13 Ağustos 2017 Pazar

AŞK, ÇOCUK OLUNCAYA KADAR MI?

                                     
Akşam balkondayız. Sıcak bir günün sonunda birazcık serin havadan, azıcık rüzgârdan yararlanmak amacımız. Yemeğimizi, Atacan’ın büyük uğraşlar sonunda oyun hamuruyla yaptığı yontucukların doldurduğu masada yemekteyiz.
Hamurdan yontuları, sağa sola çekerek tabaklarımıza yer açtık güçlükle. Bir yandan yiyoruz, bir yandan da söyleşiyoruz. Atacan’a: “Yaptıkların ne?” diye soruyorum.
Çocuk, gururla sandalyesinde doğruluyor. Gözleri parlıyor. Dudaklarında muzip bir gülümseme. Kim bilir içinden “Bu kadarcık basit şeylerin ne olduğunu bile anlamadın mı?” der gibiydi.
Ben, yine de tek tek soruyorum. İşaret parmağım kırmızı, sarı renkli bir yontuyu gösteriyor. “Bu Şimşek (Bu bir yarış arabası) sanırım, doğru mu?” diyorum. O: “Bildin…” dedi sevinçle. Güzel… Birde bir yaptım, ilk yontuyu tanıdım.
“Yanındakiler ne?”
“Şimşek’in arkadaşları… Küçükler de iki gizli ajan…”
Sıra orta yerdeki koyu renktekinde… “Bu ne?” diye soruyorum.
Çocuk. Hemen yanıtlıyor. “Büyük beyaz…” Ben, bu yanıttan anlıyorum köpekbalığı olduğunu.
Yandaki biraz daha küçük olanı soruyorum.
“Elektro köpekbalığı…”
“Bu, havuz olsa gerek…”
“Evet, havuz…”
“Ya şu yandaki büyükçe ve rengârenk olan?”
“Meyve tabağı… Yiyebilirsin.”
Küçük küçük, koyu renkli bir şeyler var aralarda. “Bunlar ne?”
“Küçük balıklar… Köpekbalıkları yesin diye yaptım.” Bu açıklamadan sonra balıklarla ilgili söyleşimiz başlıyor.
Atacan, oyun hamurlarının plastik kutuların kapaklarını tabak olarak kullanıyor. Bana: “Beyefendi, sizin için hangi balığı pişirmemi istersiniz?” diye soruyor.
Ben: “Lüfer…” diye yanıtlıyorum.
“Nasıl olsun?
“Izgara..”
“Yanında limon, soğan, salata ister misiniz?”
“Evet!”
Plastik küçük tabağın içindeki oyun hamurundan yapılmış balık önüme geliyor. “Kaç lira?” diye soruyorum.
“İki lira…”
Hayali parayı avucuna “Buyurun!” diyerek bırakıyorum.
Parayı alıp “Sağol… Afiyet olsun.” diyor.
Aradan fazla geçmeden soruyor: “Hangi balığı pişireyim sizin için?”
“Levrek…”
“Nasıl pişireyim?”
“Buğulama olsun.”
Oyunumuz böylece sürmekte. “Hamsi, uskumru, istavrit, palamut, mezgit, çinekop, sazan, alabalık, balık çorbası…”
Balıkların adları ve pişirme biçimlerine dalmışken eşim uzun süren suskunluğunu bozuyor. “Bu konuştuğunuz balık türlerinin hepsini bana ısmarladı Adil. Hem de İstanbul’un her yerinde…” dedi. “Ama şimdi yalnızca bulduğumuzla yetiniyoruz.” diye de ekledi.
Atacan bu durur mu, susar mı? “Ben olunca her şey bitti, değil mi? Bu saptama karşısında eşimle neredeyse gülme krizine giriyoruz.
Atacan bilerek ya da bilmeyerek son günlerin önemli bir tartışmasına son noktayı koymuş oluyor. “Aşkın çocuk doğunca sona erdiğini, eşlerin birbirine olan ilgisinin daha çok çocuklara yoğunlaştığını” kısaca anlatıyor. Oysa eskisi kadar olmasa da yine de balık mevsiminde olanaklarımız çerçevesinde gitmekteyiz balıkçılara. Şu da bir gerçek ki eskisi gibi ekonomik olanaklara sahip değiliz. Bu nedenle de ayağımızı yorganımıza göre uzatmak zorundayız.
İnsanın gönlüne işleyen aşk, çocuk olduğunda azalır mı hiç? İki ayrı ağaçken bir ağaç durumuna getiriyor meyve, ağacı. Ağaç, meyvesi olunca daha da güzelleşir. Dalıyla, yaprağıyla, çiçeğiyle, meyvesiyle sevgi dolar.  
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu
                                                                                  13 Ağustos 2017




1 yorum:

  1. Çok duygulu.. Kaleminize ve yüreğinize sağlık

    YanıtlaSil