25 Ağustos 2017 Cuma

RACON KESMEK

                                                           
AKP Genel Başkanı Erdoğan, kraldan çok kralcı kesilen yandaş köşelemecilere kızmış. Onların kendi adına racon kesmeleri onu rahatsız etmiş olmalı ki “Eğer racon kesilecekse bu raconu bizzat kendim keserim.” diyerek rahatsızlığını dile getirdi. RTE, bu sözleriyle yandaş mahalleye racon kesmiş oldu.
Peki, “racon kesmek” nedir?
TDK Türkçe Sözlük’te “racon” sözcüğünün argo olduğu belirtilerek anlamı şöyle açıklanmış: 1- Yol, yöntem, usul; 2- Gösteriş fiyaka”
TDK Türkçe Sözlük’te “Racon kesmek” sözünün anlamı. “1-görünüşe göre hüküm vermek, 2- gösteriş yapmak” diye açıklanmış.
Ferit Devellioğlu’nun Türk Argosu Sözlüğünde “racon kesmek” şöyle açıklanıyor: “1- Muhakeme edip hüküm vermek. 2- Gösteriş yapma.”
“Afi kesmek, caka satmak, film çevirmek, numara yapmak, polim yapmak” sözlerinin “racon kesmek”le anlamdaş olduklarını Türk Argosu Sözlüğünden öğreniyoruz.
“Racon” sözcüğü Türkçe değil, İtalyanca. Bunu da belirtelim yeri gelmişken…
Türkiye’nin Cumhurbaşkanı, düşüncelerini, isteklerini argo sözcüklerle anlatamaz, anlatmamalı. Bu durum bir dil yoksulluğudur, kişinin sözcük dağarcığını göstermek bakımından önemlidir. Sözcük dağarcığı yetersiz olduğundan yetiştiği kültür ortamının dilini kullanmakta RTE.  Sözcük dağarcığının darlığı onu çoğu zaman argo ve kaba sözlere yöneltmekte. Argo kullanmak mahalle kahvesinde olur, ama cumhurbaşkanlığı orununda  olmaz. Çünkü cumhurbaşkanları toplumun rol modelleridir aynı zamanda.
Erdoğan kitap okumuyor. Bu nedenle sözcük dağarcığı biraz çorak. Yoğun bir kültür atmosferinin içinde pek olmadı. Sığ bir kültürel birikime sahip. Bu nedenle de hep öfkeli.
Öğrencilere, RTE’yi dinlememelerini salık veririm. Çünkü sözcük dağarcıkları gelişmez onu dinlerlerse.
Türkçe işlek ve anlamca varsıl bir dil. Deyimler, değişmece (mecaz) anlamlar dilimizi varsıllaştırmakta ve kullanım kolaylığı sağlamakta. Deyimleri değişmece anlamları anlamak içinde çok okumak gerek. Sözcüklerimizin birçoğu çokanlamlıdır. Bir sözcüğün birden çok anlamının birbirinden farkını anlamak da okumakla olur. Erdoğan da danışmanları da çok okumalı çok… Türkçe bir okyanus, sözcükler de damlalar. Bu damlalar kimi zaman dalga olur kıyıları döver, kimi zamanda kumsalları okşar.
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu
                                                                                  23 Ağustos 2017


24 Ağustos 2017 Perşembe

DON, GÖMLEK SİYASETÇİLER

                                           
Özal, cumhurbaşkanı olarak askeri birliği, ayağında terlikle ve şortla selamladı. Türkiye’nin o güne dek görmediği bir şeydi bu. Bunu yapmasının nedeni de askeri küçümsemekti. Askerin saygınlığını hafife almaktı kendince. Oysa Türk Ordusu, halkın gözünde en güvenilir kurum oldu yıllarca, hem de tüm olumsuzluklara karşın.
Turgut Özal, MSP kökenliydi. Halkı, Allah’la aldatan bir siyasal gelenekte yetişmişti. Cumhuriyet kurumlarından da pek hoşlanmazdı. Bunun iki nedeni vardı. Birincisi, yetiştiği siyasal gelenek Cumhuriyet’le hep kavgalıydı.
İkincisi ise yeni liberalizmin ateşli bir savunucusu ve emperyalizmin sözcüsü olarak ulusal ekonomiye, ulus devlete, haliyle Cumhuriyet kurumlarına karşıydı. Bunun gereği olarak da Özal, devlet işletmelerini özelleştirme adı altında peşkeş çekmenin mimarı, öncüsüydü. Bu nedenledir ki Cumhuriyet’in tüm değerlerine savaş açtı. Mafya ekonomisinden yana oldu. Parayı, en büyük değer kıldı. İnsanlığımızın içimizden söküp alınması Özal’la başladı. Özal’ın Cumhuriyet’in önemli bir kurumu olan TSK’yı şortla teftiş ederek halkın karşısına çıkması, onun dünya görüşüne uygun bir davranış.
AKP ile kravat bir yana itildi. Başta AKP’li bakanlar olmak üzere birçok devlet görevlisi resmi görevleri sırasında kravatsız çıktılar halkın önüne. Amaç, Atatürk’ün kılık kıyafet devrimini ortadan kaldırmaktı. Bu konuda hızla yol alındı. Kravatsızlık kervanına muhalefetin büyük bir bölümü de hızla katıldı. Kravatsız siyasetçi türbanı resmileştirdi.
Giyimde kuşamda özensizlik toplumu bir ur gibi sardı. Ev kıyafetleriyle çarşıya pazara gitmek yaygınlaştı. Don gömlek (Bu sözle iç çamaşırı anlatılmak istenmekte.) balkonlarda oturmak, bahçede dolaşmak yaygınlaştı. Meskûn mahaldeki tıklım tıklım dolu plajlarda, iç çamaşırlarla denize girmek sıradan olaylar durumuna geldi. Oysa giyim bir kişinin hem kendisine hem de karşısındakine saygısını gösterir. Bu altın kural göz ardı edildi.
Kılıçdaroğlu’nun,  adalet yürüyüşünde atletle yemek yerken verdiği poz yayımlandı basında. Görünce birçok Cumhuriyet yurttaşı gibi ben de yadırgadım bu pozu. Çünkü siyasetçi sözleriyle, diliyle, giyimiyle topluma örnek olmalı. Hele bir CHP genel başkanı bu konuda çok daha dikkatli olmalı. Kılıçdaroğlu’nun rol modeli Özal değil; Atatürk, İnönü, Ecevit olmalı.
Erdoğan, Kılıçdaroğlu’nun atletli pozunu eleştirdi. Hem de Atatürk üzerinden… “Sen Atatürk’ü atletle yemek yerken resim çektirdiğine Bu kullanım yanlış. Resim çektirilmez, çizilir/yapılır. Fotoğraf çektirilir.) şahit oldun mu?” diyerek eleştiriyor bu durumu RTE. Bu eleştiri doğrudur. Ama burada gözden kaçırılmaması gereken bir durum var. Ölçü, örnek Atatürk’tür. Bu, olumludur. Erdoğan ve AKP’nin sıkıştıkları yerde Atatürk’e sığınmaları anlamlıdır. Tıpkı 15 Temmuz’da olduğu gibi…
Atatürk, her konuda örnek bir liderdir. Nerde, nasıl giyinileceğini çok iyi bilirdi. Binlerce fotoğrafı yayımlandı. Uyumsuz, yersiz bir kıyafetini kimse göremez. Her şeyde olduğu gibi giyimde de öncüydü. Topluma giyimiyle şıklık dersi verip yol gösteriyordu.
Giyimde ya da başka alanlarda Atatürk’le günümüz siyasetçilerinin karşılaştırılması yanlıştır. Çünkü Atatürk örnektir, kıyas kabul etmez.
Kılıçdaroğlu’nun atletli pozunun Erdoğan’ca eleştirilmesinden sonra birçok CHP yandaşı, bu durumu RTE üzerinden doğrulamaya çalışmakta. Erdoğan’ın Hikmetyar’ın dizinin dibindeki beyaz çoraplı fotoğraflarıyla ihram içindeki görüntüleri paylaşılıp eleştirilmekte. RTE’nin yaptığı yanlış, Kılıçdaroğlu’nun yanlışını doğrulamaz. Aynı yanlışı onun da yapmasını gerektirmez. Yanlış, yanlıştır kim yaparsa yapsın…
Kılıçdaroğlu’nu savunmak için birçok yandaşının Atatürk’ün Florya Köşkü önündeki mayolu fotoğraflarını “atletli Atatürk” diye paylaşan saftiriklere ne demeli? Ataürk’ün o döneme özgü giydiği mayonun arkadan bağlandığı kısmı bile fark  edemeyen gözlerdeki sabit düşünceyi anlamak olanaklı mı? Kılıçdaroğlu yandaşlarının Atatürk’ün “a”sını bilmedikleri bu paylaşımlardan anlaşılmakta. Atatürk’ü okuyup anlayın ki sahte liderlerin foyası dökülsün.
“Benim liderim her şeyi doğru yapar, senin liderin her şeyi yanlış.” düşüncesi son derece mantıksız bir düşünüş. “Durmuş bir saatin bile günde iki kere doğruyu gösterdiğini” unutmamak gerek.
Günlük yaşamımızda eleştiri konusunda ters bir tavır var. Bir kişiyi bir konuda eleştirdiğinizde hemen o kişi, size karşı eleştiride bulunmakta kendini savunmak için. “Ama siz de falan zamanda, filan şeyi yapmıştınız. Ya da “Siz de eskiden böyle düşünmüyordunuz.” diyerek savunmaya geçer karşımızdaki. Bunun nedeni toplumun eleştiri, özeleştiri kültürünün gelişmemesi. Yanlışı savunmadaki ısrar, akıl alır gibi değil. Eğriyi, doğrultmazsak yaşam nasıl ilerler, kişi nasıl gelişir?
Siyasetçi, yurttaşa saygısı nedeniyle toplumun önüne palas pandıras çıkamaz. İç çamaşırıyla poz vermek topluma örnek olması gereken kişilere yakışmaz. Kılıçdaroğlu’nun bu fotoğrafı da yakışık almamıştır. Kılıçdaroğlu, oturduğu koltuğu dolduramıyor. O koltuğun tarihsel öneminin, değerinin farkında değil. Türbanın devlet dairelerine girmesine yol açan Kemal Bey, atletle poz vererek Özal’ın Cumhuriyet’e karşı don gömlekle çıkma davranışına katkı yapmıştır.
Kişinin doğru bir siyasal rotası olmayınca şaşkın ördeğe döner. Ne yapacağını şaşırır. Tanrı kimseyi şaşırtmasın!
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       23 Ağustos 2017

