkı soyan zehirli akrepler yüceltildi.
Çayırın çimeni bitmez, akarsuyun suyu akmaz, yaylanın çiçeği açmaz, denizin balığı görünmez oldu. Geceleri gökyüzünde yıldızları arar oldu umutsuz gözler. İnsanoğlu, koca koca kentlerde yapayalnız kaldı bir beyaz camın karşısında, beton bir kafesin içinde. Milyonlarca insanın içinde insana hasret bir yaşamın girdabında debelenmekte yurttaşımız.
Muhalefet partileri ne yazık ki ülkenin karanlık gidişini değiştirecek seçenekler üretememekteler. Sistemi sarsacak söylemler yok dillerinde ve gönüllerinde. Parti programlarına bakıldığında liberal sistemi yıkacak tümceler görülmemekte. Ülkemizi mahveden, insanımızı yok eden kapitalizme karşı her hangi bir söz ya da davranış yok!
Türkiye; halkının sağduyusu, yurtseverliğiyle emperyalizme tavır alıp savaşmakta. Böyle bir durumda tüm ulusun tek yürek, tek yumruk olması gerekirken çatlak sesler çıkmakta emperyalist odaklara yaranmak için.
Türkiye savaşın içinde... Ülkemizden ve bölgemizden ABD emperyalizmi kovulmakta. Bazı sığ siyasetçiler, geçmişi deşelemekte bıkıp usanmadan. Bugüne, yarına değil; geçmişe bakmaktalar sürekli. “Bugünün çamaşırlarını dünün güneşinde” kurutmaya çalışarak diyalektiği reddetmekteler. Dünyanın en büyük devrimcilerinden biri olan Atatürk’ün mücadele stratejisinden ve taktiklerinden ders almak yok! Dünya devrimleri tarihini bilmemekteler. Bilenler de derin bir unutkanlık içinde. “Stratejik davranış” hak getire…
Geçmiş mi? Türkiye’ye her alanda ihanet edenlerin hesabı kesinlikle görülür. Her şeyin zamanı vardır. Sabır gerekir güzel şeyler için… Koşullar uygun olunca kimse kaçamaz halkın adaletinden.
Türkiye’nin asıl sorunlarını göremeyen muhalefet, çözüm de üretemiyor, Üretemeyince de müflis bir bezirgân gibi eski defterleri yoklamakta. Tıpkı feodal ağalar gibi. Geçmişin kavgası, kan davasına dönüşünce geleceği kurmak zorlaşıyor.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       5 Kasım 2017

3 Kasım 2017 Cuma

ATACAN’IN KUZUSU

                                               
Atacan(6), çocukların çoğunluğu gibi pelüş oyuncaklarla oynamayı seviyor. Kuzu, ayı, panda, inek… Bu yumuşacık oyuncaklara kendince kişilikler yüklüyor. Onları konuşturuyor, onlarla saatlerce zaman geçiriyor. Oyuncakların cansız olduklarını bilmesine karşın onlarla bıkıp uzanmadan söyleşmekte. Onları temizliyor, tarıyor. Evde, apartmanda, hatta mahallede yaşıtı, arkadaşı olmadığından pelüş hayvanlarla dostluk kurmakta. Bu dostluk çoğu zaman sokakta yaşayan kedi ve köpeklere taşınmakta. Onları beslemek, birincil amacı. Balkonumuza her gün karga, serçe, kumru, güvercinler… için yem atmakta.
Hayvan sevgisi, yaz dinlencelerinde yaklaşık bir ay kalabildiğimiz Mürefte’de doruğa çıkmakta Atacan’ın. Çünkü orada her türlü hayvanla içli dışlı olmakta. Börtü böcekle yaşamakta. Köy yaşamını uzaktan da olsa tanımakta.
Doğa, insan için olmazsa olmaz. Ahlak, vicdan, yaratıcılık, uyum, paylaşma, dayanışma, sevgi, iyimserlik, umut… doğada oluşup gelişmekte. Doğadaki varlıklar arasındaki ilişki insanlar için öğretici bir eylem. Doğa; bilgisi tükenmeyen sonsuz bir hazine, okul…
Geçtiğimiz kurban bayramında Mürefte’deydik. Bir yakınımız kurban kesmeye karar verdi. (Yıllardır aksatmadan kurbanımı toplum yararına bir kuruma bağışladığımı da belirteyim bu arada.) Hep birlikte kurbanlık koç bakmaya gittik. Uzun arayışlardan sonra kurbanlık koçu bulduk. Kısa bir pazarlıktan sonra koç satın alındı. Kurban bayramı sabahına dek koç, aldığımız yerde kaldı.
Kurbanlık seçerken en çok mutlu olan Atacan’dı. Çünkü koyunlarla sarmaş dolaştı. Onları öpüp kokluyor, onlara eliyle ot ve türlü meyveler yediriyordu. Hatta ileri giderek bir kuzu alıp İstanbul’daki evimizin balkonunda beslememizi önerdi bana. Bunun olanaksızlığını, zorluğunu ikna edici bir dille ona anlattım. Ancak ileride yaşam koşullarımız değişirse bir kuzu alacağıma da söz verdim.
Kurban bayramı sabahı kurban kesme işini üslenmek bana düştü. Vekâleti aldık ve eşimle erkenden koçun bulunduğu yere gittik. Bu sırada Atacan uyuyordu. Amacımız o uyanana kadar kurban kesim işini bitirmekti. Uyandığında her zaman olduğu gibi benim nerede olduğumu sordu. Evdekiler: “Babanla annen kurban kesmeye gittiler.” dediler. O: “Hani geçen gün aldığımız koçu mu?” diye sorunca ne yazık ki, “Evet!” yanıtını aldı.
Kuşluk vakti elimizdeki torbalarda etlerle geldik. Atacan, etleri görünce uzaklaştı. Üzüldüğü her halinden belliydi. Bir şey söylemedi. Ben, onun üzüntüsünü gidermeye çalıştıysam da nafile…
Kurban bayramı ertesi İstanbul’a döndük. Evdeki pelüş kuzusu hep elinde... Yürüyüşte, markette, parkta, konuklukta, gezilerde… Çocuğun elinde kuzuyu görenler, “Onu bize ver, keselim.” demekte. Güya çocukla şakalaşıyor bu koca erkeler, kadınlar… Çocuk, bu sözler karşısında kuzusuna sımsıkı sarılmakta. “Bu gerçek kuzu değil, bunun eti yok, siz bez mi yiyeceksiniz?” diye yanıtlamakta bu koca çocukları ve hızla kuzusunu kaçırmakta.
Atacan, kurban bayramı sonrası başta kuzusu olmak üzere pelüş oyuncaklarının tümünü yatağına dolduruyor geceleyin. Onları sarıp sarmalıyor. Her gece iki yanına bir hayvanını alıp uyuyor. Ama bu oyuncaklardan biri, hep kuzucuğu oluyor. Sabahleyin uyanınca okula gitmeden önce onları koltuklara diziyor, “Burada oturun, ben gelinceye kadar olur mu?” diyerek vedalaşıyor hayvancıklarıyla.
Bazı küçük hatalar, dikkatsizlikler, hesapsız davranışlar çocuklarda olağanüstü fırtınalara neden olmakta. Bunların karşısında duyguları allak bullak, darmadağınık.... Bu nedenle çocuklarımıza söyleyeceğimiz her söze, onların karşısında yapacağımız her davranışa özen göstermeliyiz. Çocukların ruh sağlığı için özel çaba göstermeli. Çünkü onlar geleceğimizdir.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       3 Kasım 2017



