16 Ağustos 2017 Çarşamba

ADALET KURULTAYI MI, BÜYÜK TAARRUZ MU?


CHP, 26-30 Ağustos 2017 tarihleri arasında Gelibolu’da “adalet kurultayı düzenleyecek.
 Niçin? Mağdurlar için…
Mağdur dedikleri kim?
15 Temmuz darbe girimine katıldıkları ve FETÖ üyesi oldukları için tutuklanan, işinden el çektirilen kişiler…
Nazlı Ilıcak, Altan kardeşler, Fetullahçı sözde gazeteci, özde FETÖ tetikçisi olanlar…
Başka?
HDP PKK)’li vekiller…
PKK destekçisi gazeteci maskeli terör destekçileri…
CHP yöneticileri, Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmek, parçalamak için ABD adına iş yapan terör örgütlerinin militanlarını mağdur ilan ediyor. Bu yolla mağduriyet ve masumiyet kisvesi altında adalet arayacak.
Nazlı Ilıcak, Ahmet Altan… için mi adalet aranmalı, yoksa Ergenekon, Balyoz mağdurları için mi?
15 Temmuz’da halka ateş edenlerin mi, darbe gecesi şehit olanların mı hakkı savunulmalı?
Demirtaş’ın özgürlüğü için mi, Eren Bülbül’ün yaşam hakkı için mi yollara dökülmeli?
PKK’nın şehit ettiği askerler için mi adalet aranmalı, yoksa dağdaki PKK’lılara erzak taşıyan HDP’li vekiller için mi?
Taraf Gazetesinin neden, kimlerce kurulduğunu, TSK’nın tasfiyesi için neler yaptığını sorgulamayacak mı ana muhalefet partisi?
Sorular çoğaltılabilir. CHP yöneticileri, bu sorulara sözü eğip bükmeden yanıt vermeli.
25Eylü 20l7’de Barzanistan’da; Irak’tan ayrılmak, bağımsız devlet kurmak için halkoylaması yapılacak. Bu demek? Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehlikeye düşürmek demek… Peki, CHP yöneticileri böyle bir tehlike karşısında neden sokaklara çıkmaz. Bu konuyu her gün gündem de tutmaz da neden Nazlı Ilıcak, Altan kardeşler gibi FETÖ’ye hizmet ettikleri herkesçe bilinen gazeteci maskeli kişilerin ve HDP’li vekillerin hakkını savunmayı görev edinir? Üstelik AKP cenahı da Barzanistan’daki halkoylamasına sessiz kalırken… Türkiye’nin vatan bütünlüğünden daha önemli ne olabilir? AKP’yi devirmek mi istiyorsun, işte sana fırsat!
CHP’nin “adalet kurultayı” tam da Büyük Taarruz ’un başladığı tarihe rastlamakta. Bitişi de 30 Ağustos… Başkomutanlık Zaferi… Türkiye’nin kurtuluşunun tarihlerinde mağdurları(!) savunmak için “partiler üstü” kurultay yapmaktaki amaç ne?
Ey CHP yöneticileri! 26 Ağustos’ta şairin dediği gibi “Akşehir’den Afyon’a doğru” neden yürümüyorsunuz? Hem de Irak’ın kuzeyindeki yapılmak istenen halkoylamasına “Hayır!” diyerek… Bir Müdafaa-i Hukuk rüzgârı estirmeyi neden düşünmezsiniz? Bölücülüğe, FETÖ saldırısına, ABD emperyalizmine karşı Müdafaa-i Hukuk’la CHP’nin tarihsel misyonunu yeniden yüklenmek; Türkiye’yi birleştirir, hem de CHP’yi iktidara taşır? Ilıcak’la, Altanlarla, Demirtaşlarla iktidar yürünmez. İktidar, CHP’nin tarihsel köklerinde…
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           16 Ağustos 2017



13 Ağustos 2017 Pazar

AŞK, ÇOCUK OLUNCAYA KADAR MI?