22 Ağustos 2017 Salı

KILIÇDAROĞLU TUTUKLANACAK MI?

         AKP Genel Başkanı Erdoğan, Enis Berberoğlu soruşturmasının Kılıçdaroğlu’na uzanabileceğini söyledi. Kapalı olmayan bir dille Kemal Bey’in tutuklanabileceği imasında bulundu. Hemen gündeme bu konu düştü ve günlerdir konu üzerinden bir siyasal atışma başladı. Özellikle CHP sözcüleri konuyu gündemde tutmak için özel çaba göstermekteler.
Neden?
Nedeni çok açık… Bu yolla parti içi muhalefeti önlemek Hem Kılıçdaroğlu’nun hem de genel merkez yöneticilerinin koltuklarının sağlama alınmasının yolu bu çekişme. Genel başkanı tutuklanma tehdidi alan bir partide muhalefet olmak, AKP’ye hizmet etmek algısı yaratacağından kimse sesini çıkaramaz. Bu yolla baştan beri başarısız olan bir genel başkan koltuğunu korur. Bu yolla da yeni başarısızlıklara yelken açar.
Kılıçdaroğlu, tutuklanmak için neredeyse can atmakta. Açıklamalarına bakılınca bu, açıkça görülmekte. Çünkü gözaltına alınıp kahraman olmak istemekte. Ankara-İstanbul yürüyüşü bir kahraman çıkaramadı. Belki tutuklanınca çok istediği kahramanlığı elde eder.
Peki, RTE neden Kılıçdaroğlu’nun tutuklanacağı imasını açıkça yaptı? Bu imanın anamuhalefet liderini güçlendireceğini bilmiyor mu?
Erdoğan, Kılıçdaroğlu’na yönelik açıklamasının onu parti tabanında güçlendireceğini, CHP tabanının genel başkanlarının çevresinde kenetleneceğini bilmemesi olanaksız. Bu açıklama, bilinçli olarak yapılmıştır ve gündemi değiştirmiştir.
2019’da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi için tek aday var, o da Erdoğan. Muhalefet, henüz bir adayın adını açıklamış değil. Bu nedenle AKP cephesi çok zor geçecek cumhurbaşkanlığı seçimini kolaylaştırmanın peşinde.
Erdoğan için 2019 seçimleri nasıl kolaylaştırılıp garanti edilir. Öncelikle AKP’yi yıpratacak olan Barzanistan’ın bağımsızlık için yapacağı halkoylaması gündemden düşürülmeli. Ekonomik sorunlar kamuoyunun gözünden kaçırılmalı. En önemlisi de Erdoğan’ın kolay yenebileceği bir rakiple mindere çıkması sağlanmalı. Bu kolay rakip de Kılıçdaroğlu ve Akşener’dir. Bu iki lider, Erdoğan için kolay lokmadır. Bu iki aday olmaması durumunda yeni bir Ekmeleddin vakası, AKP için bulunmaz nimettir. İşte, RTE’nin Kılıçdaroğlu’nu CHP tabanında kahramanlaştırmak istemesinin nedeni bu.
Kılıçdaroğlu, HDP/PKK ile 2019 için ittifak oluşturmanın peşinde. Erdoğan başta olmak üzere Türkiye’de siyasete uzaktan yakından bulaşmış herkes bilir ki bölücülerle dirsek teması olan hiçbir siyasal kuruluş kazanamaz, kaybeder. AKP, mağduriyet ipine sarılmış olan Kemal Bey’i daha çok HDP/PKK’ya yaklaştırmak istemekte. Bu yolla da sağ seçmenle CHP arasına duvarlar örülmekte.
Ne yazık ki hem Kılıçdaroğlu hem de CHP sözcüleri Erdoğan’ın kurduğu tuzağa düştüler. CHP yöneticileri bu tartışmayı çok sevdiklerinden buna “tuzak” demenin ne kadar doğru olacağı da tartışılır. Bu nedenle bu tartışma epey süreceğe benzemekte. Çünkü her iki tarafında çıkarı var bu tartışmadan. Erdoğan, saray ömrünü uzatacak; Kılıçdaroğlu ise genel başkanlık koltuğunu garanti edecek bir süre daha.
Peki, Kılıçdaroğlu tutuklanır mı? Neden tutuklansın? AKP’ye seçim kazandırma genel başkanı olan birisi iktidar için velinimettir. İnsan velinimetini ortadan kaldırır mı?
Kılıçdaroğlu tutuklanmak için can atsa da istediği olmayacak. Ucuz kahramanlık söylevleriyle mazlumu oynayacak. Böylece CHP tabanı, genel başkanlarına sahip çıkacak. Sözde Erdoğan’dan kurtulma mücadelesi, özde Erdoğan’ı koltuğunda tutma oyununa dönüşecek. Kamuoyu da bu oyunu daha önce olduğu gibi izleyecek. Öyle mi?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           22 Ağustos 2017