31 Ekim 2017 Salı

SİLAHIN ESİN KAYNAĞI ORGAN


                                    
Doğa, biraz daha geniş düşünürsek evren, insanların buluşlarındaki esin kaynağı. İnsanoğlu doğayı, giderek evreni tanıdıkça bilinmez olanın gizemini çözer. Varlıkların yaşam döngüsündeki özellikleri, kişiye yeni bakış açıları kazandırır.
Atacan, doğaya hayran biri. Doğa belgesellerinin hiçbirini kaçırmaz. Doğa ve evrenle ilgili kendi yaşına uygun ne kadar kitap varsa alır. Kitaplarını önüme koyar. “Hadi, okuyup öğrenelim.” der. Ben de onun isteğine uyar, saatlerce ona kitap okurum. Onun durmaksızın, bıkmadan sorduğu soruları yanıtlamaya çalışırım. Bu sorularla nasıl bir öğrenme isteği taşıdığını gördükçe ona hayranlığım daha da artar.
Doğa ve evrenin yanı sıra ulusal bayramlara da duyarlıdır Atacan. Bayramlara çok önem verir. Neden bu günlerin bayram olduğunu defalarca sorar. Her defasında da can kulağıyla dinler anlatılanları.
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda her yıl olduğu gibi Bağdat Caddesi’nde yürüyüş ve fener alayı var. Atacan, yürüyüşe katılmak istediğini söylüyor. Zaten ben çaktırmadan hazırlıkları yapmıştım. O, Türk Bayrağı olan tişörtünü giydi. Hava biraz serince olduğundan eşim, onu sıkıca sarıp sarmaladı. Ben de sırtıma büyükçe bir bayrak asıp yürüyüşe katılmak için hızlı adımlarla yola çıktık. Cadde ve sokaklardan kırmızı-beyaz bir sel akıyor Bağdat Caddesi’ne. Toplanma noktasına yaklaştıkça kalabalık artmakta.
Nihayet Suadiye kavşağına geldik. Genç, yaşlı, bebek, arabalarında kırmızı beyaz yavrular, kadın, erkek, babalarının omuzlarından devasa kalabalığı görünce gözleri kocaman açılmış şanslı evlatlar… Marşlar, en gür sesle coşkuyla söylenmekte. Sloganlar, gökyüzünü yırtarcasına haykırılmakta. Atatürk posterleriyle bezenmiş sopaların uçlarında fenerler, ateşböcekleri gibi…
Yürüyüş başladı. Biz, biraz hızlı adımlarla ön tarafları da görmek için hareketleniyoruz. Atacan’nın göğsündeki bayrağın görünmemesi ona dert oluyor. Montunun önünü açıyor. Tam görünmeyince ay yıldız, montunu çıkarıyor. Bayrak görününce mutluluğuna diyecek yok! Ağzı kulaklarında… Gözleri ışıl ışıl…
Atacan, elime sıkı sıkıya sarılmış önümden kalabalığın içinden yol bulmakta. Bir yandan da gırtlağı yırtılırcasına bağırmakta: “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” Slogan bitiyor, marşları söylemeye çalışıyor. Heyecanımızın dorukta olduğu bir anda “Yoruldum, geri dönelim.” dedi yumurcak.
Kalabalığı yarıp geri dönmek çok zor. Zorlukla ilerlemekteyiz Bostancı’ya doğru. Ünlü bir kitapevinin önünden geçerken beni, dükkâna doğru çekiyor. İçeri giriyoruz. Gözleri, görevliyi aradı uzun süre. Sonunda buluyor istediği kişiyi. Hemen yanına gidiyor. “İyi akşamlar… TÜBİTAK kitapları hangi tarafta?” Görevli gösteriyor yeri. Rafların önündeki küçük sandalyelere oturuyoruz. Tek tek kitaplara bakıyoruz. Atacan’ın istediği kitaplar yok! Umutsuzca kalkıyoruz. Ben: “Başka kitapçılara bakarız.” diyorum, kabul ediyor. Tam dükkândan çıkacakken “Çişim geldi, çok sıkıştım.” dedi. Hemen kitapçının yan taraftaki diğer bölümüne geçtik. Tuvalete girdik.
Çocukların tuvalet eğitimi çok önemli. Onlara kendi başlarına tuvalet yapmayı öğretmek, sonrasında temizlenme alışkanlığını kazandırmak zor görünen kolay bir iş.
Atacan, çişini yaparken kendi kendine: “Nişan alıp hedefi tutturmak gerekir. Böyle yaparsak üstümüz kirlenmez.” demekte. Ben de: “Doğru…” diyerek onu destekliyorum. Tam bu sırada: “Bak Adil, insanlar silahları yaparken erkeklerin pipisinden esinlendiler bence.” diyor. Kahkahalar atmak istiyorum, ama yeri değil. Söylediği pek de yanlış sayılmaz. Birçok bilimadamının esin kaynağı doğa… Birçok buluşun hareket noktası bir doğa olayı değil mi?
Kitapçı dükkânından çıktık. Yol boyunca buluşların doğadan nasıl esinlendiğini konuştuk. Basit örneklerle anlatmaya çalıştım konuyu. Eve geldiğimizde konuyu bitirdik. Acıkmıştık. Karnımızı doyurunca o yatağına gitti, ben de bir şeyler okumak için köşeme çekildim.
Doğayı yok edenleri düşündüm. Acaba doğanın gizlerini bilseler, onun güzellikleri tanısalar doğayı yok ederler mi?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       30 Ekim 2017