                                     
Akşam balkondayız. Sıcak bir günün sonunda birazcık serin havadan, azıcık rüzgârdan yararlanmak amacımız. Yemeğimizi, Atacan’ın büyük uğraşlar sonunda oyun hamuruyla yaptığı yontucukların doldurduğu masada yemekteyiz.
Hamurdan yontuları, sağa sola çekerek tabaklarımıza yer açtık güçlükle. Bir yandan yiyoruz, bir yandan da söyleşiyoruz. Atacan’a: “Yaptıkların ne?” diye soruyorum.
Çocuk, gururla sandalyesinde doğruluyor. Gözleri parlıyor. Dudaklarında muzip bir gülümseme. Kim bilir içinden “Bu kadarcık basit şeylerin ne olduğunu bile anlamadın mı?” der gibiydi.
Ben, yine de tek tek soruyorum. İşaret parmağım kırmızı, sarı renkli bir yontuyu gösteriyor. “Bu Şimşek (Bu bir yarış arabası) sanırım, doğru mu?” diyorum. O: “Bildin…” dedi sevinçle. Güzel… Birde bir yaptım, ilk yontuyu tanıdım.
“Yanındakiler ne?”
“Şimşek’in arkadaşları… Küçükler de iki gizli ajan…”
Sıra orta yerdeki koyu renktekinde… “Bu ne?” diye soruyorum.
Çocuk. Hemen yanıtlıyor. “Büyük beyaz…” Ben, bu yanıttan anlıyorum köpekbalığı olduğunu.
Yandaki biraz daha küçük olanı soruyorum.
“Elektro köpekbalığı…”
“Bu, havuz olsa gerek…”
“Evet, havuz…”
“Ya şu yandaki büyükçe ve rengârenk olan?”
“Meyve tabağı… Yiyebilirsin.”
Küçük küçük, koyu renkli bir şeyler var aralarda. “Bunlar ne?”
“Küçük balıklar… Köpekbalıkları yesin diye yaptım.” Bu açıklamadan sonra balıklarla ilgili söyleşimiz başlıyor.
Atacan, oyun hamurlarının plastik kutuların kapaklarını tabak olarak kullanıyor. Bana: “Beyefendi, sizin için hangi balığı pişirmemi istersiniz?” diye soruyor.
Ben: “Lüfer…” diye yanıtlıyorum.
“Nasıl olsun?
“Izgara..”
“Yanında limon, soğan, salata ister misiniz?”
“Evet!”
Plastik küçük tabağın içindeki oyun hamurundan yapılmış balık önüme geliyor. “Kaç lira?” diye soruyorum.
“İki lira…”
Hayali parayı avucuna “Buyurun!” diyerek bırakıyorum.
Parayı alıp “Sağol… Afiyet olsun.” diyor.
Aradan fazla geçmeden soruyor: “Hangi balığı pişireyim sizin için?”
“Levrek…”
“Nasıl pişireyim?”
“Buğulama olsun.”
Oyunumuz böylece sürmekte. “Hamsi, uskumru, istavrit, palamut, mezgit, çinekop, sazan, alabalık, balık çorbası…”
Balıkların adları ve pişirme biçimlerine dalmışken eşim uzun süren suskunluğunu bozuyor. “Bu konuştuğunuz balık türlerinin hepsini bana ısmarladı Adil. Hem de İstanbul’un her yerinde…” dedi. “Ama şimdi yalnızca bulduğumuzla yetiniyoruz.” diye de ekledi.
Atacan bu durur mu, susar mı? “Ben olunca her şey bitti, değil mi? Bu saptama karşısında eşimle neredeyse gülme krizine giriyoruz.
Atacan bilerek ya da bilmeyerek son günlerin önemli bir tartışmasına son noktayı koymuş oluyor. “Aşkın çocuk doğunca sona erdiğini, eşlerin birbirine olan ilgisinin daha çok çocuklara yoğunlaştığını” kısaca anlatıyor. Oysa eskisi kadar olmasa da yine de balık mevsiminde olanaklarımız çerçevesinde gitmekteyiz balıkçılara. Şu da bir gerçek ki eskisi gibi ekonomik olanaklara sahip değiliz. Bu nedenle de ayağımızı yorganımıza göre uzatmak zorundayız.
İnsanın gönlüne işleyen aşk, çocuk olduğunda azalır mı hiç? İki ayrı ağaçken bir ağaç durumuna getiriyor meyve, ağacı. Ağaç, meyvesi olunca daha da güzelleşir. Dalıyla, yaprağıyla, çiçeğiyle, meyvesiyle sevgi dolar.  
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu
                                                                                  13 Ağustos 2017