ATLARIN CANI ACIR

                                               
21 Ağustos 2017 akşama doğru Büyükada’ya gitmeye karar verdik. Evden çıktık. Önce ekmek aldık martılar için. Çünkü şehir hatları vapuruyla gidecektik Ada’ya. Martılar, bıkmadan usanmadan vapuru izlerler. Vapurla adaya gider, dönüş seferinde yine Bostancı’ya gelirler. Martılar sanki vapurların koruyucusu gibidir. Gerek Boğaziçi’nde gerekse Ada seferlerinde martılara ekmek atmak büyük bir zevk yolcular için.
Martıların temel besin kaynağı balık… Ancak denizlerin aşırı kirlenmesi, avlanmadaki kuralsızlıklar denizleri kuruttu neredeyse. Bundan da en çok etkilenen denizlerin başında Marmara gelmekte. Türkiye’nin iç denizi olan Marmara, ülkemiz için büyük bir varsıllık ve güzellik. Ne yazık ki Marmara’da yaşayan birçok balık türü yok oldu. Balık yok olunca martılar çöp kutularında aramaktalar kısmetlerini. Asya-Avrupa arasında işleyen vapurları, Boğaz’da sefer yapan deniz araçlarını, Adalar’a gidip gelen şehir hatlarının gelinlerini izleyerek yolcuların atacağı simit, ekmek, poğaça, bisküvilerde aramaktalar kısmetlerini. Bu nedenle vapura binmek söz konusu olduğunda martılar için ekmek almak zorunlu bir görevmiş gibi bizim için.
Atacan, martılara ekmek atma işini çok sevdi. Günlük güneşlik günlerde vapura binme isteğini söyler ısrarla. “Adil, Eminönü’ne gidelim mi?” der. Bu önerideki birinci amacı vapura binmektir. İkinci amacı martılara ekmek atmak… Üçüncü amacı ise Mısır Çarşısı’nı gezmektir. Mısır çarşısında satılmak için akvaryumlarda, kafeslerde bekleyen hayvanları izlemek onun büyük zevki. Mısır Çarşısı’na gidince Ata Japon balığı, ben de sebze fidesi alırız mevsimine göre. Bu arada Yeni Cami önündeki güvercinleri hiçbir zaman unutmadığımızı söylemeliyim. Bunun içindir ki Atacan’ın Eminönü’ne gitme önerisini çoğu zaman içim kıpırdayarak beklerim.
Ekmeğimiz elimizde vapura binmek için yola çıktık. Kısa sürede Bostancı İskelesi’ne vardık. Turnikelerden geçtik. Yolcu bekleme yeri tenha. Sanırım yolcular, daha sık sefer yapan deniz motorlarını daha çok yeğlemekte. İskelenin önündeki boş alanda martılar var. Uçup konmaktalar sık sık ciyaklayarak. Atacan sabırsız… Hemen ekmeği parçalayarak martılara atmaya başlıyor. Kuşlar, alt alta üst üste ekmek kavgasındalar. Atacan’ın keyfi yerinde. Kolu alçıda olduğundan martıların hızına yetişemiyor.
Fazla beklemeden vapur geldi ve biz Atacan’la hızla arka güvertedeki yerimizi aldık. Eşim, sağa sola sapmadan kolayca bizi buluyor. Çünkü bizim nerede oturacağımız kestiriyor hemencecik.
Rüzgarın serinliğini tenimiz emmekte . Deniz sakin… Martılar gecenin telaşında… Vapurun arkasından gelen tek tük martı var. Kalan ekmeğimizi ufak parçalara ayırıp kuşlara atıyoruz. Atacan’ın keyfi yerinde…
Vapur, Büyükada’ya yanaştı özenle. Ata, elimden tutup beni kaldırıyor. Hadi, çabucak inelim, arkada kalmayalım.” diyor heyecanla. Neredeyse koşar adımla iniyoruz vapurdan. İskeleden yukarı doğru yürüyoruz. Amacımız kısa bir akşam yürüyüşü yapmak. Faytonlar gelip gidiyor yanımızdan. Atacan’ın kolu alçı da ya, soruyorum ona: “Yorulacaksan, yürümek istemiyorsan faytona binelim.” Önerim karşısında yol kıyısında beklemekte olan faytonlara uzun uzun baktı, atları inceledi.
“Binmeyelim!” dedi hüzünle.
“Neden?” diye soruyorum.
“Atların da canı var. Çok yorulurlar biz binersek. Yazık değil mi?”
Israr ediyoruz faytona binmek için. Atacan kararlı binmemekte. Atların eziyet çekeceğini düşündüğünden reddediyor ısrarlı önerimizi.
“Atların gözlerini niye kapatıyorlar?” diye sordu.
“Atların gözlerindekine, atgözlüğü denir. O gözlükler, atların yalnızca önlerini görmelerini sağlar, yan tarafları göremiyorlar bu biçimde. Bu yolla yalnızca faytonu çekip, önlerini görmeleri istenmekte işlerine odaklanmaları için.” diye açıklıyorum durumu.
O, buna çok üzülüyor. “Bir canlının gözleri kapatılmaz. Gözler, canlılar görsün diye var. Atlar, bizim gördüklerimizi göremiyor şu anda. Bu, doğru değil.” diyor üzüntülü bir sesle.
“Atgözlüğü demişken şunu da söyleyeyim sana Atacan. Bu sözün bir de değişmece (mecaz) anlamı var. ‘Çevresinde olup bitenleri iyi algılayamayan, sabit düşünceli kişiler’ için, ‘Olaylara atgözlüğüyle bakıyor.’ deriz.” Diye açıklıyorum.
Her yan at pisliği kokmakta. Atların idrarının keskin kokusu insanları rahatsız etmekte. Büyükada’nın geniş meydanından karşıdan karşıya geçmek neredeyse olanaksız. İdrarların üstünden atlayarak ya da uzun adımlarla geçmek beceri işi. Faytonlar, özellikle sıcak hafta sonlarında neredeyse hiç durmuyorlar. Son yıllarda Adalar’ın ziyaretçileri arttı. Özellikle Arap turistlerin ilgisi yoğun. Bu nedenle atlar çok yorulmaktalar. Büyükşehir ve ilçe belediyeleri popülizm yapmadan bu soruna doğayı bozmadan, akılcı çözümler bulmalılar. Elektrikle işleyen toplu taşım araçları ivedilikle devreye girmeli. Faytonların bir bölümü tarihsel bir yaşantıyı anımsatmak açısından varlığını sürdürebilir.
Son yıllarda hem yerli hem de yabancı ziyaretçilerin Adalar’a ilgi göstermesi, fiyatları uçurmuş durumda. Bazı esnaflar kaliteye önem vermemekteler. Ne yazık ki müşteriyi kazıklamak kimilerince beceri sayılmakta. Satıcı kâr ediyor, ama Türkiye zarar ediyor bu anlayıştan. Bu nedenle yerel ve merkezi yönetim sıkı denetimler yapmalı. Altın yumurtlayan tavuğu (turizm) kesmemek gerek.
Adalar, İstanbul’un gözbebeği… Gözbebeğini köreltmemeli. Özellikle yapılaşma konusunda sıkı önlemler alınmalı. Pis koku, Adalar’a yakışmıyor. Hele bu çağda hayvanlara eziyet kabul edilebilir bir şey değil. Atacan’ın duyarlılığı yayılmalı tüm yurttaşlara. Yayılmalı ki dilsiz dostlarımıza eziyet etmeyelim.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       22 Ağustos 2017