29 Ekim 2017 Pazar

CUMHURİYET ÖZGÜRLÜKTÜR

                                    
Bugün Cumhuriyet Bayramı… Sabahleyin uyanır uyanmaz televizyonu açtım ve Cumhuriyet’le ilgili neler konuşulduğunu dinlemeye başladım. Atacan(6) da benimle aynı anda uyandı. Ona: “Cumhuriyet nedir?” diye sordum.
O: “Cumhuriyet özgürlüktür.” dedi.
“Peki, özgürlük nedir?” diyerek sözümü, sorularla sürdürdüm.
Atacan: “Özgürlük, istediğini yapmaktır.”
“Sen, her istediğini yaparsan ve bu yaptıkların başkalarına zarar verirse bu, özgürlük olur mu?”
“Olmaz...” deyip sözünü sürdürüyor. “Ben özgürlüğümü kullanırken, yani oyun oynarken başkalarını rahatsız etmiyor, onlara zarar vermiyorum.”
Atacan, sözünü bitirdikten sonra bana soruyor.
“Sence Cumhuriyet ne demek?”
“Cumhuriyet halkın kendi kendisini yönetmesi demek…” diyorum kestirmeden.
O: “Cumhuriyet halkın kendisini yönetmekse çocukların da anne ve babaları tarafından yönetilmesi demek değil mi?” diyor.
“Evet… Çocuklar büyüyünce kendilerini yönetecekler. Anne, babalar aslında çocuklarını yönetmiyorlar; bazı konularda onları uyarıyorlar.”
“Hayır!” diyor. “Çocuklarının her şeylerine karışıyorlar. Oyun oynamalarına, yemek yemelerine, giyimlerine, kırıp dökmelerine, oturup yattıkları yere, uykularına, evi dağıtmalarına…”
Artık, sözün bittiği yere gelmiş bulunuyoruz. Bundan sonra savunma yapmanın gereği yok! Çocuk, her şeyin farkında…
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       29 Ekim 2017


20 Ekim 2017 Cuma

BARZANİ SEVER ÖZKÖK

                                                
“Irak güçleri Kuzey Irak’a girerse Türkiye’ye bir milyon peşmerge gelir.” Bu tümce, gazeteci Ertuğrul Özkök’e ait.
Özkök, 20 Ekim 2017 Cuma sabahı CNNTürk’te gündemi yorumladı. Barzani, konusu sorulunca yukarıdaki tümceyi söyledi. Bu tümceyle demek istiyor ki Irak’ın ulusal bütünlüğü sağlanmasın, ABD-İsrail’in kullanabileceği piyonlar hep var olsun.
Türkiye’ye yıllardır terör ihraç eden Barzanistan değil mi? Daha dün Türkiye’yi de içine alan bir bölünme planını referandumla sahneye koyan kimdi? “Türkiye’ye bir Kürt kedisi bile vermem.” diyerek efelenen kişiyi unuttunuz mu yoksa? Türkiye’nin neredeyse üçte birini kapsayan İkinci İsrail haritalarının önünde poz verenleri, acaba anımsayabilir mi Özkök?
Özkök gibi bakışları Atlantik’e kilitlenmiş, düşünceleri bağımsızlıktan soyutlanmış, bakışları atgözlüğüyle sınırlanmış kimi köşe yazıcıları hala gözlerinin önünde apaçık olan olayları görmüyorlar.
Irak Ordusu Kerkük, Musul, Tuzhurmatu, Tel Afer, Sincar ve Mahmur’a girdi. Ölenlerin toplamı elliye bile ulaşmadı. Tutsak edilen Barzani askerleri hemen serbest bırakıldı. Amerikancı basının tüm kışkırtıcı senaryolarına karşın halkalar arası bir boğazlaşma görüntüleri yok! Bağdat yönetimi, kendi yurttaşı olan Kürtleri kazanmak için elinden geleni yapmakta. Irak Ordusu, bir an önce ülkenin kuzeyine girsin ki buralarda yaşayan Kürtlerin can güvenliğini sağlasın. Aşiretler arası çatışmalarda ve ABD çıkarları uğruna can veren insanları kurtarsın.
Özkök ve onun gibi düşünenler Irak’ta olanları bir türlü çıplak gözle göremiyorlar. Çünkü gözlerinde ABD gözlükleri var. Irak’ın toprak bütünlüğünün sağlanması Türkiye’ye göç dalgası yaratmaz. Tam aksine terör örgütlerinden kaçarak ülkemize sığınmış Iraklıların kendi ülkelerine dönmelerini hızlandırır.
Barzanistan’ın kanatları altında ülkemize kan kusturan Kandil var. Irak’ın bütünleşmesi, kandil gibi terör odaklarını da ortadan kaldırır.
Ey Özkök… Sen Kandil’in yok olmasından yana değil misin? Kandil’deki terör yuvası dağıtılırsa Türkiye esenliğe kavuşur, sen bunu neden istemiyorsun? Türkiye’nin huzur güven ve esenliğe kavuşması niye seni rahatsız ediyor?

“Irak’ın kuzeyinden Barzani giderse yerine kim gelir?” sorusu, Amerikan muhiplerinin dilinde. Kendi sorularının yanıtını da kendileri veriyor bu muhipler… “Boşluğu, IŞİD ve PKK doldurur.” Yahu arkadaş siyasal boşluğu neden IŞİD ve PKK doldursun? Irak’ın meşru hükümeti yok mu? Irak devleti ne güne duruyor? O topraklar Irak toprakları değil mi? 
Batı Asya’da güçler dengesi değişti. Emperyalizm ve onun piyonları yeniliyor. Ama nedense yeşil dolardan başka bir şey görmeyen kimi köşe yazıcıları, bu duruma çok üzülüyorlar. Neden mi? Onların vatanı yeşil dolarlar…
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           2 Ekim 2017