CANKURTARAN, İTFAİYE, POLİS

                                   
Evimiz, Bostancı’da Emin Ali Paşa ve Ali Nihat Tarlan caddelerinin kesiştiği köşededir. Havalar iyi olduğunda her iki caddeyi de gören balkonumuz önemli bir yaşam alanımızdır. 
Balkon, doğuya baktığı için sabah güneşini alır. Güz ve bahar mevsimlerinde burada kahvaltı yapmanın tadına doyum olmaz. Yaz akşamları yemeğimizi balkonda yer, çayımızı burada içeriz. Taşıt gürültüsü, çoğu zaman balkonu çekilmez yapsa da zamanla alışıyor insan. Biz de motor seslerine gereksiz kornalara alıştık sayılır.
Balkonumuzun önü açıktır. Bu nedenle görüş açısı geniştir. Önümüzde akaryakıt istasyonu olduğundan çok geniş bir alanı görme olanağına sahibiz. Önümüzdeki kavşakta, neredeyse iki günde bir trafik kazası olmakta. Bu kazaların çoğu trafik ışıklarına uymayan sürücüler yüzünden. Akaryakıt istasyonuna giriş çıkışlar da kaza nedeni.
Kavşakta yayalara saygı yok! Bu nedenle yayalara yeşil ışık yandığında çok dikkatli geçmeliler karşıdan karşıya. Çünkü aynı anda taşıtlar da yayalara yanan yeşil ışığa aldırmadan yola devam edebilirler. Bu durum, yayaların can güvenliklerini tehdit etmekte. Yayaların geçiş hakları engellendiğinden araç sahipleri sık sık tartışmalara girişirler. İstanbul’da karmaşıklık adına ne varsa balkonumuzun önündeki kavşakta hepsi var sayılır.
12 Ağustos 2017 günü sıcak bir gün. Rüzgârla tek buluşma noktamız balkon. Yemeğimizi, balkon masasında yemekteyiz. Bir yandan da söyleşiyoruz. Söyleşi dereden tepeden.  Tam da bu sırada üç polis motosikleti, Pendik yönüne doğru hızla geçti. Çok geçmeden ardından bir cankurtaran, inleye inleye E-5’e doğru gaza bastı. Cankurtaran geçerken araçlar ona yol vermek için çaba gösterdiler, ama nafile. Çünkü çift şerit yol, yaya kaldırımlarının önünde park eden araçlar yüzünden tek şeride inmiş durumda. Anlaşılacağı üzere cankurtarana yol açmak isteyen araçların kaçabileceği yer yok. Bu nedenle de yol açmak zor iş.
Cankurtaran geçerken ortaya bir soru attım. “Aynı anda kavşaktaki ışıklarda cankurtaran, itfaiye ve polis aracı sirenlerini öttürerek gelse geçiş üstünlüğü hangisinde olur?” dedim.
Eşim: “Üç aracın aynı anda yan yana gelmesi milyarda bir olasılık bile değil. Böyle bir şey olamaz.” diye yanıtladı beni.
Ben, olabileceğini düşünerek yanıtlayalım dedim. Eşim, itirazını ısrarla sürdürdü. “Bu olasılığın mantıklı olmayacağını söyledi.”
 Eşim itirazını sürdürürken Atacan’ın sesi işitildi. “Olur!” diye bağırdı.
Eşim: “Nasıl?” deyince, o anlattı. “Bir hırsız, bir eve girer soygun yapmak için. Bu sırada ev sahibi direnince hırsız onu yaralar, ardından evi ateşe verir. Komşular da hem cankurtaran hem itfaiye hem de polisi çağırırlar. Böylece aynı kavşakta bu üç araç karşılaşır.” 
Atacan’ın yanıtı karşısında şaşkına döndük. Akılcı bir örnekle annesini bir anda ikna etti. Ben bıyık altından gülmekteyim. Eşim, Atacan’ın örneği karşısında mutlu bir şaşkınlık yaşamakta.
Atacan, annesine: “Anladın mı?” dedi. Annesi: “Tamam…” diye yanıtlayıp kutladı onu. Çocukta şımarıklığın en küçük bir belirtisi bile yok! Sustu… Yemeğinden bir lokma aldı ve oyun hamurlarıyla oynamaya başladı.
Atacan, yine hazırcevaplılığını gösterdi. Her konuda çözüm bulma ustası olan çocuk, verdiği yanıtla çözümü buldu. Benden ona ödül, bir öpücük oldu. Büyük bir olasılıkla sabah olunca benden oyun hamuru almamı isteyecek. Çünkü gece yarısına dek oynadığı oyun hamurları birbirine karışmış durumda. Oyun hamurları da unun ödülü olsun bari.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       12 Ağustos 2017