16 Ağustos 2017 Çarşamba

ATACAN’DAN KEDİ VE KÖPEKLERE MAMA

                                       
Yaz dinlencesinde annesi ölen bir kedi yavrusunu, yavruları ölen başka bir kedi evlat edindi. Bu zor işin başarılmasında komşumuzun üniversiteli kızının rolü çok büyük.
Yavru kedinin annesi ve yavruları açlık ve susuzluktan öldü ne yazık ki. Beyaz tüy yumağı yaşamayı başardı. Atacan’la Mürefte’ye gittik. Kedilere kuru mama aldık. Tavukçudan biraz taze et… Sabahleyin uyanınca Atacan, önce bana “Günaydın!” diyor. Sonra kedileri arıyor. Atacan’nın dayısının kızları, epey sonra tek tek uyanıp mahmur gözlerle yanıma geliyorlar. Üçü de Atacan’ın kedileri arama işine ortak oluyorlar. Birlikte çalıların, ağaçların arasında kedilere sesleniyorlar. Bu arada yavru kediye “Safinaz” adını koyuyorlar.
Kediler geliyor sessizce. Çocuklar benim çevremi alıyorlar heyecanla. “Hadi Adil, çok açlar…”
Önceden hazırladığım kapların birine su koyuyorum. Bir diğerine süt… Güne önce sütle başlasın istiyorlar kendileri gibi. Aradan birkaç saat geçmeden “Safinaz acıktı sözleri işitiliyor.” Ben, hemen hazırladığım küçük tavuk parçalarını veriyorum kedilere. Kediler doymak bilmiyor. Günlerce aç ve susuz kalan Safinaz, yaşama tutunmak için boyuna yiyor.
Akşam olunca kedilere, kuru mama veriyoruz. Dört çocuk, başlarında nöbetçi... Safinaz’ın yanına özellikle köpeklerin yaklaşılmasına izin vermiyorlar.
Anne kedi, yavrunun üstüne titremekte… Her gün diliyle yalayarak özenle temizlemekte onu. En küçük bir noktasını bile atlamamakta. Kediler öksüz kalan yavruyu sokakta bırakmıyor, ama insanlar bırakıyor kimsesizleri sokaklarda.
Atacan, yazlık evde  kedilerle epey yakınlaştı. Hayvan sevgisi kat be kat arttı. İstanbul’a döndük. Düşüp kolunu kırdı. Kol alçıda. Evimize yürüme uzaklığında olan Adalar manzaralı parka gittik bir akşam. İki aç köpek.. Kemikleri sayılmakta hayvancağızların… Deli gibi yiyecek bir şey aramaktalar. Birkaç sucuk parçası alıp veriyoruz. Nafile… Vakit geç… Kasap, market çoktan kapanmış. Çocuk ağlamaklı… Hayvanlara bakıp bakıp iç geçirmekte.
“Adil, yarın akşam buraya gelelim. Yanımızda köpek maması da getirelim, olur mu?” diyor üzüntülü bir sesle. “Tamam!” diyorum.
Parktan ayrılıyoruz. Yürüyerek eve dönmekteyiz. Sahilde, taşların arasını yuva edinmiş yüzlerce kedi var. Yolla taşları ayıran dizboyu duvarın yanından yürümekte Ata. Tek tek yavruları sayıyor. Arada bir “Bu kediler aç mı, tok mu?” diye sormakta bana. Ben de “Tok!” diyorum.” Birçok hayvan sever var. Onlar kedileri her gün doyuruyor.” diyorum. Bu yanıtım karşısında rahatlıyor. Eve gelip uyuyoruz.
Ertesi sabah uyanıp kahvaltımızı yapıyoruz. Evde yapılacak işlerimiz var. İkide bir “Parka ne zaman gideceğiz?” diye soruyor. “Akşama…” diye yanıtlıyoruz onu. Ama akşam olmadan çıkıyoruz evden. Yol üstündeki bir markete giriyoruz. Ben köpekler için mama alıyorum ve kasanın önünde ödeme yapmak için sıraya giriyorum.
 Atacan’ın sesi işitiliyor arkadan. “Adil kedileri unuttun!” Elindeki mamaları kasanın önüne koyuyor keyifle. Ödeme işlemini yapıp mamaları torbaya dolduruyoruz. Yürüyüşümüz hızlandı. Çocuk yürümüyor, koşuyor adeta. Alçıda olmayan bir eliyle beni yediyor. Yolun yarısına geldik ki kocaman bir köpek çöp kutusunu koklamakta. Ata duruyor. “hadi, mamayı aç da bu köpeği doyuralım. Bak ne kadar aç. Çöp yemeye çalışıyor.” diyor. Ben, mamalardan birini açıyorum ve avucumla köpeğin önüne mama koyuyorum. “Tamam!” diyor. Hızlanıyoruz.
Sahile vardık. Hemen kedileri arıyor gözlerimiz. Yavru kedilerin önüne tek tek mama koyuyoruz. Kediler mırıldanarak yiyor mamalarını. Yolun yarısına geldik, elimizdeki mamalar bitti. Çay bahçesine geldik. Önceki gecenin aç köpekleri yok. Arıyoruz yok! Köpeklerin dolaştıkları bölgeye yakın bir masaya oturuyoruz. Gözlerimiz köpeklerde… Ama yoklar… Bekliyoruz… Kalkıp bakıyoruz sağa sola… Yok, yok, yok…
Saat on ikiye gelmekte… Biz köpekleri aramaktayız. Arıyor, bulamıyor, bekliyoruz. Beni rahatlatan öneri Atacan’dan geliyor. “Bu mamaları köpeklerin yemek aradığı ağacın dibindeki açıklığa bırakalım. Onlar gelince yesinler, olur mu?” diyor umutsuzca. Uyku gözlerinden akmakta. Yapacak başka bir şey yok’ Çocuk çırpınıp durdu.
Evin yolunu tutuyoruz. “Adil, mama verdiğimiz kediler ve köpekler bizim hakkımızda ne düşünmüştür?” diye soruyor neşeyle uykusuna meydan okurcasına.
İçimden gülüyorum belli etmeden. Çocuklar her şeyi somut algılarlar. Onlar için canlılar, varlıklar arasında fazla fark yoktur. Cansız bir oyuncağa bile bir kişilik, can vermezler mi? Onunla saatlerce konuşmazlar mı?
“Sana içlerinden teşekkür ettiler. Köpek kulaklarını sallayarak, kediler de mırıldanarak teşekkürlerini bildirdi. Bir de bu çocuğun kırık kolu bir an önce iyileşsin diye dua etmişlerdir. ‘Bu çocuk, ne kadar iyi yürekli.” Dediler kendi kendilerine.” diye yanıtladım Atacan’ı.
Çocuk durdu gözlerime baktı, gülümsedi, yüzünde binlerce yıldız doğdu, gözleri güneş olup loş karanlığı aydınlattı. “Fırsat buldukça sokak hayvanlarına mama verelim olur mu?” dedi.
“Olur…” dedim. “Zaten biz balkonumuza gelen kumrulara, serçelere, sığırcıklara, güvercinlere, kargalara, hatta martılara sürekli yem veriyoruz. Kuşların beslenmesini üslendik seninle, ama arada sırada kedi ve köpeklere de bir şeyler verelim. Tamam   mı, anlaştık mı?” diye sürdürdüm sözlerimi.
Küçücük eli, avucumda yürek gibi büyüdü, büyüdü, kocaman bir kuş olup kanat çırpmaya başladı. Durdu. Ben de durdum. Hayvanları ihmal etmeyelim, onların da bu dünyada hakları var. Yalnızca onlara hakları olanı verelim.” dedi ve sustu. Eve geldik, şimdi uyuma zamanı. Çok geç oldu. O, yatağına giderken ben şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemez durumda koltukta oturup kalmışım. Acı bir fren sesiyle irkildim. Martıların çığlıkları geceyi yararken “Yaşamak ne güzel; kurduyla, kuşuyla, böceğiyle, bitkisiyle, her türlü hayvanıyla…” diye mırıldandım kendi kendime. Salondaki üçlü koltuğa oturup düşünmeye başladım sokak lambalarının aydınlığında. Düşünürken uyuyup kalmışım oturduğum yerde.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       16 Ağustos 2017
.
          