15 Ekim 2017 Pazar

KIŞKIRTICI BİR MANŞET

                                   
Sözcü Gazetesi’nin 14 Ekim 2017 tarihli manşeti çok ilgi çekici… “Sırp Kasabından Helal Et Alıyoruz”
Öncelikle dışalıma dayalı bir ekonomik anlayışa şiddetle karşıyım. Öz kaynaklarını iyi kullanarak üreten bir Türkiye’dir asıl özlemim. Türkiye’nin liberal ekonomiye geçmeden önceki “kendi kendine yeten ülke” durumuna dönmesi en büyük mutluluğum olur.
Yukarıdaki manşette, AKP hükümetinin Sırbistan’dan et alması eleştiriliyor aslında. Dışalıma dayalı bir ekonomik anlayışı eleştirmek her yurttaşın ve yayın organının hakkı, hatta görevi. Ancak manşette öne çıkan şey, düşmanlık, kışkırtıcılık, kan davası güdücülük, ırkçılık…
“Sırp kasabı” sözüyle Sırbistan’ın Bosna’da yaptığı insanlık dışı uygulamalar dile getirilmekte. Manşetle de sonsuza dek Sırbistan’la bir hasımlığın sürdürülmesi istenmekte. Halkın, Yugoslavya iç savaşı ile ilgili duyarlılığı etnik ayrımcı bir anlayışla kışkırtılmakta. Küllenen acılar, tırnaklanarak kaşınmakta. Yeni düşmanlık tohumları ekilmesi demek bu… Balkanlarda hiç sönmeyen bir yangının sürmesi istenmekte bu manşetle…
Peki, halklar arasındaki bu kırımları kimler kışkırtıyor? Emperyalist ülkeler…
Neden? Kendi çıkarlarını korumak için…
Mazlum ulusların temsilcileri, halklar arasındaki anlaşmazlıkları gidererek onların birlik olmasını sağlamalı. Emperyalizmin böldüğü coğrafyaları birleştirmek, düşmanlaştırdığı insanları barıştırmak en başta devrimcilerin görevi. Emperyalizmi yenmek için dünyanın ezilen tüm uluslarının birleşmesi gerek.
RTE’nin Sırbistan gezisi, ülkemiz açısından önemlidir. Aradaki buzların erimesi, Türkiye’nin lehinedir: Türkiye’nin bu girişimi, Sırp-Boşnak anlaşmazlığını da ortadan kaldırır. Balkanlarda barış rüzgârları eser. Balkanlarda barış rüzgârlarının esmesinin Sözcü Gazetesine zararı nedir? Neden böylesi bir kışkırtıcı başlık? Bu tür kışkırtıcı manşetlerle balkanları kan gölüne çeviren emperyalistlere hizmet ettiğinin farkında mı Sözcü? Bu manşetiyle hem Türkiye’ye hem de Bosna-Hersek’e zarar vermekte. Bu manşet, bana Akit’in kışkırtıcı manşetlerini anımsattı. Sözcü, habercilikte Akit’i değil; Atatürk döneminin Ulus ve Cumhuriyet gazetelerinin manşetlerini örnek almalı.
Türkiye-Sırbistan dostluğu, Balkanların birleşmesine yönelik bir adımdır. Bunun arkası gelecektir.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       15 Ekim 2017


13 Ekim 2017 Cuma

SELVİ’NİN YANILGISI

                                               
Hürriyet Gazetesi köşe yazıcısı Abdülkadir Selvi, 12 Ekim 2017 günkü yazısında “ABD’de bir irade Türkiye’yi Batı ittifakından koparıp Avrasyacı olmaya itiyor.” demekte.
Selvi, ne dünyanın ne de Türkiye’nin gereksinimlerinin, zorunluluklarının farkında. Dünyadaki siyasal dengelerin ABD’nin aleyhine, ezilen ulusların lehine değişimini göremiyor. Kafasında yıllarca egemen emperyalistlerin oluşturup yerleştirdiği düşünce kalıplarından kurtulamıyor bir türlü. ABD ile göbek bağının kesilmesinden ödü kopmakta.
Öncelikle şunu söyleyelim: Türkiye’yi, Avrasya’ya iten ABD’deki bir irade değil. Türkiye’yi, Avrasya’ya yaklaştıran tarihsel bir zorunluluk. Yaşadığımız dünya koşullarının gerekliliği Avrasya’ya yaklaşmak.
ABD’nin Türkiye’ye karşı yıllardır sürdürdüğü düşmanca tutumu büyüdü, büyüdü ve son damla bardağı taşırdı. Türk halkında ABD karşıtlığı yüzde seksenlerin üstünde uzun süredir. Halkımızın büyük çoğunluğu ABD’yi dost değil, düşman görmekte. Türk Ulusu zaten Atlantik’ten kopmuş. Halkın gönlünde “ABD dostluğu” diye bir şey yok! Halkımızın gönlü Avrasya’da. Yaşadığımız olaylar, içinde bulunduğumuz koşullar bunu gerekli kılıyor.
Abdülkadir Selvi, halkın iradesine, eğilimlerine inanıp güvenmiyor. RTE ve AKP halkın ABD karşıtlığını, Avrasya eğilimini geç de olsa gördü. Bu nedenle politika değişikliğine gitti.
Türkiye-ABD arasında yaşananlar, sıradan bir diplomatik kriz değil. Yıllardır iki ülke ilan edilmemiş bir savaşın içindeler… ABD, Türkiye’de ulus devleti çökertmek için yıllardır türlü araçlarla saldırmakta. Ey Selvi, bu saldırlar karşısında Türkiye ne yapmalıydı? Dayağı yedikçe ABD’yi sarılıp koklamalı mıydı? Ya da küresel ceberuta yalvarıp dediklerini mi yapmalıydı? Türkiye, kendi varlığını sürdürmek için ABD’ye karşı çıkıp Avrasya’ya yaklaşmakta.
Türkiye’nin önünde iki seçenek var: Birincisi, tüm komşularıyla kavgalı ve bölünmüş olarak yaşamak… İkincisi ise. Komşularıyla barışık, Avrasya’da kalkınmaya yelken açmış bir Türkiye… Siz hangisini yeğliyorsunuz Abdülkadir Selvi?
Selvi’nin yazısında bir diğer yanılgı da şu: “Türkiye-ABD ilişkilerinin düzelmesini istemeyen bir el devreye girip süreci sabote ediyor. Türkiye, ABD ve AB’den izole ediliyor. Vize kararıyla birlikte İran, Libya, Somali, Suriye, Yemen, Çad, Kuzey Kore ve Venezuela ile aynı lige itiliyor.” diye sürdürmekte yazısını Selvi.
Selvi’nin yukarıda saydığı ülkelerin hepsi mazlumlar dünyasından. Emperyalizmin kuşatmak, parçalamak istediği ülkeler… Libya, Suriye, Somali, Yemen’i kana buladı emperyalizm. Şimdi kalkıyor Abdülkadir Selvi, emperyalizmin kana buladığı Libya, Suriye, Somali, Yemen’i; emperyalizme karşı direnen İran, Kuzey Kore, Venezuela’yı ve emperyalizmin din savaşı çıkarmak için bin takla attığı yoksul Afrika ülkesi Çad’ı uygarlık dışı göstermeye çalışıyor. Kan döken emperyalizm uygar, kanı dökülen ve kanını döktürmek istemeyen ülkeler ilkel öyle mi? Bunun adı güce, emperyalizme tapınmadır. Özgür iradeyi, güçlüye teslim edip tutsaklaşmaktır. Bu insanlık onuruna yakışır mı?
Ne yazık ki tüm siyasal çevrelerde Abdülkadir Selvi’nin yanılgısını yaşayan birçok yurttaşımız var. Bu kişilerin en kısa sürede Türkiye’nin içinde yaşadığı gerçekleri görüp kavramalarını dileriz. Çünkü başka Türkiye yok! Ülkemizi saldırılara, bölünme girişimlerine karşı korumak hepimizin görevi. Böyle bir görevden kaçılır mı?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       13 Ekim 2017