11 Ağustos 2017 Cuma

TÜRKİYE’Yİ BÖLEN AKP

                                               
Konyaspor başkanı Ahmet Şan, süper kupa finali öncesi İzmir Marşı için “Bizim stadımız hariç, tüm statlarda söyleniyor, taraftarımıza teşekkür ediyorum.” demişti. Konyaspor Başkanı Şan, İzmir Marşı’nı politik buluyor. Bu nedenle de kendi taraftarları, bu marşı söylemediği için övünüyor.
6 Ağustos 2017 Pazar günü Samsun’da, Beşiktaş’la Konyaspor süper kupa maçını oynadılar. Sahaya meşale, maytap, bıçak atılıyor maç sırasında. Ancak “Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa!” pankartı stadyuma sokulmuyor güvenlik güçlerince. Bıçak zararlı değil, ama Mustafa Kemal Paşa’nın adı yasak, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde. Hem de vatanı kurtarmak için çıktığı Samsun’da. AKP’nin yönettiği emniyet, Mustafa Kemal Paşa’yı sakıncalı buluyor.
İmam-cemaat meselesi… Başkan, İzmir Marşı’na karşı çıkarsa taraftarlar da İzmir Marşı’nı söyleyenleri PKK’lı sanır. Emniyet, “Mustafa Kemal Paşa” yazan pankartı sakıncalı bulursa taraftar, “Ya Allah Bismillah Allah’u Ekber!” diye tekbir getirir.  BJK taraftarı İzmir Marşı’nı söylüyor. Buna karşılık Konyaspor taraftarı “PKK dışarı!” diye bağırıyor. Buna yol açan kimler? Başta Konyaspor başkanı… “Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa!” pankartını içeri almayan yetkililer… Her fırsatta Cumhuriyet’e, Atatürk’e karşı kinlerini dile getiren AKP’li yöneticileri… Atatürk karşıtlığını, AKP yalakalığına dönüştüren kimi ekran bülbülleriyle köşeyazıcıları… Siyasal İslamcıların Atatürk kinini körükleyen emperyalizm…
İzmir Marşı, politik bir söylem midir? Evet, politik bir söylemdir. Kime karşı? Başta İzmir olmak üzere, Türkiye’nin batısını işgal eden Yunanlılara karşı… Başka..? Yunanlıları destekleyen İngiliz, Fransız, İtalyanlar ve bu emperyalistlerin dümen suyuna giden Osmanlı yönetimine karşı…
İzmir Marşı; ayağında çarık olmadan, aç susuz olarak dünyanın en büyük utkusunu kazanan Türk Milleti’nin önderi Mustafa Kemal Atatürk için bestelenmiş bir marştır. Türk Milletinin büyük utkusunu, düşmanın bozgununu anlatır.
Şimdi gelelim işin asıl yönüne… Ey Konyaspor başkanı arkadaş, İzmir Marşı’ndan neden rahatsız oluyorsun? Bu marşı neden politik buluyorsun. Söylemek istemiyorum, yoksa sen İzmir’i işgal edenlerin safında mısın? Türk Milleti’nin kahramanlık destanını anlatan marşlardan neden rahatsız oluyorsun? “Mustafa Kemal Paşa” adı, neden seni rahatsız ediyor? Yoksa sen Delibaş’ın torunu musun? Siyaset söz konusu olduğunda Türk Milleti’nin yanındayım. Kurtuluş Savaşı sırasında ihanet içimde olanların, yurdumu işgal edenlerin yanında siyaseten bulunmayı kendime de yurttaşlarıma da yakıştıramam.
Konyaspor taraftarlarına gelince… Sanırım şaka yaptılar. Beşiktaş taraftarlarına “PKK dışarı!” diye bağırmak, bir Konyalıya yakışmaz. Konyalı yurttaşlarımız, PKK’lılarla ile yurtseverleri ayırt edebilecek zekâ düzeyindedirler. Eğer şaka yapmadılarsa aralarına sızmış kışkırtıcı, bölücü ajanlara dikkat etsinler.
Mustafa Kemal Atatürk, Türk vatanını birleştiren bir önderdir. Atatürk’e karşı çıkmak, bölücülüğü savunmaktır. AKP’li yöneticiler, yaptıkları sorumsuz açıklamaları ile Türk Milletini bölmekteler. İşte örneği: Beşiktaş-Konyaspor tribünleri…
                                                                                  8 Ağustos 2017