ADALET KURULTAYI MI, BÜYÜK TAARRUZ MU?


CHP, 26-30 Ağustos 2017 tarihleri arasında Gelibolu’da “adalet kurultayı düzenleyecek.
 Niçin? Mağdurlar için…
Mağdur dedikleri kim?
15 Temmuz darbe girimine katıldıkları ve FETÖ üyesi oldukları için tutuklanan, işinden el çektirilen kişiler…
Nazlı Ilıcak, Altan kardeşler, Fetullahçı sözde gazeteci, özde FETÖ tetikçisi olanlar…
Başka?
HDP PKK)’li vekiller…
PKK destekçisi gazeteci maskeli terör destekçileri…
CHP yöneticileri, Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmek, parçalamak için ABD adına iş yapan terör örgütlerinin militanlarını mağdur ilan ediyor. Bu yolla mağduriyet ve masumiyet kisvesi altında adalet arayacak.
Nazlı Ilıcak, Ahmet Altan… için mi adalet aranmalı, yoksa Ergenekon, Balyoz mağdurları için mi?
15 Temmuz’da halka ateş edenlerin mi, darbe gecesi şehit olanların mı hakkı savunulmalı?
Demirtaş’ın özgürlüğü için mi, Eren Bülbül’ün yaşam hakkı için mi yollara dökülmeli?
PKK’nın şehit ettiği askerler için mi adalet aranmalı, yoksa dağdaki PKK’lılara erzak taşıyan HDP’li vekiller için mi?
Taraf Gazetesinin neden, kimlerce kurulduğunu, TSK’nın tasfiyesi için neler yaptığını sorgulamayacak mı ana muhalefet partisi?
Sorular çoğaltılabilir. CHP yöneticileri, bu sorulara sözü eğip bükmeden yanıt vermeli.
25Eylü 20l7’de Barzanistan’da; Irak’tan ayrılmak, bağımsız devlet kurmak için halkoylaması yapılacak. Bu demek? Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehlikeye düşürmek demek… Peki, CHP yöneticileri böyle bir tehlike karşısında neden sokaklara çıkmaz. Bu konuyu her gün gündem de tutmaz da neden Nazlı Ilıcak, Altan kardeşler gibi FETÖ’ye hizmet ettikleri herkesçe bilinen gazeteci maskeli kişilerin ve HDP’li vekillerin hakkını savunmayı görev edinir? Üstelik AKP cenahı da Barzanistan’daki halkoylamasına sessiz kalırken… Türkiye’nin vatan bütünlüğünden daha önemli ne olabilir? AKP’yi devirmek mi istiyorsun, işte sana fırsat!
CHP’nin “adalet kurultayı” tam da Büyük Taarruz ’un başladığı tarihe rastlamakta. Bitişi de 30 Ağustos… Başkomutanlık Zaferi… Türkiye’nin kurtuluşunun tarihlerinde mağdurları(!) savunmak için “partiler üstü” kurultay yapmaktaki amaç ne?
Ey CHP yöneticileri! 26 Ağustos’ta şairin dediği gibi “Akşehir’den Afyon’a doğru” neden yürümüyorsunuz? Hem de Irak’ın kuzeyindeki yapılmak istenen halkoylamasına “Hayır!” diyerek… Bir Müdafaa-i Hukuk rüzgârı estirmeyi neden düşünmezsiniz? Bölücülüğe, FETÖ saldırısına, ABD emperyalizmine karşı Müdafaa-i Hukuk’la CHP’nin tarihsel misyonunu yeniden yüklenmek; Türkiye’yi birleştirir, hem de CHP’yi iktidara taşır? Ilıcak’la, Altanlarla, Demirtaşlarla iktidar yürünmez. İktidar, CHP’nin tarihsel köklerinde…
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           16 Ağustos 2017



13 Ağustos 2017 Pazar

AŞK, ÇOCUK OLUNCAYA KADAR MI?