12 Ekim 2017 Perşembe

BÜYÜK İTİRAF VE TEHDİT

                                               
ABD’nin Ankara Büyükelçisi John Bass, giderayak önemli, ilgi çekici bir açıklama yaptı. Bu açıklamada hem bir itiraf hem de açık bir tehdit var. Bu itiraf ve tehdit, Türkiye’nin Atlantik’ten uzaklaşarak Avrasya’ya yaklaşmasının nedenini de anlaşılır biçimde ortaya koymakta. Tabi anlayana…
Bass: “Dokuz buçuk aydır Türkiye’de terör saldırısı yaşanmıyor. Bu, IŞİD vazgeçtiği için değil; işbirliğimizin sonucu.” sözlerini, Türk kamuoyunun gözünün içine baka baka söyledi. Büyükelçi, açıkça “Biz, istersek İŞİD ve diğer terör örgütleri Türkiye’de bombalar patlatır; istemezsek patlatmaz.” demek istemekte. İŞİD’le işbirliği yaptıklarını resmen açıklamakta.
Biz, yıllardır gücümüz yettiğince yazdık, anlattık. Dedik ki “Ülkemizde yapılan tüm terör saldırılarının arkasında ABD var.” diye. Karşıt gibi görünen İŞİD’le PKK’nın ABD tarafından kontrol edildiğini de her terör saldırısı sonrası anlatmaya çalıştık. ABD-İsrail’in bu terör örgütlerini Türkiye’yi bölmek, diz çöktürmek için kullandıklarını özellikle vurguladık.
Nedense İŞİD ve PKK’nın yaptıkları büyük eylemler sırasında ABD’li bir yetkilinin Türkiye’ye ziyareti ilgimizi çekmekteydi. Diplomatik ilişkiyi sürdürmek için terör örgütlerini kullandı Amerika. Bu ziyaretlerin hepsinde el sıkışarak kameralara gülümserken ABD’li yetkililer, masanın altından da silah göstermekteydiler.
IŞİD-PKK karşıtlığı varmış gibi bir senaryo sahneye kondu. Ne yazık ki ülkemizdeki bazı sığ görüşlü siyasetçiler buna inandı ya da bu senaryonun sözcülüğünü yaptı. Bu yolla kamuoyunun kafası karıştırıldı. İŞİD öcüsüne karşı savaşan sevimli PKK yaratılmak istendi. “Emperyalizm” olgusunu unutan vatansız solcular, bu senaryoya kanarak PKK’nın dolayısıyla ABD’nin kuyruğuna takıldılar. Böylece emperyalizme hizmet ettiler.
Bass, bu sözleriyle “İlişkilerimiz bozulursa yeniden terör saldırıları olur.” demeye getirerek Türkiye’yi açıkça tehdit etmekte. Bu açık itiraf ve tehdit karşısında hala Türkiye’nin ABD’den koparak Avrasya’ya neden yaklaştığını anlamayanlar belki yattıkları kış uykusundan ya da ABD severlikten vazgeçerler. IŞİD’i de PKK’yı yok etmek Türkiye’nin görevidir. Bu, emperyalizme karşı utku kazanmanın biricik yoludur.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       12 Ekim 2017



11 Ekim 2017 Çarşamba

KAHROLSUN AMERİKAN EMPERYALİZMİ!