8 Ağustos 2017 Salı

ATACAN’IN KOLU ALÇIDA

                                   
4 Ağustos 2017 Cuma günü yoğun bir iş temposu içindeydim. Sıcak bir gündü. Koşturmacalar, günün sıcaklığını daha çok duyumsamama neden olmaktaydı. Gün içinde eşimle birkaç kez konuştum. Buluşacağımız yeri kararlaştırdık. Ancak Atacan, bizim planlarımızı bozdu. Şaşkın Bakkal sahilinde bisiklet binmek istediğini söyledi annesine. Israr edince de eşim dayanamadı ve onun isteğine uydu ve sahildeki çocuk parkına gittiler.
Sahil tıklım tıklım... Çocuk parkında oynayan, koşan çocuklar… Kaydıraktan kayanlar, salıncakta sallananlar… Bisiklete binenler… Saklambaç, yerden yüksek oynayanlar… Paten ve scooterla kayanlar… Yürümeyi yeni öğrenen bebekler, anne ya da babalarının sıkı gözetiminde paytak paytak yürümedeler… Dedeler, nineler torunlarını gururla izlemekteler… Çocuk parkının yanında bulunan çay bahçesinde oturacak sandalye yok neredeyse.
Atacan, arkadaşlarıyla oynamakta. Her zamanki gibi koşmakta. Bu arada parkın ışıkları kesildi. Ortalık loş bir karanlık. Koşarken yandan scootera binen bir kız çocuğu Ata’ya çarpınca yere düşüyor sertçe. Çocuk canhıraş ağlamakta. Arkadaşları eşime koşuyorlar avaz avaz. Buz arıyorlar, yok! Belediyeye ait çay bahçesinde buz olmaz mı? Olmuyor işte…
Ben, işlerimi bitirip Bakırköy’de bir yorgunluk çayı içeyim derken telefonum çaldı. Eşim  “Atacan’ın kolu kırıldı her halde.” diye korku ve kaygıyla bağırmakta.
Ben: “Göztepe Eğitim Araştırma Hastanesi’ne gidin. Ben de oraya geliyorum.” dedim ve hızla hastaneye ulaşmak için yola çıktım. Ne kadar hızlı davranırsan davran, burası İstanbul. Hem de akşam saati… Raylı sistemi yeğliyorum.
Benden önce hastaneye vardılar. Ben gittiğimde Atacan’ın kolu alçıdaydı. Alçı henüz ıslak, daha kurumamış. Bu nedenle alçıyı, Atacan’dan korumak gerek. Kolunu havada tutuyoruz bir yere çarpmasın diye. Atacan, beni görünce gözleri parladı. Hemen boynuma sarıldı. Olayın nasıl olduğunu anlattı. Üzüntüsü çoktu. Ona moral verdim. Kolunun çok çabuk iyileşeceğini söyledim.
Otacılardan kısaca bilgi alıyorum. Bilek ve dirseğin üstündeki kemiklerde çatlak varmış. Otacılar, buna “yaş ağaç kırığı” demekteler. Kolay iyileşeceğini söylediler.