                                     
Akşam balkondayız. Sıcak bir günün sonunda birazcık serin havadan, azıcık rüzgârdan yararlanmak amacımız. Yemeğimizi, Atacan’ın büyük uğraşlar sonunda oyun hamuruyla yaptığı yontucukların doldurduğu masada yemekteyiz.
Hamurdan yontuları, sağa sola çekerek tabaklarımıza yer açtık güçlükle. Bir yandan yiyoruz, bir yandan da söyleşiyoruz. Atacan’a: “Yaptıkların ne?” diye soruyorum.
Çocuk, gururla sandalyesinde doğruluyor. Gözleri parlıyor. Dudaklarında muzip bir gülümseme. Kim bilir içinden “Bu kadarcık basit şeylerin ne olduğunu bile anlamadın mı?” der gibiydi.
Ben, yine de tek tek soruyorum. İşaret parmağım kırmızı, sarı renkli bir yontuyu gösteriyor. “Bu Şimşek (Bu bir yarış arabası) sanırım, doğru mu?” diyorum. O: “Bildin…” dedi sevinçle. Güzel… Birde bir yaptım, ilk yontuyu tanıdım.
“Yanındakiler ne?”
“Şimşek’in arkadaşları… Küçükler de iki gizli ajan…”
Sıra orta yerdeki koyu renktekinde… “Bu ne?” diye soruyorum.
Çocuk. Hemen yanıtlıyor. “Büyük beyaz…” Ben, bu yanıttan anlıyorum köpekbalığı olduğunu.
Yandaki biraz daha küçük olanı soruyorum.
“Elektro köpekbalığı…”
“Bu, havuz olsa gerek…”
“Evet, havuz…”
“Ya şu yandaki büyükçe ve rengârenk olan?”
“Meyve tabağı… Yiyebilirsin.”
Küçük küçük, koyu renkli bir şeyler var aralarda. “Bunlar ne?”
“Küçük balıklar… Köpekbalıkları yesin diye yaptım.” Bu açıklamadan sonra balıklarla ilgili söyleşimiz başlıyor.
Atacan, oyun hamurlarının plastik kutuların kapaklarını tabak olarak kullanıyor. Bana: “Beyefendi, sizin için hangi balığı pişirmemi istersiniz?” diye soruyor.
Ben: “Lüfer…” diye yanıtlıyorum.
“Nasıl olsun?
“Izgara..”
“Yanında limon, soğan, salata ister misiniz?”
“Evet!”
Plastik küçük tabağın içindeki oyun hamurundan yapılmış balık önüme geliyor. “Kaç lira?” diye soruyorum.
“İki lira…”
Hayali parayı avucuna “Buyurun!” diyerek bırakıyorum.
Parayı alıp “Sağol… Afiyet olsun.” diyor.
Aradan fazla geçmeden soruyor: “Hangi balığı pişireyim sizin için?”
“Levrek…”
“Nasıl pişireyim?”
“Buğulama olsun.”
Oyunumuz böylece sürmekte. “Hamsi, uskumru, istavrit, palamut, mezgit, çinekop, sazan, alabalık, balık çorbası…”
Balıkların adları ve pişirme biçimlerine dalmışken eşim uzun süren suskunluğunu bozuyor. “Bu konuştuğunuz balık türlerinin hepsini bana ısmarladı Adil. Hem de İstanbul’un her yerinde…” dedi. “Ama şimdi yalnızca bulduğumuzla yetiniyoruz.” diye de ekledi.
Atacan bu durur mu, susar mı? “Ben olunca her şey bitti, değil mi? Bu saptama karşısında eşimle neredeyse gülme krizine giriyoruz.
Atacan bilerek ya da bilmeyerek son günlerin önemli bir tartışmasına son noktayı koymuş oluyor. “Aşkın çocuk doğunca sona erdiğini, eşlerin birbirine olan ilgisinin daha çok çocuklara yoğunlaştığını” kısaca anlatıyor. Oysa eskisi kadar olmasa da yine de balık mevsiminde olanaklarımız çerçevesinde gitmekteyiz balıkçılara. Şu da bir gerçek ki eskisi gibi ekonomik olanaklara sahip değiliz. Bu nedenle de ayağımızı yorganımıza göre uzatmak zorundayız.
İnsanın gönlüne işleyen aşk, çocuk olduğunda azalır mı hiç? İki ayrı ağaçken bir ağaç durumuna getiriyor meyve, ağacı. Ağaç, meyvesi olunca daha da güzelleşir. Dalıyla, yaprağıyla, çiçeğiyle, meyvesiyle sevgi dolar.  
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu
                                                                                  13 Ağustos 2017




CANKURTARAN, İTFAİYE, POLİS

                                   
Evimiz, Bostancı’da Emin Ali Paşa ve Ali Nihat Tarlan caddelerinin kesiştiği köşededir. Havalar iyi olduğunda her iki caddeyi de gören balkonumuz önemli bir yaşam alanımızdır. 
Balkon, doğuya baktığı için sabah güneşini alır. Güz ve bahar mevsimlerinde burada kahvaltı yapmanın tadına doyum olmaz. Yaz akşamları yemeğimizi balkonda yer, çayımızı burada içeriz. Taşıt gürültüsü, çoğu zaman balkonu çekilmez yapsa da zamanla alışıyor insan. Biz de motor seslerine gereksiz kornalara alıştık sayılır.
Balkonumuzun önü açıktır. Bu nedenle görüş açısı geniştir. Önümüzde akaryakıt istasyonu olduğundan çok geniş bir alanı görme olanağına sahibiz. Önümüzdeki kavşakta, neredeyse iki günde bir trafik kazası olmakta. Bu kazaların çoğu trafik ışıklarına uymayan sürücüler yüzünden. Akaryakıt istasyonuna giriş çıkışlar da kaza nedeni.
Kavşakta yayalara saygı yok! Bu nedenle yayalara yeşil ışık yandığında çok dikkatli geçmeliler karşıdan karşıya. Çünkü aynı anda taşıtlar da yayalara yanan yeşil ışığa aldırmadan yola devam edebilirler. Bu durum, yayaların can güvenliklerini tehdit etmekte. Yayaların geçiş hakları engellendiğinden araç sahipleri sık sık tartışmalara girişirler. İstanbul’da karmaşıklık adına ne varsa balkonumuzun önündeki kavşakta hepsi var sayılır.
12 Ağustos 2017 günü sıcak bir gün. Rüzgârla tek buluşma noktamız balkon. Yemeğimizi, balkon masasında yemekteyiz. Bir yandan da söyleşiyoruz. Söyleşi dereden tepeden.  Tam da bu sırada üç polis motosikleti, Pendik yönüne doğru hızla geçti. Çok geçmeden ardından bir cankurtaran, inleye inleye E-5’e doğru gaza bastı. Cankurtaran geçerken araçlar ona yol vermek için çaba gösterdiler, ama nafile. Çünkü çift şerit yol, yaya kaldırımlarının önünde park eden araçlar yüzünden tek şeride inmiş durumda. Anlaşılacağı üzere cankurtarana yol açmak isteyen araçların kaçabileceği yer yok. Bu nedenle de yol açmak zor iş.
Cankurtaran geçerken ortaya bir soru attım. “Aynı anda kavşaktaki ışıklarda cankurtaran, itfaiye ve polis aracı sirenlerini öttürerek gelse geçiş üstünlüğü hangisinde olur?” dedim.
Eşim: “Üç aracın aynı anda yan yana gelmesi milyarda bir olasılık bile değil. Böyle bir şey olamaz.” diye yanıtladı beni.
Ben, olabileceğini düşünerek yanıtlayalım dedim. Eşim, itirazını ısrarla sürdürdü. “Bu olasılığın mantıklı olmayacağını söyledi.”
 Eşim itirazını sürdürürken Atacan’ın sesi işitildi. “Olur!” diye bağırdı.
Eşim: “Nasıl?” deyince, o anlattı. “Bir hırsız, bir eve girer soygun yapmak için. Bu sırada ev sahibi direnince hırsız onu yaralar, ardından evi ateşe verir. Komşular da hem cankurtaran hem itfaiye hem de polisi çağırırlar. Böylece aynı kavşakta bu üç araç karşılaşır.” 
Atacan’ın yanıtı karşısında şaşkına döndük. Akılcı bir örnekle annesini bir anda ikna etti. Ben bıyık altından gülmekteyim. Eşim, Atacan’ın örneği karşısında mutlu bir şaşkınlık yaşamakta.
Atacan, annesine: “Anladın mı?” dedi. Annesi: “Tamam…” diye yanıtlayıp kutladı onu. Çocukta şımarıklığın en küçük bir belirtisi bile yok! Sustu… Yemeğinden bir lokma aldı ve oyun hamurlarıyla oynamaya başladı.
Atacan, yine hazırcevaplılığını gösterdi. Her konuda çözüm bulma ustası olan çocuk, verdiği yanıtla çözümü buldu. Benden ona ödül, bir öpücük oldu. Büyük bir olasılıkla sabah olunca benden oyun hamuru almamı isteyecek. Çünkü gece yarısına dek oynadığı oyun hamurları birbirine karışmış durumda. Oyun hamurları da unun ödülü olsun bari.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       12 Ağustos 2017