FETÖ soruşturması kapsamında ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğunda çalışan iki kişi için gözaltı kararı veriyor mahkeme. Gözaltına alınan Metin Topuz, FETÖ savcısı Zekeriya Öz’le görüşmeler yapmış. Bu görüşmelerde Ergenekon ve balyoz davalarına gizli tanık bulmuşlar birlikte. Bunun Türkçesi: yalancı şahitlik… Bu görüşmelerden ABD yetkililerinin habersiz olduğu düşünülemez. Bu durumda, ABD’nin TSK’ya ve Cumhuriyet aydınlarına kurulan kumpasın kurgulayıcısı olduğu kanıtlanacak yargı tarafından. Ayrıca FETÖ üyeleriyle ilişkileri de belirlenmiş.
Mahkemenin gözaltı kararı verdiği ikinci kişi, ABD konsolosluğundan çıkmıyor. Yargıdan kaçıyor. Neden mi? Çünkü kendini suçlu olarak görüyor. Suçu olmasa mahkemeden kaçar mı? Gözaltı kararı verilen iki kişinin diplomatik kimliği yok ve ikisi de Türk vatandaşı. Bu nedenle yargı sürecinde diplomatlara uygulanacak hukuksal kurallar bakımından bir yanlışlık yok! O zaman ABD’nin aşırı tepkisi niye? Çünkü 15 Temmuz darbe kalkışmasının perde arkasındaki asıl aktör ortaya çıkacak bu soruşturmayla. Yani darbe yollarının ABD’ye uzandığı kanıtlanacak.
Gelelim ikinci konuya…
Türkiye, Atlantik sisteminin boyunduruğundan kurtulmak için yıllar öncesinden ulusal savaş sanayini kurdu. Zaman içinde bunu geliştirdi. Bu, bağımsızlığa giden önemli bir karar. Ardından Türkiye, Rusya’dan S 400 füzeleri aldı. Bu, NATO üyesi bir ülkenin yapmaması gereken(!) bir şeydi. Türkiye ile Atlantik ilişkileri giderek kopmaktaydı.
Üçüncü konuya gelince…
Türkiye, Suriye politikasında değişikliğe gitti. Atlantik cephesinden ayrılarak mazlum halkların oluşturduğu Batı Asya ülkelerinin yanında yer aldı. Astana’da Rusya, İran ve Suriye ile anlaştı Türkiye. Türk Ordusu, önce Fırat kalkanı harekâtıyla Suriye’nin kuzeyinde oluşturulan ABD koridorunu kesti. Böylece İkinci İsrail’in kurulmasını önledi. Ardından Türk Ordusu, İdlib’e girdi. İdlib harekâtıyla Afrin’deki PYD kantonu kuşatılmış oldu. Ayrıca İdlib’deki El Nusra liderliğindeki terör örgütleri varlığının da sonu gelecek. ABD’nin bölgedeki müttefikleri olan PYD/PKK ve yobaz örgütler yenilecekler. Böylece ABD’nin Suriye’yi bölme planı suya düşecek.
Batı Asya’da yenilip gerileyen ABD, elindeki tüm kozları kullanmakta. Bunun içindir ki Türk vatandaşlarına vize uygulama kararı aldı. Belki bunun arkasından ekonomik yaptırımlar da gelecek.
Türkiye, ABD ile bir vatan savaşı yürütüyor. Kendi vatanını korumak için savaşmakta. Fırat Kalkanı harekâtı da İdlib’e girişi de kendi güvenliği içindir. Komşuları bölünüp parçalanan bir Türkiye, kendi toprak bütünlüğünü koruyamaz. Türk Ordusu’nun Suriye’ye girişi, ABD’nin isteği dışındadır. Çünkü bu askeri harekât, ABD’nin Ortadoğu’yu parçalamak için ortaya attığı BOP’u geçersiz kılmakta. Burada Türk askeri, ABD silahlarıyla donatılmış güçlerle savaşacak.  TIR’lar dolusu savaş malzemeleriyle silahlandırılmış bölücü ve yobaz örgütlerle savaşacak askerimiz. ABD yetkilileri, bölücü örgütü silahlandırdıklarını defalarca söylediler. Bu silahlandırma başta Türkiye olmak üzere tüm Batı Asya ülkelerine düşmanlıktır.
İşte, ABD’nin düşmanca tutumuna karşı Türkiye kendini savunmak için önlemler almakta. Yıllardır ABD yaptırımlarına, isteklerine boyun eğdi Türkiye. ABD jandarmalığı için yarışan iktidarlar oldu ülkemizde. Türkiye, ABD ile zor bir savaşın içinde. Şu anda bu savaşta bir adım öndeyiz.
ABD vize uygulamaya başlayınca ABD sever kimi çevreler harekete geçti. Yok, efendim dolar yükselir, ekonomi çökermiş. Döviz bulunmazmış. Hastalar ilaçsız kalırmış. Ya ABD’de okuyan öğrenciler… İşadamlarımız ne yapacakmış? Teknoloji dışalımı ne olacakmış. Benzer tümceler uzayıp gidiyor. Bu, ABD’ye teslimiyetin feryadıdır. Vatan savaşındayız… Böyle bir durumda kişisel çıkarlar değil, toplumsal gelecek öne çıkar. Toplumsal dayanışmayla zorlukların üstesinden geliriz.
Ey, “Kahrolsun ABD emperyalizmi!” sloganıyla yıllarca meydanları inleten bazı sol grupların düşüncesini benimseyen arkadaş! Size ne oldu? Yıllarca “Kahrolsun Amerika!” diye bağırdınız. Tam bağımsızlık için emek verdiniz. İşte, ABD kahroluyor; ama sen yoksun ortada. “Ama, fakat, ancak…”lı tümcelerle emperyalizme karşı duramıyorsun, neden? Yoksa o sloganı haykırman içten değil miydi?
İsmet Paşa ne demişti? “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye’de o dünyada yerini alır.” İşte, yeni bir dünya kuruluyor ve Türkiye de o dünyada yerini alıyor. Buna sevinmen gerekmez mi CHP’li dostum? İşte, bak İsmet paşa’nın dediği oluyor.
1919’da tarih, Türkiye’nin önüne güneş batmayan İngiliz İmparatorluğunu yıkma fırsatını çıkardı. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra dünyadaki İngiliz egemenliği sona ermeye başladı. Şimdi tarih, yeni bir fırsatı önümüze çıkardı. ABD emperyalizmini yıkma fırsatını… Bu fırsatı geri tepeceğiz? Tabii ki hayır!
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       11 Ekim 2017

2 Ekim 2017 Pazartesi

PEYNİR, ZEYTİN VE YUMURTA YEMEYEN ÇOCUKLAR

                        
Yağışlı, serin bir pazar günü Atacan’ın okulundaki veli toplantısı için evden çıktık. Toplantı saat 12.30’da. Acele etmiyoruz. On ikiyi on geçe yola çıktık. Yollar açık olduğundan toplantıdan beş dakika önce toplantının yapılacağı yerdeydik.
Toplantı başladı. Anneler çoğunlukta. Birkaç çocuğun hem annesi hem de babası gelmiş. İki çocuğunsa yalnızca babaları toplantıya katıldı.
Önce sınıf öğretmeni yaptıklarını ve yapacaklarını anlattı. Ardından branş öğretmenleri söz aldılar. Eğitimin genel işlerliği konusunda tek tük sorular sordu veliler.
Toplantının sonunda doğru okuldaki yemekler gündeme geldi. Öncelikle sabah kahvaltıları… Babalardan ses yok! Ancak anneler peş peşe söz almaktalar. Hepsinin ortak görüşü çocuklarının okul kahvaltısını doğru dürüst yapmadıkları yolunda.
Bazı veliler, çocuklarının okulda yalnızca domates ve salatalık yediklerini peynir,  zeytin, yumurta gibi besleyici besinlere el sürmediklerinden yakındılar. Öğretmenden çocukları peynir, zeytin, yumurta yemeleri konusunda özel çaba göstermelerini istediler. Öğretmen de açık büfede her şeyin olduğunu, çoğu zaman öğrencilerin tabaklarına tüm besin maddelerinden koyduğunu, ama buna rağmen çocukların çoğunun yalnızca domates ve salatalık yediklerini anlatmaya çalıştı.
Evimizdeki sabah kahvaltıları üçüncü dünya savaşı gibi olmakta. Eşim, Atacan’a, abartısız söylüyorum, birkaç kişiyi doyuracak bir tabak hazırlamakta. Bu tabağı yeterli görmediğinden olacak ki küçük kaplarda reçel, pekmez, tahin, bal, tereyağı, süzme peynir…  getiriyor ek olarak. Bu arada tavada sucuk, yumurta da eksik olmuyor. 
Atacan’ın önüne konan kahvaltılıkların yüzde sekseni gerisin geri gidiyor. Çünkü çocuğun bunca besini tüketmesi olanaksız. Çocuk, önüne getirilen şeyleri bitiremeyince eşim devreye giriyor. Önce televizyonda Atacan’ın ilgisini çekecek bir çizgi film bulunuyor. Arkasından “yeme baskısı” devreye giriyor. Çocuk ağzına sokuşturulmakta olanları yememek için müthiş bir direniş gösteriyor. Eşim önce güzellikle halletmeye çalışıyor yeme işini. Yalvarıp yakarıyor. Bu yöntem tutmayınca devreye bağırış çağırış giriyor. Peynir, zeytin, yumurta, ballı-kaymaklı ekmekler, reçel dolu çay kaşıkları ortada kalıyor. Bakır tavadaki sucuk bol yağın içinde donuyor. Anne- çocuk kavgası tüm hızıyla sürmekte. Atacan, iyi direniyor. Direnç, eşimi çıldırtıyor. Ben arada bir müdahale ediyorum. Tabii çocuğun hakkını savunmak için devredeyim. En sonunda eşim benimle kavgayı sürdürüyor. Çocuğun benden cesaret aldığını söylüyor. Suç, tamamen benim üzerime yıkılıyor.
Kahvaltı bitiyor. Masa toplanıyor, ama Atacan’ın tabağı hala ortada. Çünkü annesi vazgeçmedi. Eninde sonunda yedirecek tabaktakileri çocuğa. Ortalık biraz sütliman olunca ben “Hadi, tabağını bitir oğulcuğum.” diyorum. Çocuk, tabaktaki salatalık ve domatesleri bitiriyor beni kırmamak için. Neden mi? Çünkü salatalık ve domatesler için “yeme baskısı” yok!
Veli toplantısında velilerin kahvaltı konusundaki konuşmalarını işitince bizim evdeki durum gözümün önüne geldi. Diğer öğrencilerin çoğunun yemek konusunda yaşadıkları Atacan’dan çok farklı değildir düşüncesindeyim. Söz alıp uyarayım istedim. Ne de olsa öğretmeniz, bildiğimiz doğruları bıkıp usanmadan anlatmak görevimiz. Konuşmaya başlamadan önce sözlerimin bir işe yaramayacağını da biliyorum. Çünkü neredeyse her gün eşime aynı şeyleri söylüyorum. Ama ne fayda…
Kısaca: “Çocuklar, kendilerine zorla yedirilen zeytin, peynir, yumurta gibi gıdalara tepki göstermekteler tıpkı evlerinde olduğu gibi. Oysa evlerinde de “ye baskısı” olmadan isteyerek yedikleri domates ve salatalıkları yiyorlar kimse demeden. Her vesileyle her yerde söylüyorum, burada da söyleyeyim bir kere daha. Türk anneleri kaşık, çatalla çocuklarının peşinde dolanmayı bırakmalılar. Dünyanın hiçbir yerinde anneler kaşık, çatal elinde çocuklarının peşlerinde dolaşmıyorlar. Lütfen çocuklarımıza baskı yapmayalım.” diyorum. Velilerin çoğu suskun... Bir iki cılız itiraz oluyor bana. O da önemli değil…
Atacan’ın kahvaltılarını merak edenleriniz oluyor. Haftanın beş günü okulda yapıyor kahvaltısını. Birkaç gün öncesine kadar eşim ne olur ne olmaz diye sabahleyin az da olsa bir şeyler yediriyordu ona. Ben: “Çocuğun iştahını kapatma! İştahı kapanırsa okulda kahvaltı yapamaz.” diyerek savaşımımı sürdürdüm. Eşim birkaç gündür bu işten vazgeçti gibi. Ben, huzura ermenin sevinci içindeydim ki, Atacan’ı okula bırakırken yolda arabanın içinde bir kısım yiyecekleri çocuğa yedirdiğini duydum. “Ah!” dedim, “Huzur bize haram!”
Çocuklardan önce anne ve babaların eğitime gereksinimi var sanırım. Nasıl olacağını sormayın bana. Çünkü bu konuda başarılı sayılmam. Umudumu yitirdim mi? Asla… Bir gün başaracağız.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       1 Ekim 2017