Hastaneden ayrıldık. Nöbetçi eczaneden ilaçları aldık. Eve geldik. Atacan şaşkın… Saat, çoktan 24.00’ü geçmiş. Kolu yüksekte olmalıymış. Salonda başköşeye oturttuk onu. Kolunun altına minderler koyduk. Birazcık söyleştik.  Uykusu gelmeye başladı. Salonda ona bir yatak yaptık. Eşim, üzgün ve yorgundu. Atacan uyuyunca ona da uyumasını söyledim. Ben televizyonu açtım, sessizce izlemeye başladım. Haberlerin tekrarları, belgeseller, spor programları… Gözüm daha çok Atacan’da. Kolunun üzerine dönme hamlesi yaptığı anda yerimden ok gibi fırlıyor, onu düzeltiyorum. Koluna zarar vermeden uyumasını sağlamak amacım. Sabah olmak üzere. Doğuya bakan salonumuzun içi yavaş yavaş aydınlanmakta. Güneş kendini göstermek üzere. Ufuk, kızıl bir deniz gibi boylu boyunca uzanmakta.
Uykuya teslim olmak üzereyim. Oturduğum koltuktan yavaşça kalktım. Atacan’ın terden hafifçe ıslanmış saçlarını elimle düzelttim. Elim alnına gidiyor ateşine bakmak için. Ateşi yok! Bu güzel… Kolunu kontrol ettim. Yavaşça yanına uzandım. Uykusuzluktan halsizleşmişim. Ancak uyuyamıyorum, çünkü çocuğu kontrol etmeliyim. Ya kolunun üstüne yatarsa…
Kolunun altındaki minderleri düzeltiyorum. Ona sarılıp uyumak istiyorum. Kolum nasıl olsa üstünde… En küçük devinimini duyumsarım ve uyanırım, diye düşünmekteyim. Kolumu duyumsayınca gözlerini açıp bana dönüyor. “Sen misin Adil!” diye mırıldanıyor. “Evet!” diye yanıtlıyorum onu. Çok geçmeden ikimizde uyumuşuz.
Aradan bir saat geçmeden uyanıyor Ata. Beni de uyandırıyor. Yükselen güneş, perdeleri açık salonun camından içeri süzülmekte tüm sıcaklığıyla. “Kolun nasıl, ağrın var mı?” diye soruyorum. O: “Acımıyor.” diyor. Televizyonun kumandasını alıp ikimizin de hoşlanacağı bir program buluyorum. Belgesel… Bu arada Atacan’ın sargısız olan elini ve yüzünü yıkıyorum. O, bana engel olmak istiyor. “Ben, yıkarım Adil.” demesine karşın.
Aradan dört gün geçti. Atacan tek kollu canavar gibi. Dur durak bilmiyor. Dün akşam yaşamında ilk kez ayak paça çorbası içti. Paça içerse kolunun hızla iyileşeceğini söyledik. Bu nedenle paçayı beğenmiş göründü. Çorbasını hızla içti. Koşar adımla sahile indik Ay tutulmasını görmek için. Bulduğumuz masaya kendisi sandalyeler taşıdı tek başına. Bize taşıtmadı. Oturduk çaylarımızı yudumlarken Ay tutulmasını izledik. Çevremizdeki birçok kişinin bu doğa olayından haberi yokmuş. Atacan sayesinde hepsi öğrendi ve herkes fotoğraf çekmeye başladı. Ay tutulması bitince yürüyerek eve döndük. Gece, onu kollarına alana dek söyleştik.
Zor ve sıcak bir yazda bir de kırıkla çıkıkla uğraşmak zor. Atacan’a gerçek bir eziyet. Her sabah şunu soruyor: “Kolumdaki alçıyı ne zaman çıkaracaklar?” Biz de “Yakında…” diyoruz. Bakalım o “yakında” ne zaman gelecek?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       8 Ağustos 2017