11 Ağustos 2017 Cuma

TÜRKİYE’Yİ BÖLEN AKP

                                               
Konyaspor başkanı Ahmet Şan, süper kupa finali öncesi İzmir Marşı için “Bizim stadımız hariç, tüm statlarda söyleniyor, taraftarımıza teşekkür ediyorum.” demişti. Konyaspor Başkanı Şan, İzmir Marşı’nı politik buluyor. Bu nedenle de kendi taraftarları, bu marşı söylemediği için övünüyor.
6 Ağustos 2017 Pazar günü Samsun’da, Beşiktaş’la Konyaspor süper kupa maçını oynadılar. Sahaya meşale, maytap, bıçak atılıyor maç sırasında. Ancak “Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa!” pankartı stadyuma sokulmuyor güvenlik güçlerince. Bıçak zararlı değil, ama Mustafa Kemal Paşa’nın adı yasak, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde. Hem de vatanı kurtarmak için çıktığı Samsun’da. AKP’nin yönettiği emniyet, Mustafa Kemal Paşa’yı sakıncalı buluyor.
İmam-cemaat meselesi… Başkan, İzmir Marşı’na karşı çıkarsa taraftarlar da İzmir Marşı’nı söyleyenleri PKK’lı sanır. Emniyet, “Mustafa Kemal Paşa” yazan pankartı sakıncalı bulursa taraftar, “Ya Allah Bismillah Allah’u Ekber!” diye tekbir getirir.  BJK taraftarı İzmir Marşı’nı söylüyor. Buna karşılık Konyaspor taraftarı “PKK dışarı!” diye bağırıyor. Buna yol açan kimler? Başta Konyaspor başkanı… “Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa!” pankartını içeri almayan yetkililer… Her fırsatta Cumhuriyet’e, Atatürk’e karşı kinlerini dile getiren AKP’li yöneticileri… Atatürk karşıtlığını, AKP yalakalığına dönüştüren kimi ekran bülbülleriyle köşeyazıcıları… Siyasal İslamcıların Atatürk kinini körükleyen emperyalizm…
İzmir Marşı, politik bir söylem midir? Evet, politik bir söylemdir. Kime karşı? Başta İzmir olmak üzere, Türkiye’nin batısını işgal eden Yunanlılara karşı… Başka..? Yunanlıları destekleyen İngiliz, Fransız, İtalyanlar ve bu emperyalistlerin dümen suyuna giden Osmanlı yönetimine karşı…
İzmir Marşı; ayağında çarık olmadan, aç susuz olarak dünyanın en büyük utkusunu kazanan Türk Milleti’nin önderi Mustafa Kemal Atatürk için bestelenmiş bir marştır. Türk Milletinin büyük utkusunu, düşmanın bozgununu anlatır.
Şimdi gelelim işin asıl yönüne… Ey Konyaspor başkanı arkadaş, İzmir Marşı’ndan neden rahatsız oluyorsun? Bu marşı neden politik buluyorsun. Söylemek istemiyorum, yoksa sen İzmir’i işgal edenlerin safında mısın? Türk Milleti’nin kahramanlık destanını anlatan marşlardan neden rahatsız oluyorsun? “Mustafa Kemal Paşa” adı, neden seni rahatsız ediyor? Yoksa sen Delibaş’ın torunu musun? Siyaset söz konusu olduğunda Türk Milleti’nin yanındayım. Kurtuluş Savaşı sırasında ihanet içimde olanların, yurdumu işgal edenlerin yanında siyaseten bulunmayı kendime de yurttaşlarıma da yakıştıramam.
Konyaspor taraftarlarına gelince… Sanırım şaka yaptılar. Beşiktaş taraftarlarına “PKK dışarı!” diye bağırmak, bir Konyalıya yakışmaz. Konyalı yurttaşlarımız, PKK’lılarla ile yurtseverleri ayırt edebilecek zekâ düzeyindedirler. Eğer şaka yapmadılarsa aralarına sızmış kışkırtıcı, bölücü ajanlara dikkat etsinler.
Mustafa Kemal Atatürk, Türk vatanını birleştiren bir önderdir. Atatürk’e karşı çıkmak, bölücülüğü savunmaktır. AKP’li yöneticiler, yaptıkları sorumsuz açıklamaları ile Türk Milletini bölmekteler. İşte örneği: Beşiktaş-Konyaspor tribünleri…
                                                                                  8 Ağustos 2017