1 Ekim 2017 Pazar

ATATÜRK’Ü ISLATMAYAN ÇOCUKLAR


30 Eylül 2017 tarihli Aydınlık’ta ilgi çekici bir haber… Haberin yanında fotoğraf  da var. Fotoğrafta üç kız çocuğu… Atatürk büstünün çevrelemişler. Ellerinde bir şemsiye… Şemsiye, Atatürk büstünün üstünde… Yağan yağmurda, Atatürk ıslanmasın diye önlem almış üç ilkokul öğrencisi. Ama kendileri ıslanıyorlar… Varsın ıslansınlar… Yeter ki Ataları yağmurdan etkilenmesin.
Yer, Edirne’nin merkeze bağlı Tayakadın Köyü… Çocuklar, Şehit Cem Havale İlkokulu öğrencileri… Adları: Damla İnceoğlu (7 yaşında), Dilay Büyükpiliç (7), Öykü Cam (7)…
Çocuklar, mutluluk içinde “Biz ıslandık, Atatürk ıslanmadı.” diyorlar.
Ne mutlu bize… Ne mutlu ülkemize… Ne mutlu ulusumuza… Atatürk büstünün bile ıslanmasına gönlü razı olmayan kızlarımız, çocuklarımız var. Geleceğimiz, bu çocukların ellerinde…
Anadolu ve Trakya topraklarında milyonlarca Damla, Dilay ve Öykü var. Bu topraklarda Atatürk yenilmez.
Atatürk’ü unutturmaya çalışanlar; iyi bakın sağınıza, solunuza… Toprak, yağmur, doğa, adsız şehitler “Atatürk!” diye bağırmakta. Bu sesi iyi işitin! Böyle bir coğrafyada Atatürk’e karşı gelirsen bu toprak seni kabul etmez.
Atatürk’e karşı çıkan, onunla kavgaya tutuşup emperyalizmin değirmenine su taşıyan aymazlar; Tayakadın Köyü’ndeki üç çocuğa bakın da utanın. Utanacak yüzünüz varsa tabii ki…
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       1 Ekim 2007