DEVLETİMİZİ YIKACAK MECZUP

                                             
“Şimdi biz yeni bir devlet kuruyoruz, beğenin beğenmeyin bu yeni devletin kurucu lideri Tayyip Erdoğan’dır.” diyen kişi, AKP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu’nun eski üyesi Ayhan Oğan.
Ayhan Oğan, son günlerde kamuoyunun ilgisini çekmekte. Televizyonların aranan konuğuydu. Katıldığı televizyon programlarında tartışmıyor, eleştirilere yanıt vermiyor, karşısındakilere sürekli hakaretlerde bulunuyordu. Siyaset bilgisi yok denecek kadar az… Bilgi, görgü, kültürü kıt biri olarak hakaret etmeyi siyasal savaşım sanan bir meczup. En belirgin özelliği, kraldan çok kralcı olması. AKP lideri Erdoğan’ın gözüne girmek için saldırganlığı geçer yol görmekte. Bu nedenle de AKP’nim temel düşüncesi olan Cumhuriyet karşıtlığını yıkıcılığa götürüyor meczup saldırgan.
Diyeceksiniz ki bilgi, görgü, saygı ve kültürü yetersiz olan, üstüne üslük konuşmaları hakaretten ibaret olan biri neden ekranlarda sık sık boy gösterir? Çünkü televizyonların asıl derdi kamuoyunu bilgilendirmek değil, izlenme oranını artırmak. Bunu da en iyi ekranda kavga edenler yapmakta.
Yeni bir devlet kurmak için ne yapmak gerekir? Eski devleti yıkmak… Eski devlet hangisi? Türkiye Cumhuriyeti… Demek ki Ayhan Oğan, Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak ve yeni bir devlet kurmak istemekte. Kuracağı devletin adı, yüzölçümü belli değil.
Kurtuluş Savaşı’nda İzmir’den denize döktüğümüz düvel-i muazzama yıllardır Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaya çalışmakta. Türkiye’yi yıkacak Sevr’i uygulamak için emperyalistlerle işbirlikçileri yoğun uğraşta. ABD, yerli işbirlikçileriyle devletimizi yıkmak için akla gelmedik yolları denemekte. Şu anda PKK ve FETÖ Türkiye’yi yıkıp parçalamak için elinden geleni yapmakta.
Ayhan Oğan, Türkiye’yi yıkmak için FETÖ ve PKK ile ABD projesinin askeri olarak ortaya çıkmakta. Sevr uygulamak isteyenlerin ön önünde durmakta. Bu yolla da terör örgütlerinin yanında yer almakta. Bu, vatana ihanet suçudur. Bu söyleme savcılar sessiz kalamaz.
Herkes soruyor: “FETÖ’nün siyasal ayağında kimler var?” diye. Kimler olacak? Ayhan Oğan’a bakın, görürsünüz siyasal ayağı.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       8 Ağustos 2017