8 Ağustos 2017 Salı

ATACAN’IN KOLU ALÇIDA

                                   
4 Ağustos 2017 Cuma günü yoğun bir iş temposu içindeydim. Sıcak bir gündü. Koşturmacalar, günün sıcaklığını daha çok duyumsamama neden olmaktaydı. Gün içinde eşimle birkaç kez konuştum. Buluşacağımız yeri kararlaştırdık. Ancak Atacan, bizim planlarımızı bozdu. Şaşkın Bakkal sahilinde bisiklet binmek istediğini söyledi annesine. Israr edince de eşim dayanamadı ve onun isteğine uydu ve sahildeki çocuk parkına gittiler.
Sahil tıklım tıklım... Çocuk parkında oynayan, koşan çocuklar… Kaydıraktan kayanlar, salıncakta sallananlar… Bisiklete binenler… Saklambaç, yerden yüksek oynayanlar… Paten ve scooterla kayanlar… Yürümeyi yeni öğrenen bebekler, anne ya da babalarının sıkı gözetiminde paytak paytak yürümedeler… Dedeler, nineler torunlarını gururla izlemekteler… Çocuk parkının yanında bulunan çay bahçesinde oturacak sandalye yok neredeyse.
Atacan, arkadaşlarıyla oynamakta. Her zamanki gibi koşmakta. Bu arada parkın ışıkları kesildi. Ortalık loş bir karanlık. Koşarken yandan scootera binen bir kız çocuğu Ata’ya çarpınca yere düşüyor sertçe. Çocuk canhıraş ağlamakta. Arkadaşları eşime koşuyorlar avaz avaz. Buz arıyorlar, yok! Belediyeye ait çay bahçesinde buz olmaz mı? Olmuyor işte…
Ben, işlerimi bitirip Bakırköy’de bir yorgunluk çayı içeyim derken telefonum çaldı. Eşim  “Atacan’ın kolu kırıldı her halde.” diye korku ve kaygıyla bağırmakta.
Ben: “Göztepe Eğitim Araştırma Hastanesi’ne gidin. Ben de oraya geliyorum.” dedim ve hızla hastaneye ulaşmak için yola çıktım. Ne kadar hızlı davranırsan davran, burası İstanbul. Hem de akşam saati… Raylı sistemi yeğliyorum.
Benden önce hastaneye vardılar. Ben gittiğimde Atacan’ın kolu alçıdaydı. Alçı henüz ıslak, daha kurumamış. Bu nedenle alçıyı, Atacan’dan korumak gerek. Kolunu havada tutuyoruz bir yere çarpmasın diye. Atacan, beni görünce gözleri parladı. Hemen boynuma sarıldı. Olayın nasıl olduğunu anlattı. Üzüntüsü çoktu. Ona moral verdim. Kolunun çok çabuk iyileşeceğini söyledim.
Otacılardan kısaca bilgi alıyorum. Bilek ve dirseğin üstündeki kemiklerde çatlak varmış. Otacılar, buna “yaş ağaç kırığı” demekteler. Kolay iyileşeceğini söylediler.
Hastaneden ayrıldık. Nöbetçi eczaneden ilaçları aldık. Eve geldik. Atacan şaşkın… Saat, çoktan 24.00’ü geçmiş. Kolu yüksekte olmalıymış. Salonda başköşeye oturttuk onu. Kolunun altına minderler koyduk. Birazcık söyleştik.  Uykusu gelmeye başladı. Salonda ona bir yatak yaptık. Eşim, üzgün ve yorgundu. Atacan uyuyunca ona da uyumasını söyledim. Ben televizyonu açtım, sessizce izlemeye başladım. Haberlerin tekrarları, belgeseller, spor programları… Gözüm daha çok Atacan’da. Kolunun üzerine dönme hamlesi yaptığı anda yerimden ok gibi fırlıyor, onu düzeltiyorum. Koluna zarar vermeden uyumasını sağlamak amacım. Sabah olmak üzere. Doğuya bakan salonumuzun içi yavaş yavaş aydınlanmakta. Güneş kendini göstermek üzere. Ufuk, kızıl bir deniz gibi boylu boyunca uzanmakta.
Uykuya teslim olmak üzereyim. Oturduğum koltuktan yavaşça kalktım. Atacan’ın terden hafifçe ıslanmış saçlarını elimle düzelttim. Elim alnına gidiyor ateşine bakmak için. Ateşi yok! Bu güzel… Kolunu kontrol ettim. Yavaşça yanına uzandım. Uykusuzluktan halsizleşmişim. Ancak uyuyamıyorum, çünkü çocuğu kontrol etmeliyim. Ya kolunun üstüne yatarsa…
Kolunun altındaki minderleri düzeltiyorum. Ona sarılıp uyumak istiyorum. Kolum nasıl olsa üstünde… En küçük devinimini duyumsarım ve uyanırım, diye düşünmekteyim. Kolumu duyumsayınca gözlerini açıp bana dönüyor. “Sen misin Adil!” diye mırıldanıyor. “Evet!” diye yanıtlıyorum onu. Çok geçmeden ikimizde uyumuşuz.
Aradan bir saat geçmeden uyanıyor Ata. Beni de uyandırıyor. Yükselen güneş, perdeleri açık salonun camından içeri süzülmekte tüm sıcaklığıyla. “Kolun nasıl, ağrın var mı?” diye soruyorum. O: “Acımıyor.” diyor. Televizyonun kumandasını alıp ikimizin de hoşlanacağı bir program buluyorum. Belgesel… Bu arada Atacan’ın sargısız olan elini ve yüzünü yıkıyorum. O, bana engel olmak istiyor. “Ben, yıkarım Adil.” demesine karşın.
Aradan dört gün geçti. Atacan tek kollu canavar gibi. Dur durak bilmiyor. Dün akşam yaşamında ilk kez ayak paça çorbası içti. Paça içerse kolunun hızla iyileşeceğini söyledik. Bu nedenle paçayı beğenmiş göründü. Çorbasını hızla içti. Koşar adımla sahile indik Ay tutulmasını görmek için. Bulduğumuz masaya kendisi sandalyeler taşıdı tek başına. Bize taşıtmadı. Oturduk çaylarımızı yudumlarken Ay tutulmasını izledik. Çevremizdeki birçok kişinin bu doğa olayından haberi yokmuş. Atacan sayesinde hepsi öğrendi ve herkes fotoğraf çekmeye başladı. Ay tutulması bitince yürüyerek eve döndük. Gece, onu kollarına alana dek söyleştik.
Zor ve sıcak bir yazda bir de kırıkla çıkıkla uğraşmak zor. Atacan’a gerçek bir eziyet. Her sabah şunu soruyor: “Kolumdaki alçıyı ne zaman çıkaracaklar?” Biz de “Yakında…” diyoruz. Bakalım o “yakında” ne zaman gelecek?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       8 Ağustos 2017


DEVLETİMİZİ YIKACAK MECZUP

                                             
“Şimdi biz yeni bir devlet kuruyoruz, beğenin beğenmeyin bu yeni devletin kurucu lideri Tayyip Erdoğan’dır.” diyen kişi, AKP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu’nun eski üyesi Ayhan Oğan.
Ayhan Oğan, son günlerde kamuoyunun ilgisini çekmekte. Televizyonların aranan konuğuydu. Katıldığı televizyon programlarında tartışmıyor, eleştirilere yanıt vermiyor, karşısındakilere sürekli hakaretlerde bulunuyordu. Siyaset bilgisi yok denecek kadar az… Bilgi, görgü, kültürü kıt biri olarak hakaret etmeyi siyasal savaşım sanan bir meczup. En belirgin özelliği, kraldan çok kralcı olması. AKP lideri Erdoğan’ın gözüne girmek için saldırganlığı geçer yol görmekte. Bu nedenle de AKP’nim temel düşüncesi olan Cumhuriyet karşıtlığını yıkıcılığa götürüyor meczup saldırgan.
Diyeceksiniz ki bilgi, görgü, saygı ve kültürü yetersiz olan, üstüne üslük konuşmaları hakaretten ibaret olan biri neden ekranlarda sık sık boy gösterir? Çünkü televizyonların asıl derdi kamuoyunu bilgilendirmek değil, izlenme oranını artırmak. Bunu da en iyi ekranda kavga edenler yapmakta.
Yeni bir devlet kurmak için ne yapmak gerekir? Eski devleti yıkmak… Eski devlet hangisi? Türkiye Cumhuriyeti… Demek ki Ayhan Oğan, Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak ve yeni bir devlet kurmak istemekte. Kuracağı devletin adı, yüzölçümü belli değil.
Kurtuluş Savaşı’nda İzmir’den denize döktüğümüz düvel-i muazzama yıllardır Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaya çalışmakta. Türkiye’yi yıkacak Sevr’i uygulamak için emperyalistlerle işbirlikçileri yoğun uğraşta. ABD, yerli işbirlikçileriyle devletimizi yıkmak için akla gelmedik yolları denemekte. Şu anda PKK ve FETÖ Türkiye’yi yıkıp parçalamak için elinden geleni yapmakta.
Ayhan Oğan, Türkiye’yi yıkmak için FETÖ ve PKK ile ABD projesinin askeri olarak ortaya çıkmakta. Sevr uygulamak isteyenlerin ön önünde durmakta. Bu yolla da terör örgütlerinin yanında yer almakta. Bu, vatana ihanet suçudur. Bu söyleme savcılar sessiz kalamaz.
Herkes soruyor: “FETÖ’nün siyasal ayağında kimler var?” diye. Kimler olacak? Ayhan Oğan’a bakın, görürsünüz siyasal ayağı.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       8 Ağustos 2017