30 Eylül 2017 Cumartesi

CENAZELER ORTADA KALIYORMUŞ

                                   
AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, Fatih’te kendi adını taşıyan Anadolu İmam Hatip Lisesinin açılış törenindeki konuşmasında “Cenaze yıkayacak insan yoktu. Türkiye o hale gelmişti. Cenazelerimiz ortada kalıyordu. Onun için ‘Cenaze yıkayıcısı yetiştirilsin.” diye böyle bir adım atıldı. Çünkü bin yıllık geçmişi olan köklü dini müesseselerin kapılarına kilit vuruldu, yerlerine de günümüz ihtiyaçlarına uygun kurumlar ihdas edilmeyince böyle bir tehlike ortaya çıktı.” demekte. Bu sözler doğru mu acaba?
Bir durum hakkında savlar öne sürüyorsanız, bu savlarınızı kanıtlamak zorundasınız. Kanıtlayamıyorsunuz bu sözleriniz, savlarınız yalandır.
Cumhuriyet’in ilanından sonra Türkiye’nin neresinde kimin cenazesi ortada kalmıştır? Bu yaşıma geldim böyle bir duruma ne tanıklık ettim ne de o dönemleri yaşayan aile büyüklerimden, hısım akrabadan, komşularımdan cenazesi yıkanmadığı için ortada kalan birinin olduğuna dair bir şey işittim.
1924’te devrim yasaları nedeniyle medreseler kapatıldı. Dini eğitime bir süre ara verildi. Neden mi? Din eğitimi veren kurumların neredeyse tümü tarikatların denetimi altındaydı. Osmanlıyı mahvedenler de bunlardı. Ancak birçok kent, kasaba ve köyde Kuran kursu (az da olsalar) eğitim vermeyi sürdürdü. O dönemin medreselerini elinde tutan tarikatların büyük çoğunluğunun günümüzdeki FETÖ’den farkının olmadığını söyleyelim. Bunların büyük çoğunluğu, İngilizlerin denetimindeydi ve Osmanlıyı da bunlar yıktı sömürgeci güçlerle işbirliği yaparak. Kapatılma nedenleri de budur.
I. Dünya ve Kurtuluş savaşlarında dönemin medreselerinden kaçında okuyanlar, gönüllü olarak cepheye koşmuştur? Türkiye’nin dört bir yanındaki liselerin bıyığı bile terlememiş öğrencileri cephelerde şehit olurken medrese öğrencileri ne yapıyorlardı? Tabii, bazı istisnaları ayrı tutuyoruz.
Cumhuriyet’in ilanından sonra Türkiye’nin neredeyse tüm camilerinde imamlar vardı. O dönemde dini hizmetler veren cami görevlileri, devlet memuru değillerdi. İmam ve müezzinlerin devlet memuru olmaya başlamaları Cumhuriyet döneminde sağlanmıştır. Eskiden köy camilerindeki din görevlilerinin aylıkları, o yörenin halkınca karşılanırdı. Nüfusu az mahalle ve köylerin camilerinde, cuma namazı kılınmadığından buralarda yalnızca ramazanlarda imam tutulurdu ora halkı tarafından.
1948’de imam hatiplerin ve din eğitimi yapacak yüksekokulların açılması için yasa çıkarıldı. Ardından1949’da Ankara ve İstanbul başta olmak üzere sekiz ilimizde imam hatip kursları düzenlendi. Kurslarda eğitim süresi on aydı. Aynı yıl, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi açıldı. Şimdi burada asıl soru şudur. Yirmi dört yılda toplum, dini bilgilerini tamamen unutmuş olabilir mi? O dönemin yurttaşlarının çoğu imama gereksinim duymadan birçok dini vecibeyi yerine getirebilecek dini bilgiye sahipti. Bu nedenle imam olamasa dahi cenazeler yıkanıp kefenlenerek defnedilebilirdi.
Cumhuriyet’e, Kurtuluş Savaşı’na saldırmayı, karşı olmayı ideoloji kabul edenlerin başta İngiliz istihbaratınca uydurulan yalanlardan başka sarılacakları hiçbir düşünce yok! Hep aynı yalanları ısıt ısıt toplumun önüne sür. Zamanla bu yalanlara kendini de inandır.
Türkiye, çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne imam hatiplerle değil; bilim, sanat, kültür, teknoloji… alanlarında gençleri, çocukları eğitecek okullarla çıkabilir. Bilimin egemen olduğu bir ülkede, “Cenazeler ortada kalıyordu.” benzeri yalanlara da kimse inanmaz. Yalansız bir dünya için en önemli gereklilik bilimdir.
Büyük Atatürk’ün “Yaşamda en doğru yol gösterici bilimdir, fendir.” sözünü kılavuz edinmeliyiz ömrümüzün sonuna dek.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           30 Eylül 2017



29 Eylül 2017 Cuma

OKUMAYAN, BİLİR Mİ?

                                               
28 Eylül 2017 tarihli Aydınlık Gazetesi’nin yedinci sayfasında küçük bir haber… “Telefona üç saat, kitaba bir dakika” başlığın altında kısa bir paragraf… Bence bu haber, birinci sayfada büyük puntolarla yer alması gerekirdi.
Haberde ne mi anlatılmakta?
Türk insanı telefonla konuşmaya günde üç saat ayırıyormuş. Bu doğru… Evde, işte, gezide, dinlencede, parkta, aşevinde, arkadaş toplantılarında, özel buluşmalarda… Akla gelebilecek her yerde telefonlar elden düşmüyor. Telefon konuşmaları içeriksiz, bomboş sözlerden oluşmakta. Eğer kişi telefonla konuşmuyorsa iletiyle zaman öldürmekte. Son bir yılda halkımızın cep telefonu başında geçirdiği süre yüzde 15,4 artmış. Bu arada ülkemizde yetmiş bir milyon cep telefonu kullanıcısı var. Bu kullanıcıların yüzde yetmiş beşi akıllı telefon kullanmakta. Bundan da anlıyoruz ki aile bütçelerinde harcamaların ilk sırasında telefon yer almakta.
Günümüzün iki saat on dört dakikasını ise televizyon başında geçiriyoruz. Neler mi izliyoruz? Birbirinin kopyası olan anlamsız diziler, spor programları…  Spor programı dediysek yanlış anlaşılmasın. Bu programların neredeyse tamamı futbolla dolu.
Başka neler izliyoruz? Geyik muhabbetli yarışmalar… Dedikodu izlenceleri… Arada haberler… Kültür, sanat, bilim içerikli izlenceler neredeyse yok! Olsa da izleyici bulması çok zor.
Telefona günde üç saat, televizyon izlemeye de iki saat on dört dakika ayırınca kitap okumaya ne kadar zaman kalıyor dersiniz? Yalnızca günde bir dakika…
Evet, okumaya günde bir dakika ayıran bir toplumuz. Bu nedenle de televizyonun, sosyal medyannı tutsağı olmuş toplumumuz. Beyaz camda söylenen her şeyi doğru sanıyor. Neden mi? Çünkü okuma alışkanlığı olmadığından okuyup araştırarak doğruya ulaşamıyor. Bu nedenledir ki çapsız siyasetçilerin peşinden gitmekte iktidar ve muhalefetiyle… Ülkemizin ekonomik, sosyal, bilimsel, sanatsal, kültürel değerleri yağmalandığının farkında değil çoğu yurttaş.
Türkiye okuma konusunda büyük bir seferberlik başlatmalı. Günlük bir dakikalık okuma süresini artırmak için büyük bir savaşa girmeliyiz. Günde on sayfa kitap okursak ayda üç yüz sayfa eder. Bu da ortalama bir kitap okumaya denk gelir. Böylece yılda on iki kitap… Ne duruyoruz? İşbaşına…
Okumadan çağdaşlaşmak, varsıllaşmak, kalkınmak, doğayı korumak, değerlerimize sahip çıkmak, barış içinde yaşamak hayal…
Okumayan bilemez. Bilmeyen de yapmaz.
Cep telefonlarını, televizyon kumandalarını birazcık elimizden bırakıp kitaplara zaman ayıralım ki “muasır medeniyet seviyesinin üstüne” çıkalım.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       29 Eylül 2017